İstanbul’da bir çocuğun başka bir çocuk tarafından öldürüldüğü haberi hepimizi derinden sarstı. Son yıllarda çocukların suça sürüklenme oranındaki artış, kamuoyunda öfke, çaresizlik ve güvensizlik duygularını iç içe geçiriyor. Ahmet Minguzzi cinayetiyle birlikte ‘suça sürüklenen çocuk’ ve ‘masumiyet karinesi’ gibi kavramlar yeniden tartışılmaya başlandı. Hayatımızın önemli bir göstergesi haline gelen sosyal medyada ise, kadın cinayetlerinde de sıkça karşılaştığımız bir söylemin giderek yaygınlaştığını görüyoruz: "Oğlunu eğit", ‘Her şey ailede başlıyor.’ Evet, ben oğlumu eğitirim. Peki devlet ne yapacak?”
"Oğlunu eğit" söylemi, erkek şiddeti, taciz ve eşitsizliğin sorumluluğunu; toplumsal cinsiyet rejiminden, patriyarkal kurum ve normlardan, erkeklerin kendi eylemlerinden alıp annelere yükler. Bu söylem, kadınların sırtına zaten yüklenmiş olan bakım emeğini, çocuğun denetimini ve duygusal emek yükünü daha da ağırlaştırır. Böylece erkek fail, toplum, devlet ve erkek özne arasındaki zincir atlanır; doğrudan anne işaret edilir. "Sonuçta erkekleri doğuran da yetiştiren de kadınlar" söylemi, erkekleri ahlaki özne olmaktan çıkarır. "Yanlış yapıyorsa biri onu eğitmemiştir" gibi bir mazeret alanı yaratır. Erkeklerin kendi davranışlarından sorumlu tutulmaması, onların ‘kontrol edilemeyen varlıklar’ gibi ele alınması anlamına gelir ki bu da patriyarkanın tam merkezinde durur. "Oğlunu eğit" demek, aynı zamanda kadınları yine kadınlara karşı konumlandıran bir söylemdir; kadınlar arası dayanışmayı zedeler. Dahası, bu ifade devletin ve sistemin sorumluluğunu anneye devretmenin en kolay yoludur.

SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUKLAR ANLATIYOR
“13 yaşında cezaevine girdim, herkes bize dışardan bakıyor bir de içerden baksınlar”
“Suça sürüklenen çocukları sınıfsal, ekonomik, kurumsal ve yapısal bağlamlarından kopararak konuşamayız. Eğitim sistemi, medya, kültürel ideoloji, iş gücü piyasası ve militarizm; çocukları suça sürükleyen düzenin asli bileşenleridir. Bu gerçekliği görmezden gelip "Oğlunu eğit" demek, devletin kendi sorumluluğunu bilinçli bir şekilde aileye devretmesidir. Bu söylem, AKP’nin ilan ettiği ‘Aile Yılı’nın ideolojik bir sonucudur. Devlet, çocukları koruyacak, destekleyecek ve güçlendirecek kamusal mekanizmaları işletmek yerine; kendi tanımladığı ‘makbul aile’ modeli üzerinden sorumluluğu ailelerin sırtına yıkar. Kurumların işlemediği yerde aile kutsanır, başarısızlığın bedeli ise çocuklara ve kadınlara ödetilir.
Türkiye’de suça sürüklenen çocukların medyadaki temsili de bu sorunun önemli bir parçası. 90’lardan itibaren hafızamıza kazınan “tinerci çocuk” imgeleri, bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Savaş Ay’ın A Takımı programında sokakta yaşayan çocukların kameralar önünde konuşturulması, çoğu zaman onları birer özne olarak değil, izlenebilir birer “tehlike” ya da “acı hikaye” olarak sundu. Bu temsiller: çocukları kriminalize etti. Yoksulluğu ve ihmalin nedenlerini değil, sonuçlarını teşhir etti. Topluma “bakın, bunlar var” dedirtti ama “neden varlar” sorusunu sordurmadı.Bugün sosyal medyada paylaşılan güvenlik kamerası görüntüleri, çocukların yüzleri kapatılmadan yayılan videolar, çok da farklı bir yerde durmuyor. Şiddet bir kez daha hem tüketiliyor hem normalleştiriliyor.
Bir çocuğun ev içindeki bakımı ve eğitimi, büyük ölçüde ücretsiz kadın emeği üzerinden yürür. Oysa her anne aynı eğitime, zamana ve ekonomik imkana sahip değildir. ‘Oğlunu eğit’ söylemi; yoksul kadınları, göçmen anneleri ve bekar anneleri ahlaki olarak suçlu konumuna iter. Bu, neoliberal ideolojinin tipik bir refleksidir: "Sistem işliyor, sorun senin bireysel yetersizliğin."

SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUKLAR ANLATIYOR
“İçeride devlet yok, birbirini yakanları gördüm”
Çocuklar şiddeti icat etmez. Onu öğrenir, normalleştirir ve taklit eder. Burada aile elbette önemli bir alan: Ev içi şiddet, otoriterlik ve duygusal ihmal çocuğun dünyayı algılayışını etkiler. Ama mesele şu: Aile, bu şiddetin kaynağı değil; çoğu zaman ilk taşıyıcısıdır. Aileler de aynı şiddet kültürü içinde büyümüş, aynı erkeklik kodlarıyla şekillenmiş insanlardan oluşur. Yani zinciri çocuk- aile diye kesmek, bir önceki halkayı görünmez kılar. Aynı zamanda devletin çocukları koruma, denetleme, önleme yükümlülüğü buharlaşır. Ayrıca burada hedef gösterilen aileler de yoksul aileler oluyor genellikle. “Düzgün aile / problemli aile” ayrımı yaratılarak, devletin sosyal politikadaki çöküşü gizleniyor.
Oysa sorulması gerekenler şunlar: Okullarda neden psikososyal destek yok? Çocuklar neden bu kadar erken yaşta şiddetle baş başa? Neden önleyici sosyal politikalar yok? Ve daha da kritik bir soru: Neden çocuklar okula gitmesi gerekirken, mesleki eğitim adı altında iş cinayetlerinde hayatlarını kaybediyor? Bakanlık kurumlarından yerel yönetimlere kadar, erken ve genç çocukların oyun ve aktivite alanları yeterli değilken; çocuk haklarının ilk maddesi olan yaşama, sağlıklı beslenme, barınma ve tıbbi bakıma erişim hakkının sağlanamadığı bir ülkede, suçu sadece çocuklara ve anneler yüklemek adaletsizliktir.
(EEY/NÖ)


