İklim krizini konuşurken çoğu zaman sıcaklık artışlarına, kuraklık haritalarına, ekstrem hava olaylarına odaklanıyoruz. Oysa krizin en somut ve gündelik yüzü çok daha yakında; sofralarda. Buna rağmen krizin gündelik hayata sızan etkileri yeterince görünür olamıyor.
COP 31’in gündemde olduğu ve Antalya’da düzenlenecek iklim zirvesinin konuşulduğu bu dönemde tarım ve gıda meselesi yeniden kritik bir önem kazanıyor.
Mevsimlerin dengesi bozulduğunda, insan hayatında ilk sarsılan alan tarım ve gıda meselesi oluyor. Tarım sarsıldığında ise üretimle birlikte toplumsal hafıza da çözülüyor. İnsanlık binlerce yıl boyunca tarımı mevsimlerin ritmine uyarak sürdürmüş. Bugün bu birikim hızla geçersizleştiriliyor. Çünkü tarım artık doğayla uyumlu bir yaşam pratiği olmaktan çıktı; küresel ticaret rejiminin, şirket sözleşmelerinin ve piyasa ekonomisinin konusu haline getirildi. Bereketin yerini verimlilik tabloları, dayanışmanın yerini sözleşmeler, çeşitliliğin yerini tek ürün yetiştirmeye dayalı endüstriyel üretim aldı.
Toprak, su ve tohumun metalaştırılması, tarımı tahakküm mekanizmasına dönüştürdü. Bugün neoliberal tarım, doğayı ve insanı disipline eden, yaşamın kendisini yöneten bir mekanizma olarak işliyor. Bu yüzden iklim krizinin tarımdaki etkilerini tartışırken, tarımı bu kırılganlığa sürükleyen ekonomi-politik yapıyı da irdelemek gerekiyor.
Bugünün tarımının temeli, endüstriyel kapitalizmin tarihine nispeten çok geç bir zamanda, ‘80’lerde atılıyor; Dünya Ticaret Örgütü ve tarım ticareti anlaşmaları ile ‘90’larda perçinleniyor. Bu süreçle oluşturulan serbest piyasa tarımı, kuralları şirketlerce belirlenen küresel bir gıda rejimine dönüştürülüyor. Tarımsal üretim, devletlerin iç planlama alanı olmaktan çıkarılarak küresel ticaretin konusu haline getiriliyor. Klişeleşen, “Türkiye tarımda kendine yeten bir ülkeydi” gibi söylemler, politik bir dönüşüm olmadığı müddetçe artık geri dönmesi mümkün olmayan bir geçmişe ait…
Bu dönüşümün üç politik ayağı var: İlki, ülkelerin tarımsal ithalat kotalarını kaldırması ve tarım ürünlerine yönelik gümrük vergilerini düşürmesi. Bu adım, küçük çiftçiler etrafında şekillenen yerel tarım pazarlarını küresel şirketlere açık hale getiriyor.
İkinci aşamada devletlerin çiftçilere sağladığı tarımsal destekleri azaltması adımı atılıyor. Bugün “küçük çiftçiler desteklensin” talebimizin karşılığı, bu kaybın telafisini ifade ediyor. Alım garantisi, taban fiyat destekleri gibi mekanizmalar ortadan kaldırılıyor. Dünya Bankası ve IMF gibi küresel finans kuruluşlarının, yoksul ülkelerde yürüttüğü yapısal uyum programları, tarım destekleri, kamu bütçesi üzerinde yük gibi gösteriliyor - devletlerin, küresel ekonomi organizasyonlarından kredi desteği alabilmesi için bu gibi tarımsal desteklerin kaldırılması şart koşuluyor.
Anlaşmanın üçüncü aşamasını ülkelere getirilen ihracat kısıtlamaları oluşturuyor. Ancak bu kısıtlamalar adil bir biçimde işletilmiyor. Zengin küresel kuzey ülkeleri dolaylı teşviklerle (Green box / Blue box vb) üreticilerini desteklemeye devam ediyor. Öyle ki FAO’nun 2023 tarihli The State of Food and Agriculture raporuna göre, gelişmekte olan ülkeler tarımsal destekleri ciddi biçimde azaltmışken; AB ülkeleri ve ABD üreticilerine olan desteklerini sürdürmüş ve destek tutarı 350 milyar dolara ulaşmış. Hal böyle olunca, bilhassa yoksul ülkelerdeki küçük çiftçiler ithalata açılan tarımsal pazarda rekabet edemez hale geliyorlar.
Dünya Bankası ve IMF programlarının, kredi almak isteyen ülkelere dair, döviz getirici ihracat yapmalarına yönelik politikaları, yoksul ülkelerdeki tarımsal üretimi kökten değiştiriyor. Korumasız kalan küçük üreticiler, gıda üretimiyle iç pazardan para kazanamaz hale geliyor. Tarımsal üretim, pamuk, kahve, palm gibi endüstriye yönelik tarımsal ürünlere kayıyor. Oysa bu tarım ürünleri besleyici değildir ve yoksul çiftçiler bu ürünlerle karınlarını doyuramaz. Bu durum öyle boyutlara erişmiş durumda ki bugün küresel tahıl ticaretinin büyük bölümünü (yaklaşık %70–80’ini) sadece beş çok uluslu şirket kontrol ediyor. Endüstrinin tarım bazlı hammadde maliyetleri düşerken, gıda fiyatları ise her geçen gün artıyor. Küçük çiftçilerin endüstriye bağımlı olarak yaptıkları üretim de zaman içinde giderek sözleşmeli tarım modeliyle küresel şirketler adına yapılıyor. Çiftçiler üreticiden çok belli başlı şirketler adına üretim yapan üstelik de kayıt dışı “işçilere” dönüşüyor. Üretimleri üzerindeki söz hakları ellerinden alınıyor.
İşin bir başka boyutu tarımda oluşan serbest piyasa mantığı sonucu fiyat istikrar sağlama gerekçesiyle, devletler tarım ürünlerine üretim kotaları getiriyor. Örneğin, Türkiye’de çokça gündem olan ve küçük çiftçilerin yakındığı tütün kotalarının da arka planındaki bu işleyiş, 2000 yılında 400.000 olan tütün çiftçisini, 2010’da 80.000’e kadar düşmesine neden oluyor.
Açık ki bugün tarım gıda üretimi için yapılmıyor, endüstriye kaynak yaratmak üzere yapılıyor. “Döviz kazandıran” ürünleri üretmek zorunda bırakılan köylüler de kendi karınlarını değil piyasanın karnını doyurmuş oluyor. Cash crop denilen nakde dayalı bir tarım rejimi ortaya çıkıyor – halkların gıda egemenliği yerini piyasa egemenliğine bırakıyor.
Agro-endüstriyel tekel dev şirketlerinin oluşmasının arka planı kısaca böyle. Artık bu şirketler küresel gıda zincirini kontrol ediyor. Gıda tamamen dönüşmüş durumda, bugün “ekmek” aromalı krakerler dahi üretiliyor. Tarım ürünlerinin borsası yaratılıyor; tarım finansal bir meta haline getiriliyor.
Öte yandan demografi de bu yolla kontrol ediliyor. 2024 TÜİK verilerine göre son 20 yılda çiftçi sayısı, 2,8 milyondan 1,8 milyona düşmüş. Görülüyor ki kırsalda küçük köylü ekonomisi çöktü. Çiftçiler işçileşti ve tarımsal proletarya genişledi. Mülteciler de bu düzenin aracı haline getirildi ve ucuz tarımsal işgücü için kayıt dışı ekonomi genişletildi. Bunların sonunda kentlere göç arttı, küçük çiftçilerden de kentsel ucuz iş gücü sınıfı genişletildi. Neoliberal tarımın, gıda üzerinden yaptığı sınıf mühendisliğinin arka planını bu şekilde okuyabiliriz. Her ekolojik sorunun ardı emek siyaseti ve sınıf meselesi çıkıyor.
Öte yandan neoliberal tarım sosyal dokuyu ve kültürü de hedef alıyor. Tarım bir üretim biçimi olmanın ötesinde bir ilişki kurma biçimi: Ortak hasatlar, imece kültürü, müşterek tarlalar… Bunların hepsi yok olmaya yüz tuttu. Dayanışma temelli üretim ilişkileri çözüldü. Eskiden farklı topluluklar dahi tarım emeğiyle bir araya gelerek etkileşim yaratırken şimdi üretim yapabilen küçük çiftçiler dahi mülteci emeği sömürür hale geldi.
Tarımsal çeşitlilik deseniz hak getire: Tek ürün üretimine dayanan monokültürel tarım öyle yaygın ki 1900’lerin başında dünyada 7000’i aşkın kültüre alınmış bitki türü raporlanırken bugün tarımsal üretimin %75’i sadece 12 tür ile yapılıyor. Tohum türlerinin %90’ının son yüzyılda yok olduğu hesaplanıyor. Yaşam alınıp satılamaz ama artık tohum dahi piyasa malı haline getirildi ve bugün bu tohum piyasasının %60’ı, 4 şirketin elinde.
Oysa çeşitlilik yaşamın sigortası – iklim krizine karşı doğayla uyumlu bir mekanizma. Dolayısıyla bugün değişen iklimin kırılgan hale getirdiği tarımı ve büyük risk altına soktuğu gıda sorununu çözmek istiyorsak, meseleyi sadece sıcaklık artışı olarak görmemeli arkasındaki politik bozulmayı da dikkate almalıyız. Son kertede iklimi belirleyen atmosfer değil; onu tahakküm politikalarıyla yöneten politikalar; tarımı piyasa nesnesine indirgeyen anlaşmalar, toprağı metaya dönüştüren zihniyetler.
Neyse ki ekolojik yaşam ve doğayla uyumlu tarım bize hala bir çıkış yolu gösteriyor. Yerel tohumlarla korunan çeşitlilik çabaları, topluluk emeğine dayalı kolektifler, müşterekleştirme çabaları iklim kriziyle uyumlu bir yaşamın farklı biçimleri. Yaşamı kurtarmanın yolu, toprağı piyasadan söküp almaktan, tarımı yeniden müşterekleştirmekten ve hayatın bir parçası kılmaktan geçiyor.
(KK/HA)




