20. yüzyılın ikinci yarısında; 1950’ler sonrası 3. dönem kapitalist/post-modern dönemin (F. Jameson) en önemli göstergelerinden biri de hakikatin giderek sanallaşması, silikleşmesi, gerçeğin ters yüz edilerek tanınmayacak hale gelmesidir. Küreselleşen ve ruhsuzlaştırılan dünyada iktidarın hegemonya alanında yeniden üretilen bilgi gerçekliğinde, anlam dünyası için eleştirel tutum almak kaçınılmazdır. Çoklu uyaranlarla belirsizleştirilen hakikatin bilgisine ulaşmanın zorluğu bir yana; bilginin tersyüz edilmesiyle oluşan çarpıtılmış gerçeklik durumu olduğunu ifade edebiliriz. Bunun karşısında ’entelektüel sorgulamanın’ epistemik, politik, etik sorumluluğu daha fazla kendini dayatıyor. Kurulu yapıların ve kalıplaşmış ideolojik formasyonları eleştirel süzgeçten geçirmeden, hatta o sabitliklerin bir ‘yeniden üreticisi’ olma gerçekliğinde; bizim bunun ‘Niyesi?’ noktasında bir sorgulamaya girmemiz kaçınılmazdır. Bu sorgulayıcı tutumun bir örneği olarak yazının konusuna dönersek, yaşadığımız ülkede 100 yılla yayılan ideolojik biçimlenme ve bundan kaynaklı yazılan/yazılmayan çok sayıda tarihsel ve sosyolojik çatışma noktasını analiz etmek önemlidir. Bunu da ‘entelektüelin bilmesi ve tavır alması sorumluluğu’ noktasında gördüğümüz zaman, bu durum acilleşiyor. Aydın-entelektüel tartışması sınıfsal, politik, felsefik bakış, ezilenden yana tutum ya da tarihsel itiraz yönünde geniş sorgulama yapmak yazının konusunu aşabilir. Amâ birkaç söz söylemek anlaşılırlık açısından gerekli duruyor.
Türkiye’de ‘Aydın’ kavramı tanımlamasında değişik görüşler olsa da sıklıkla modernitenin doğurduğu cumhuriyet ile birlikte belli bir eğitim almış, bulunduğu devrin çelişkileri konusunda ürkek söz kurmuş, sıklıkla müesses nizamının yanında pozisyonlanmış, devrimci bir dönüşüm için sorumluluk almak yerine daha reformist bir çizgi izlemiş, çoğunlukla bilimci kimliği toplumsal kimliğinin önüne geçmiş bir sınıf için kullanılmaktadır. Bunun karşısında ‘entelektüelin’ eleştiren, tavır alan, sınırları zorlayan, değiştirmek için praksisinin içerisinde yer alan tutumu değerlendirildiğinde bu çarpıklığı görmek daha anlaşılır gözüküyor.
Gelelim yazının başlangıcını sağlayan X’e*. Derdimiz şahıs olarak birey değil, sahip olduğu temsilerin eleştirisini yaparak itiraz etmenin sorumluluğunu hatırlatmaktır. Örneğimiz oldukça iyi eğitim almış, akademik olarak başarılı ve kentli modern ‘cumhuriyet aydın’ı denilebilecek biridir. İhtimal ülke sınırları dışına çıktığında hümanist, barışçıl, evrensel yurttaşlığı savunan, ülkesinin en azından burjuva liberal ilerleme ve rasyonel aklın aydınlanmasına ulaşmamasına hayıflanan biridir. Dünyanın değişik yerlerinde dinler ve kültürler ona oldukça otantik gelip meraklı bir heyecanla onları izlediğini, takdir ettiğini düşünebiliriz. Ama gelgelim ülke sınırları içine girdiğinde son derece ırkçı, tek millet/devlet/dil sloganlarını dilinden düşürmeyen, empatiden yoksun, ülkenin kurucu değerlerindeki açmazlara bir eleştiri getirmeyi bile suç sayan bir role bürünmektedir. Sosyal medyada etkileşim like’ı için ırkçılığa varan bir dil kullanmaktan çekinmeyip, geniş bir toplumsal kimlik grubuna dışlayıcı/totalci dil ve tanımlama yapmaktan çekinmemektedir.
Yaşı artık bir noktaya gelmiş ve aktif siyasette olmayan bir Kürt kadın siyasetçiye tribünlerde yapılan cinsiyetçi küfürleri eleştirmeyi bırakın, onu onaylar tarzda sosyal medyada protesto edilen bir marka ile gururla poz verebiliyor. Kadın dayanışması, kız kardeşlik kültürü, ezilen ve mağdur edilenle dayanışmanın olmaması bir yana, yaptığı davranışı gururla savunabiliyor. Eleştirel tutum sahibi olanlara anlamsız gelen bu durum, X örneklemesi üstünde ülke gerçekliğinde oldukça yaygın bir durum olduğunu kolayca söyleyebiliriz. Ülkede eğitimlisinden, sıradan işçisine, cumhuriyeti ilerlemenin bir durağı olması yerine amaç noktasında yücelten sol tandanslı kişilerden, laiklik ve aydınlanma savunuculuğuna kadar geniş bir grupta bu düşünsel yapının izlerini görmek mümkündür. Bunun en yakın örneklerinden biri de güncel politika ile bağını kurduğumuzda, Suriye sahasında Kürtler ile ilgili yapılan yorumlar ve alınan tutumdur. Oranın otantik kimliği bir statüye/kimliğe kavuşmasın diye soldan-sağa şaşırtıcı bir şekilde DAİŞ kökenli HTŞ’Lİ Şara savunusu yapan heterojenliği (bir kısmının katı laik ve Kemalist olduğunu biliyoruz) görünce çok derinlerde yatan ve en ufak olayda açığa çıkan sıradanlaşan kötücülüğün izlerini görmek mümkündür. Bu nedenle derdimiz dilimiz döndüğünce bir ‘gösteren’ üzerinden bu durumun analizini yapma çabasıdır.
Aydının çıkmazı ve entelektüelin itirazı
100 yıllık tekçi ideolojik formasyonun **(Türk, Sünni, kadın/erkek, kaba aydınlanmacı, Türk ulus üstenciliği, Kemalist eleştirilmezliğin savunusu) değerlendirildiğinde X sadece geniş bir yığının bir ‘gösteren’idir. Hatta iddiamızı daha da yükselterek bu durumu Hanna Arendt’in sorduğu ‘neden milyonlar ve aydın denilen kesim sorgulamadan faşizme giden yolda kolaylaştırıcı rol oynadı?’ gibi bir soruyu yaşadığımız ülke içinde güncelleyebiliriz. Faşizm gibi uç yıkıcı ideolojik yapılara zemin hazırlayan ve aydın denilen kesimin buna destek olduğu, kolaylaştırdığı ve zemin hazırladığını iddia etmek zor olmasa gerek. H. Arendt oldukça eğitimli olan Adolf Eichmann vakası üzerinde neden milyonların faşizm gibi yıkıcı bir ideolojinin gönüllü destekçiliğine soyunduklarını analiz etme çabasında bazı sonuçlar çıkarmıştır. H. Arenth, bu durumunun çoğunlukla şeytani niyetler olmadan, ‘düşüncenin askıya alınarak günlük rutin-bürokratik hegemonyanın eylemleri ile bir ‘düşünmeme’ paralizisi yaratıldığı ve kişinin sorgulamayı gereksiz ‘eylem’ kategorisine sokarak sunulan verileri sorgulamadan kabul ederek dışa yansıttığını ifade eder. Rasyonel aklın yaratığı itaatkâr, kuralcı olma, ‘siyasetle ilgilenmeyen’, kariyer odaklı düşünme biçiminin tercihte belirgin olduğunu tespit etmiştir.
Bugüne gelirsek bu, ‘düşünmeme hali’, tribünlerde yaratılan ırkçı ve cinsiyetçi dalganın modern-cumhuriyetçi ve kariyerli vakamızda sosyal medyada sahiplenilen bir etkileşim nesnesi olarak dönüyor. İdeolojik tekçiliğin (tek millet/devlet/dil/din) simgeleştiği hâkim ideolojinin yaratığı milyonlardan biri olma durumu bize rengini yitiren özneyi düşündürür. M. Foucault’un bilginin iktidarlarca çok sayıda gösterge/söylem ile yeniden üretildiği, yönlü tarih anlatısı, bilgi bombardımanı ile araçsallaşan insanın yani ölen öznenin'eleştirel bir entelektüel sorumluluk almadığında ortaya çıkan sonucun şaşırtıcı olmadığını anlatır. Örneğimiz ki ‘gösteren’e tüm sorumluluğu yüklemek doğru değil; iktidarsal ideolojinin hegomanik alanda bilginin yanlı yeniden üretimi ve rasyonel aklın öğretisine eleştirel bir tutum sergilemediğinde kişinin milyonların kitle histerisinden biri olması kaçınılmazdır. Kavramları genelleştirdiğimizde ve yalıttığımızda, örneğin herkesin ‘barış’, ‘ezilenden yana olma’, ‘eşitlik’ gibi daha soyut düzeyde olan durumları hararetle savunacağını teslim edebiliriz. Fakat kavramları ülke gerçekliğine indirgediğimizde, örneğin ‘Kürtlerle barış’, ‘LGBT-İ bireylerin cinsel özgürlüğü’, ‘göçmenlerle dayanışma’ gibi somutlaştırdığımızda, sıradanlaşan kötülüğün kolayca açığına çıktığını görebiliyoruz. Kötülük aktif bir seçim olarak üretilebileceği gibi, pasif, düşüncesiz, rutin ve bazen iyi niyetli tutum içinde bile doğabilmektedir.
Tartışmayı başlattığımız aydın/entelektüel çelişkisinde örneğimizi koyabileceğimiz modernitenin yaratığı biçimciliğin ‘aydın’ kategorisinin karşısına, özellikle Fransa’da Dreyfus Davası ile daha belirgin tanımlanan ‘entelektüelin’ rolünü karşılaştırmak anlamlı olacaktır. Çoğu zaman iktidarın hegemonyasını, yaratığı ideolojik yaratım sürecine itirazı ve bilgiyi özüne ulaştırma çabası için aldığı riskler onun varoluşsal zemini için önemli olmaktadır. Tarihte pek çok olayda entelektüelin bu sorumluğunu görmek mümkündür. Sokrates’in bilmenin sorumluluğuyla kendisiyle çelişmemek için söylediklerini inkar etmesi talepleri karşısında baldıran zehirini içmesi tutarlılığı, İtalya’da 16.yy’da Giordano Bruno’nun görüşleri nedeniyle geri adım atmayıp kilisenin gazabına uğrayıp yakılması, Victor Hugo’nun Dreyfus Davası’ndaki tutumu, Edward Said’in sembolik İsrail sınırına taş atması, Sosyolog İsmail Beşikçi’nin Kürt Meselesi konusunda onlarca yıl cezaevinde yatmasına rağmen teorik ve pratik duruşundan taviz vermemesini entelektüelin tavrı açısından örnek gösterebiliriz.
Barış Akademisyenlerinin itirazının önemi
Ülkemizde Barış Akademisyenlerinin şahsında yaşanan bilmenin ve itiraz etmenin sorumluluğunu da bu tarihsel sıralamayı destekleyen bir pratik olarak değerlendirmek gerekir. Sadece ‘Savaş bir halk sağlığı sorunudur’ dedikleri için 10 yıldır süren hukuki, mesleki, insani yönden cezalandırma süreçleriyle karşılaşmışlardır. 2000 civarında akademisyen üniversitelerde sürülmüş 549 akademisyen ise hala görevlerine dönememiş, bazıları vefat etmiştir. X’de bir akademisyen olmasına rağmen temsil ettiği düşüncelerin ülkenin kurucu tekçiliği ile uyumlu olmasından dolayı sorun yaşamamıştır. Oysa Barış Akademisyenleri'nin sorgulayıcı ve eleştirel tutum sahibi olmaları, ülkenin temel sorunu Kürt Meselesi’nde söz kurmaları, seyahat hakları dâhil çok sayıda sorunla karşı karşıya kalmalarına yol açmıştır. Bilginin iktidarsal üretiminin kırılgan noktası olan ve kısaca Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi olarak ifade ettiği 100 yıllık kurucu ideolojik kuramın eleştirisini yapabilme cüreti göstermiş olmaları, onların tarihte pek çok kez karşılaştığımız otoriter baskı mekanizmasıyla karşı karşıya getirmiştir. Laik ve cumhuriyetçi örneğimizin coşkuyla paylaştığı tekçiliğin ona her alanda yaratığı konfor alanı, sözleşmeyi sorgulatan ve eleştirenlere ise çok ciddi cezai soruşturma, işten uzaklaştırma, teşhir, seyahat haklarının engellenmesi dâhil çok sayıda baskı olarak dönmüştür. Çünkü bu sözleşmenin yazılı olmasa da okulda, mahkemede, akademide, medya, orduda kısaca devlet denilen organizasyonun kurumsallığını gösterir; her alanda tekrar tekrar rıza olmasa da üretilmesi gerekir.
Türklüğün varsayılan normal, diğer kimliklerin anormal kabul edildiği bir denklemde devletin zor aygıtı her şekilde devreye girerek bu sözleşmeye uyulmasını sağlar. Sosyal medya ya da başka bir platformda okumuş-bilimci cumhuriyet aydını (Mutlaka böyle olmayan çok sayıda örnek vardır. Onlar eleştiri dışı diyebilir) olarak tarifleyeceğimiz kesimin her tür hakaret, yok sayma ve dışlaması bu sözleşmeye uygun olduğu için akademik pozisyonunda bir sorun olmadığı gibi örtülü destek alır. Entelektüelin sorumluluğu gereği sözleşmenin eleştirisi anlık olumsuz reaksiyonların doğmasını sağlar /sağlayacaktır. Geçmişin günahlarını sahiplenmek hata olmamış ya da olmuşsa şundan olmuştur gibi rızanın üretimine katkı yapan geleneksel ideolojinin savunucusu ve kurucu tekçi kimliği bu denklem içinde yücelterek savunan kesimin; eleştirel tutum sergileyenlere yönelik sert tutumu aslında bu kırılgan kimlik karmaşasının yaratığı çatışmanın da yer değişimi olarak da görmek mümkün. Kolektif ittihat isteyen bu sözleşmeye yönelik yapılan itiraz ise sıradanlaşan kötücülüğünün gönüllü itaatkârları ve sistem kurgulayıcıları yönünde, bunu ifade edenlere yönelik politik, etik ve ahlaki cezalandırma talebini üretir.
Tartışmayı sonlandırmadan, Türkiye’de yazının konusuna örnek olan biçimdeki cumhuriyet aydının beslendiği ideolojik içerik çoğu zaman katı tekçiliği gönüllü itaatkârlığı kolaylaştırmıştır ve onda oluşan bilinç entelektüelin ontolojik sorgulayıcılığını yok sayan bir kabule götürmüştür. Günümüzün nihilistik havası öznenin öldüğü denilse de çelişkileri gören, sorgulayan ve itiraz dilini oluşturan ciddi düzeyde ‘huzursuzların’ da olduğu da gerçektir.
* Örnekteki X eril anlamda bir toplumsal cinsiyet kategorisi olarak kullanılmamıştır. Özellikle Psikanalizin sıkça başvurduğu, bir vaka üzerinden durumunun analiz yapma, bilgi üretme yöntemi olarak kullanılmaktadır. Freud’un makalelerinde aşina olduğumuz Bayan Ana O. ve Dora vakası ile Histeriyi, Bay Scheber Vakası ile Paranoyayı, Küçük Hans ile Fobiyi, Heinz Konut’ta Bay Z ile Narsizm analizini yapmışlardır.
** İdeolojilerin öldüğü rüyasını gören liberallerin (60’larda Daniel Bell, 80’lerde Huntington gibiler) aksi versiyonu günümüzde ülke içinde ideolojilerin eleştirilmezliğine dönmüş gibi duruyor. Yakın tarihte yapılan Marksizmin eleştirilemeyeceği itirazları, feminizm hassasiyetleri ya da mevcut iktidarsal alanın genişlemesi ile cumhuriyet ve Kemalizmin eleştirilemeyeceğine yönelik ‘düşünsel gettolar’ üzerinde sorgulama gerekiyor.
(UY/NÖ)







