“Yürürken kafama takılan bir şeyleri düşünüyorum.
Kısasın, bir tercüman, dilini bilmeyen yabancılara anlatıyor seni. Uzuyorsun.
Aradan çekilmesini istediğinde tercüman sana namlusunu doğrultuyor…
Bir tercüman olarak silah!” (s.98)
Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi, hikâye hırsızlığına düşmeden hayattan aldığı ne varsa, onları değil de izdüşümlerini anlatıcının akıl süzgecinde sunan bir kitap.
Anlatıcı, okuru, karanlığın örtü gibi üstüne serildiği bir büyük kentte, uzun bir yürüyüşe çıkarıyor. Anlatı, tematik nüansları bilişsel bir işlemeye tabi tutması yanıyla bile postmodernliğini ilan ediyor en başından itibaren. Çünkü anlatıcı, okuru pasif bir eşlikçi olarak değil, tam tersine üst üste sorduğu sorularla dahil ediyor bu yolculuğa.
Klasik metinlerde, bir yolculuk ve yolda başına gelenlerin sonucunda anlatıcı ve karakterlerin değişikliğe uğramış halini okuruz genellikle. Fakat postmodern anlatı tam da burada ayırır yolunu modernden ve anlattıklarında bütünlük aranması koşuluna kafa tutarak devam eder anlatmaya. Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi’nde de gördüğümüz, okuduğumuz bu ayrıksı haldir işte.
Eksiği fazlayı, ayıbı günahı, ötekini berikini, sizden sayılanı bizden olanı bir güzel örter karanlık… Örter örtmesine de altındakiler hâlâ vardır, bu değişmez. Geceler biraz da bu örtünün hatırına ezber rolleri oynamayanların, kalıplara sığmayanların, kökünden koparılmışların, bir avuç gökyüzüne hasret bırakılanların, bu yüzden tekinsiz bulunanlarındır zaten.
Tekinsizlik, bu kitapta, bir itiraz, olan biteni sorgulamaya bir çağrı, en azından yanındakini, karşındakini dürtme olarak kendini gösteriyor anlatım boyunca. Postkolonyal bir okumayı hak ettiğini, başka birçok şeyle beraber, leke metaforuyla apaçık gösteriyor. Anlatının türüne, tarzına, tavrına yönelik birçok tartışmaya şekil verecek, birçok ezberi bozacak kadar güçlü bir anlatıcı burada “leke”.
Güneşten bir damla, altın parçası ya da billur bir huzme olmak da mümkünken, reddeden ve ben lekeyim, çıkıntıyım, duvarların ve tekstil ürünlerinin kustuğuyum, göze takılan hatta batanım diyen bir iradenin beyanı ile kuruluyor burada anlatım, anlatıcı böyle var ediliyor. Derin, üzerine hakkınca çalışılmış, ince işçiliği de bir sanatçının elinden çıktığını gösterecek kadar ustaca yapılmış bir yaratıcı yazma örneği…
İsminin ne olduğu metin boyunca öğrenilemeyen, cinsiyeti tahmin edilebilen, yaşı okurun yakıştırmasına bırakılmış hareketli bir karakter yaratılmasına karşılık, karakterin ruh halini, psikolojik durumunu karakterin kimliği kılmayı başarmış, kimliğini boynuna asıp sokaklara çıkmış bir yazma biçimi buradaki.
Gecenin örtüsünün altında, beraberinde getirdiği ve aklında gezdirdiği binbir hikâye ile sokakları, meydanları dolaşan anlatıcı, hikâyelerle arasındaki bağın çok güçlü olduğunu nesnelerin ve (onların) bulundukları mekanların düşüncelerinde uyandırdığı karşılıklarla gösteriyor. Bazen bir çağrışım, bazen bir cevap, bazen de yeni üretilen bir soru oluyor bu karşılaş(tır)maların sonucu. Leke’ye daha yakından bakmak elzem bu yüzden.
Sessizin Payı* teslim edilmiş, okura sen de payını al diyor büyük kentin yutsa bile hazmedemeyeceği o leke. Kim olduğunu söylerken, yanındakine kim olduğunu düşündüren bir sohbet.

“Madun konuşabilir mi?
Maduna uzun zamandır ağızlarının kokusuyla besledikleri bir mikrofon uzatırlar. Mikrofon, hiç bilmediği madunun hiç tanımadığı ağız kokusundan yüzünü ekşitip öte tarafa çevirir.” (s.61)
Çünkü sömürgecilik sadece fiziksel değil, sosyolojik ve psikolojik bir işgal yöntemidir. Fanon, bu psikolojik hegemonyanın, kişiyi, benliğinde onulmaz yaralar açacak kadar derin bir tahribata maruz bıraktığını söyler. Edebiyat, zihinsel özgürleşmenin bir olanağıdır. Sokaklarda yürüyen anlatıcı, olaylardan, maddi koşullardan daha çok, olayların ve maddi koşulların sonuçları diyebileceğimiz düşünsel alanla ilgilenir. Bu sayede edebiyattan hem yararlanır hem de tanıklarına böyle bir olanak olduğunu söyler.
Doğulu bir leke bu. Güneş doğuludur çünkü. Oradan doğar, doğduğu yerlerden kopup batacağı yerlere doğru giderken neyi varsa sunar, ondan geriye her gece bir leke kalır. Gittiği yerlerde her şey sanayileşmenin, makinalaşmanın, adı sanı hikayesi silinip, kodlarla, komutlarla, sayıdan ibaret kılınmanın simgelerine dönüşmüştür. Işıklı ucuz oyuncaklar, buruşturulup atılan kağıtlar, metal çelenkler gönderilen taziyeler…
Hikâye de doğuludur, en çok da Ortadoğulu. Kolonizasyona karşı solarizasyonu savunan karakterin tanık olduğu sahnede, satılmadığı için pörsümüş güllerin üstüne bülbül gelip konar. Metal çelenkler gönderilen cenazelerdeki ölümlerin failleri TOMA’ların suyunu Dicle’den doldurur. Ölen bütün çocukların adı Fırat’tır.
“İnsanlar kendi aralarında konuşuyor, aniden ölmüş adam, üstelik birini öldürmek için bıçağını bilerken gelmiş başına ölmek.” (s.37)
Amaçların, araçların gerisinde kaldığı modern zamanlarda, öldürme kararı alabilen ve bıçağı hükmüne tabi kılmaya çalışan insana karşı; çeliğini topraktan, direncini sudan aldığını ispatlayan bıçağın tetikçilikten azmettiriciliğe terfi edişidir ölenin başına gelen…
Başlarken, akıl süzgecine vurulmuş bir hikâye anlatımı diye tarif etmiştim bu metnin iklimini. Sunum yaparken projeksiyon perdesi yerine şehrin üstünü örten geceyi kullanmak da tam da bu solar, ekolojik yaşam savunusuna uygundur. Kurguda karakter yaratımı, karakterin kendine uyumu sayesinde mümkündür. Aksi halde bir karakter oluşturmaktan, yaratmaktan söz edemeyiz. Metindeki güneşten leke karakterine uygun düşen atmosfer tercihi –geceyi örtü yapmak– vurgulanmayı fazlasıyla hak eden bir zihinsel emektir.
Karakter ve hikâyesi, yine doğası uyarınca oyunbozandır. “O öyle değil, bir de böyle bak, şurasından tut” sesi okurun kulağından eksik olmaz. Okumanın perspektifine bakarak oyunbozanlığı anti-kolonyal bir düşünsel sorgulama olarak tarif edebiliriz. Metnin tavrı, oyunu bozup bırakmakla yetinmeyip, yeniden oyun kuran olmasındadır asıl olarak.
Kişisel ve kolektif kimliğin yeniden inşasının gerçekleştiği yerdedir kuruculuk. Mekân seçimi de sömürge, işgal, sermaye, tahakküm karşıtı kimliği taşıyanlara göredir. Nerelerdir bu hikayelerin geçtiği mekanlar? Antagonizmayı temsil eden saraylar, konaklar, plazalar değil. Toplumsal hafızanın mekanlarıdır; sokaklar, meydanlar, duraklar, banklar… İtirazların kurulduğu, itirazla birlikte eleştirel gözlerle bakılarak yaratılan Umut Mekanları.**
Öylesine gelip geçtiğimiz yerlere başka türlü de bakabileceğimizi, bir de nereye gidersek gidelim sağalmamış, hesaplaşılmamış, hakikati aşikâr edilmemiş her şeyin bizimle geleceğini yol boyunca gösteren her cümle, söz kurmanın, düşüncenin aynası dile sahip çıkmanın hayat memat meselesi olduğunu her satırında müthiş bir meşruluk ve dinginlik içinde haykırıyor.
Tavuskuşları, katırlar, askeri helikopterler, evle bağı kopmuş anahtarlar, Marks’ı bilmeden Marks gibi konuşan adamlar, dağlar, örgülü saçlar, kör ama keskin bıçaklar, hiç okşanmamış başlar, mahsup edilmeyen infazlar, ziyanlar, zorbalıklar, yakılan ovalar ve ormanlar ve şiirler…
Her şeyi üst üste ve sürekli yaşayıp geçmenin baş döndürücü hızında, hafızamıza eklenen nice şiddet sökün edip geliyor okurken, verdiği rahatsızlık hatırlamanın verdiği oryantal, otantik hazla birleşiyor.
“Haz; bu büyük şehrin her sokağında, yolu, dört gözle beklenen bir çerçidir.” (s.104)
Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi, Mehmet Mahsum Oral, Everest Yayınları, Kasım 2025, İstanbul.
** David Harvey, Umut Mekânları (Spaces of Hope), çev. Zeynep Gambetti, İstanbul: Metis Yayınları, 2003.
(UŞ/TY)






