11 Eylül 2026’da Ankara’nın merkezinde, bir güzellik merkezinde estetisyen olarak çalışan Can T. iş yerine müşteri olarak gelen bir erkeğin homofobik sözlerinin ardından saldırıya uğradı. Burnu kırıldı, dudağı patladı.[1] Halbuki kendi halinde işini yapıyor ve yaşamaya çalışıyordu. Bundan dört ay kadar önce, 7 Haziran 2026’da Denizli’nin Merkezefendi ilçesinde mahalle sakinlerinin yıllardır birlikte yaşadığı ve bakımını üstlendiği Patron adlı köpek, Adem Ç. isimli bir doktor tarafından başına çekiçle defalarca vurularak katledildi.[2] Saldırıya uğramadan önce Patron da yıllardır yaşadığı mahallesinde, bildiği hayatın içindeydi.
Bu iki olayı birbirinin eşdeğeri olarak görmek için yan yana getirmiyorum. Fakat insanın içini acıtan bu iki sahne aynı soruyu sormamıza neden oluyor: Hangi yaşamların kamusal varlığı kendiliğinden meşru kabul edilirken, hangilerinin varlığı önce açıklanması, sonra denetlenmesi ve nihayet uzaklaştırılması gereken bir tehlike olarak kuruluyor? Buradaki mesele Butler’ın da işaret ettiği gibi, bazı yaşamların daha baştan yaşamaya ve yas tutulmaya değer, kamusal olarak da meşru kabul edilip edilmediğiyle ilgili (Butler, 2015).
Türkiye’de bugün birbirinden ilk bakışta oldukça farklı görünen iki siyasal süreç bu soruyu özellikle yakıcı hale getiriyor. Bir yanda 2024 yılında Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılan değişiklikle sokakta yaşayan köpeklerin kamusal alanda yaşamaya devam etmesini ortadan kaldıran, keyfi öldürmelerin yolunu açan yeni bir rejim oluşturuldu. Diğer yanda LGBTİQ+’ların kamusal varlığı üzerindeki baskı ‘Ailem Güvende’ operasyonlarıyla yeni bir aşamaya ulaştı. Bu iki siyasal sürecin öznelerini değil, kamusal alandaki varlıklarının problemleştirilme biçimlerini karşılaştırmak, bugün hangi hayatlara kendilerine ayrılan sınırlar haricinde yaşam hakkı verilmediğini anlamak açısından önemli.
Kamusal alanın uygunlaştırılması: Yersizlikten tehdide
Bu yazıda kamusal alanın normatif uygunlaştırılması kavramını, mekânın belirli bir normatif özneye ve belirli bir yaşam tahayyülüne göre yeniden düzenlenmesi anlamında kullanıyorum. ‘Uygun’ kamusal alan burada işlevsel ya da fiziksel anlamda iyi düzenlenmiş mekân demek değil, hangi bedenlerin, hangi canlıların ve hangi yaşam biçimlerinin kamusal alandaki mevcudiyetinin doğal ve açıklama gerektirmeyen bir durum sayılacağını, hangilerinin ise düzensizlik, rahatsızlık veya risk olarak kodlanacağını belirleyen siyasal ve toplumsal bir işlem. Dolayısıyla uygunlaştırma, fiziksel müdahaleden önce bir sınıflandırma rejimi. Farklılık bu rejim içinde yalnızca farklılık olmaktan çıkar ve giderek ‘yersizliğe’[3] dönüşür. Uygunlaştırma bu asimetrik görünürlük rejiminin mekânsal düzene çevrilmesidir.
Kamusal alan siyasal ilişkilerin üzerinde cereyan ettiği boş ve tarafsız bir yüzey değildir, bu ilişkileri bizzat kuran ve maddileştiren bir düzendir.[4] Bir davranışın ya da bedenin ‘yerinde’ veya ‘yersiz’ sayılması yalnızca fiziksel konumla ilgili değildir, toplumsal düzenin kimleri, hangi eylemleri ve hangi yaşam biçimlerini normal kabul ettiğine ilişkindir. Kirli, uygunsuz ya da düzensiz olanın niteliği çoğu zaman nesnenin kendisinde bulunmaz. Sorun, kurulmuş kategorilerin sınırını ihlal etmekten, kendisine ayrılan yerin dışına çıkarak ‘yanlış yerde’ bulunmaktan doğar (Douglas, 2007).
Türcülük ile heteronormativitenin bu yazı açısından ortaklığı da norm üretme biçimlerindedir. ‘Sahipli’ köpek evde ya da ‘sahibinin’ yanında yerindeyken, ‘sahipsiz’ köpek ‘neden burada’ sorusuyla karşılaşır.[5] Cisheteroseksüel bedenin gündelik kamusal görünürlüğü kendiliğinden kabul edilirken queer veya trans bedenin görünürlüğü ayrıca adlandırılır ve tartışılır. Önce makbul olan tanımlanır, normun dışında kalan yaşam olağandışı ve yersiz hale gelir. Ardından bu yersizlik risk ve tehdit diliyle yeniden kurulur. Son aşamada ise bu yaşamların görünürlüğünü veya fiziksel mevcudiyetini azaltan müdahale dışlama olarak değil, güvenlik, düzen, koruma ya da kamusal yarar olarak sunulabilir. Başka bir deyişle ‘yersiz’ yaşam, müdahaleden önce ‘tehlikeli’ yaşama dönüştürülür.
Sokakta yaşayan köpeğin statüsündeki dönüşüm bu hattı açık biçimde gösteriyor. Köpek insan toplumunun içinde yaşaması beklenen ‘evcil’ hayvanken, kentin kamusal alanlarında bulunması giderek bir anomali, ortadan kaldırılması gereken bir fazlalık haline getiriliyor. Kent insan dışı canlılar bakımından da nötr değildir, hayvanlar insanlar tarafından oluşturulan dahil etme ve dışlama coğrafyaları içinde konumlandırılır (Philo, 1995). 2024’teki hukuki dönüşüm de bu anlamda nüfus kontrolüne veya hayvan refahına ilişkin teknik bir düzenleme olarak okunamaz. Aynı şekilde heteronormativite de mekânı tarafsız bırakmaz. Heteroseksüel bir çiftin sokakta el ele tutuşması genellikle heteroseksüellik propagandası olarak tanımlanmazken aynı davranış queer bir çift söz konusu olduğunda gösteri, dayatma ya da propaganda biçiminde adlandırılır. Kamusal olarak görünür olmak bu nedenle yalnızca bir yere fiziksel olarak erişebilmek değil, hangi bedenin hangi mekânda var olabileceği ve kendisini açıklamak, savunmak, meşrulaştırmak zorunda kalmadan bulunabileceğiyle ilgilidir. Normun başlıca ayrıcalıklarından biri tam da budur: kendi görünürlüğünü görünmez kılarken, ötekini yersizleştirebilmesi.
Tehdidin üretilmesi: Olaydan kategoriye
Trans-dışlayıcı tartışmalarda kadın tuvaletlerinin sembolik bir alana dönüşmesi bu sınır üretiminin açık örneklerinden biridir. Trans kadının kadın tuvaletindeki varlığının potansiyel bir saldırı ihtimali üzerinden tartışılması durumunda kişinin yaptığı bir eylem değil, kim olduğu ve nerede bulunduğu risk üretmek için yeterli hale gelir. Norm dışı bedenin ‘yanlış yerde’ bulunması, onu henüz hiçbir şey yapmadan suçun ihtimaline dönüştürür. Sokak köpeği de benzer biçimde yalnızca sahipsiz bir canlı olmaktan çıkarak potansiyel saldırının, hastalığın, trafik kazasının ve çocukların güvenliğine yönelik tehdidin figürü haline getirilebilir.
Korku, nefret ve tiksinme bireyin içinde kapalı duran duygular değildir, kamusal söylemde dolaşır ve tekrar yoluyla belirli bedenlere ‘yapışırlar’ (Ahmed, 2015). Böylece beden gerçekleştirdiği fiilden bağımsız olarak tehdidin taşıyıcısına dönüşür. Burak Özgüner’in bahsettiği ‘aynı göz’ bu anlamda bireysel bir önyargıdan çok toplumsal olarak eğitilmiş bir bakıştır.[6] Bu bakış sokakta köpek gördüğünde saldırıyı, trans kadın gördüğünde cis kadınlara yönelik tehlikeyi, LGBTİQ+ örgütlenme gördüğünde aileye ve çocuklara ilişkin tehdidi görmeye hazırlanmıştır. Burada hegemonik başarı, herkesin aynı ideolojik metni ezberlemesi değil, normatif varsayımın artık varsayım olduğunun fark edilmemesidir.
Buradaki ortaklık norm dışındaki yaşamın bir risk kategorisine dönüştürülme biçimindedir. Bir grubun düşmanlaştırılması için onunla ilişkilendirilen her olayın uydurma olması da gerekmez. Gerçek vakalar seçilebilir, istisnai olaylar genellenebilir, nedensellik genişletilebilir ya da başka bağlamlardan devşirilen örnekler yerel bir tehdidin kanıtına dönüştürülebilir (Cohen, 2019). Siyasal süreç, tekil olay ile bütün bir kategori arasında yapılan sıçramada gerçekleşir.
Yersizlerin siyaseti
Belki de bugün ‘sokak kimin’ diye sormak bu yüzden hâlâ yeterince radikal bir sorudur. Sokakta bulunmak kimin doğal hakkı sayılıyor? Kimin varlığı kendiliğinden kabul edilirken kim sürekli kendisini açıklamak ve savunmak zorunda bırakılıyor? Ve ne zaman bir canlı, komşu ya da kent sakini müşterek yaşamın bir parçası olmaktan çıkarılarak kamusal düzenin problemi haline geliyor?
Kamusal alanı farklı yaşamların müşterek mekânı olarak düşünmekle, onu önceden belirlenmiş makbul yaşam biçimlerine uygun hale getirilecek bir düzene indirgemek arasındaki siyasal ayrım tam da burada başlar. Can T.’nin saldırıdan sonra kurduğu ‘Bizi insan olarak saymıyorlar’ cümlesiyle Patron’un bir parkta çekiç darbeleriyle sona erdirilen yaşamı aynı hikâye olmasa da ikisi de bir yaşamı değersizleştirmenin ona bu dünyada yer olmadığını söylemekle başladığını gösterir. Bir yaşamın gerçekten tanınması, onun var olabileceği kamusal mekânın da tanınmasını gerektirir. Kamusal mekânda varlığını sürdürmek yalnızca görünür olmak değil, politik özneleşmenin ve direnişin de kurucu bir parçasıdır (Kocabıçak, 2003).
Bu nedenle direniş yalnızca belirli grupların haklarını savunmak değil, kamusal alanın kime ait olduğuna dair tekelleştirici kararlara itiraz etmektir. Sokakta var olmak normun tanıdığı bir ayrıcalık değil, yaşamın temel koşullarından biridir. Belki de bugün en gerekli politik itiraz, bize ayrılan sınırlar içinde yaşamayı kabul etmemek, hangi türe, bedene ya da kimliğe ait olursa olsun yaşamın değerini hiyerarşik olarak belirleme hakkını reddetmek ve müşterek dünyada yaşam hakkını birlikte savunmaktır.
Kaynaklar:
Ahmed, S. (2015). Duyguların Kültürel Politikası. Çev. Sultan Komut. İstanbul: Sel Yayıncılık.
Butler, J. (2015). Savaş Tertipleri: Hangi Hayatların Yası Tutulur? Çev. Şeyda Öztürk. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Cohen, S. (2019). Halk Düşmanları ve Ahlaki Panikler. Çev. Deniz Türker. Ankara: Heretik Yayınları
Cresswell, T. (1996). In Place/Out of Place: Geography, Ideology, and Transgression. Minneapolis: University of Minnesota Press.
Douglas, M. (2007). Saflık ve Tehlike: Kirlilik ve Tabu Kavramlarının Bir Çözümlemesi. Çev. Emine Ayhan. İstanbul: Metis Yayınları.
Kocabıçak, E. (2003). Locating Thirdspace in the Specifities of Urban: A Case Study on Saturday Mothers, in İstiklal Street İstanbul [Yüksek lisans tezi]. Orta Doğu Teknik Üniversitesi.
Lefebvre, H. (2014). Mekânın Üretimi. Çev. Işık Ergüden. İstanbul: Sel Yayıncılık.
Philo, C. (1995). “Animals, Geography, and the City: Notes on Inclusions and Exclusions.” Environment and Planning D: Society and Space, 13(6), 655–681.
[1] https://kaosgl1.org/haber/ankara-da-homofobik-saldiri-patronum-gelmese-beni-oldurecekti
[2] https://bianet.org/haber/patron-icin-bir-mahalle-adalet-ariyor-320427
[3] Yersizliği çift anlamlı kullanıyorum. Birincisi Cresswell’in in place / out of place kavramsallaştırmasındaki gibi öznenin bulunduğu yerde ‘yersiz’ bulunması. İkincisi bir yer edinme hakkının tehdit edilmesi, elinden alınması.
[4] Mekânın toplumsal olarak üretilen ve toplumsal ilişkileri maddileştiren bir düzen olarak kavranmasının kuramsal zemini için bkz. Lefebvre, Mekânın Üretimi.
[5] Bu yazıda geçen ‘sahipli/sahipsiz’ ayrımı karşı çıktığım bir sınıflandırmadır. Burada bu ifadeleri, eleştirilen normatif düzenin hayvanların kamusal meşruiyetini sahiplik ilişkisi üzerinden kuran dilini görünür kılmak amacıyla kullanıyorum.
[6] Burak Özgüner’in burada gönderme yaptığım ifadesi şöyledir: ‘Sokağındaki kuytu köşeyi bile bir köpeğe fazla gören göz, muhitindeki transseksüele kinle bakan gözden farklı değildir.’ https://www.burakozguner.com/bio/
(EK/NÖ)


