Bugün Sincan Cezaevi’ndeydim. “Ailem Güvende” adı verilen operasyon kapsamında tutuklanan sekiz arkadaşımızı ziyaret ettim: Janset, Umut, Metin, Baran, Tuğba, Nedime, Burçin ve Selin.
Bazılarıyla uzun zamandır tanışıyorum. Bazılarını ise sadece isimlerinden, politik mücadelelerinden biliyorum. Eylül’ün 12-13’ündeki baskın ve gözaltı sürecinde elimden geldiğince yanlarında olmaya çalıştım. Ardından bir süre Ankara dışında olduğum için ziyaretlerine gidemedim. Bugün, tutuklanmalarından sonra ilk kez bir araya geldik.
Cezaevi ziyareti muhalefet milletvekillerinin, bilhassa bizim partinin bir rutini. Son zamanlardaki gelişmeler sanırım CHP ve Yeni Parti’nin de çok daha sık cezaevi yollarına düşmesini getirdi. Ben de üç buçuk yıllık milletvekilliğim boyunca Sincan’a özellikle çok sık gittim. Kobani duruşmalarının sürdüğü dönemde bir ayağım neredeyse hep oradaydı. O davadan tutuklanan arkadaşlarımızı, Gezi tutuklularını, farklı siyasi davalardan içeride bulunanları fırsat buldukça ziyaret etmeyi sürdürüyorum. Bakırköy, Silivri, Diyarbakır, Edirne, Erzincan, Kandıra, Sincan… Gidebildiğim cezaevleri.
Her cezaevi başka bir dünya. Gezi tutuklularının deneyimi başka, Kobani davasından tutuklananlarınki başka, LGBTİ+’larınki bambaşka. Bu dünyaları birbirine benzetmek, aralarındaki farkları silmek olur. Ama her birinde insanın özgürlüğüyle, onuruyla, bedeniyle ve hayatını kurma hakkıyla ilgili ortak bir mesele var.
Cezaevleri, dışarıdaki hayatın bir süreliğine paranteze alındığı yerler değil yalnızca. Aynı zamanda dışarıdaki eşitsizliklerin, ayrımcılıkların ve iktidar ilişkilerinin içeride başka biçimlerde yeniden üretildiği mekânlar. Üstelik kapılar kapandığında, içeride yaşananların dışarıda duyulması da giderek zorlaşıyor.
Bu nedenle siyasetçilerin, milletvekillerinin ve hak savunucularının cezaevlerini sessiz bırakmaması gerekiyor. Avukatların ve ailelerin kurduğu dayanışma elbette vazgeçilmez. Fakat dışarıdan kurulan bağların da sürmesi, içeride yaşananların gündeme taşınması, insanların yalnızca dosyalarından ibaret olmadıklarının hatırlanması gerekiyor. Siyasetçilerin bir gözünün ve bir kulağının orada olması gerekiyor. Bir ayağının orada olması gerekiyor.
Bugün sekiz kişiyle görüştüm. Sabahtan akşam mesai bitinceye dek. İçeri girerken bıraktığım Ankara, çıktığımda puslu neredeyse kar havası diyeceğim bir havaya ve yağmura teslim olmuştu. Belki de ne kadar isterlerdi o havada dışarıda olmayı, yağmurda ıslanmayı, hatta üşümeyi... Şehre bir buçuk saatte dönebildik. Sekiz ayrı hayat, sekiz ayrı hikâye. Zaman zaman güldük, zaman zaman ağır şeyler konuştuk. Her birinin kendi koşulları, kendi ruh hâli, kendi direnme biçimi var. Ama ziyaretlerin sonunda aklımda kalan, yalnızca kendilerine yapılanları anlatmaları değildi. Kendi bildik hayatları tümden ellerinden alındığında bile başkalarının hayatlarına bakmaya devam etmeleriydi.
Belki de bugün en çok bunu düşündüm.
Janset’in söylediği bir şey var. Bunları öğrenmemiz için onları ziyarete gitmemiz gerekmiyor.
Haklıydı. Hak ihlallerini, ayrımcılığı, yoksulluğu ve cezaevlerinin koşullarını öğrenmek için bunları yaşayan insanların bunu anlatmasını beklememeliyiz. Birilerinin yaşadıklarını bize anlatmak zorunda kalmadığı bir politik duyarlılık geliştirebilmeliyiz. Ne var ki çoğu zaman, bildiğimizi sandığımız şeylerin gerçek anlamını, karşımızda bir insan oturduğunda, onun hikâyesini dinlediğimizde kavrıyoruz.
İlk Janset’le görüştüm
Janset’i Ankara’daki çeşitli panellerden, toplantılardan tanıyorum. Aramızda bir dayanışma hukuku olduğunu sanıyorum. Bana bir dostum, arkadaşımmış gibi geliyor. Söylediklerinde kişisel bir sitemden çok, son derece açık bir politik itiraz vardı. Siyasetçilerin LGBTİ+’larla dayanışma konusundaki çekingenliğine dikkat çekti. Sözü dolandırmadan söyledi: Siyasetçi linci göze alacak. Cesareti yoksa da "mış gibi", dayanışıyormuş gibi yapmayacak.
Bu sözün üzerinde durmak gerek.
Siyaset, herkesin zaten rahatlıkla söyleyebildiği şeyleri tekrar etmekten ibaret değil. Başkalarının dile getirmekte zorlandığı sözleri de dile getirmek gibi bir sorumluluğunuz var. Bunun bir bedeli olabilir. Hedef gösterilebilirsiniz, linç edilebilirsiniz, hiç hak etmediğiniz saldırılara maruz kalabilirsiniz. Ama siyasetçinin meselesi, kendisini bu ihtimallerden korumak olamaz.
Ben de lincin zaten hep orada tetikte beklediğini söyledim. Kadın voleybolculara destek amacıyla attığım bir tweetin günlerce süren bir linç kampanyasına dönüşebildiğini anlattım. Yıllar boyunca politik alanda var olmuş, politik eylemlere güç vermiş bir sanatçıyla çekilmiş fotoğrafımın ya da LGBTİ+’larla ilgili bir davaya gösterdiğim ilginin, seçim bölgemde katledilmiş küçük bir kız çocuğunun hakikatine ilişkin yazıp çizdiklerimin nasıl hedef hâline getirilebildiğini söyledim. Hiçbirinden geri çekilmiyorsak, birçok siyasetçi birçok nedenle zaten bir tür "linç" ediliyorsa, LGBTİ+ ile dayanışmanın yarattığı homofobik, transfobik linç nedeniyle dayanışmadan neden geri çekilelim ki? Velev ki kendimiz bu fobileri üretiyor olmayalım...
İnsan bir kez siyaset alanında yer aldığında, ne yaparsa yapsın birilerinin hedefi olabiliyor. Üstelik linç, çoğu zaman yapılan şeyin kendisiyle orantılı değil. O şeyin temsil ettiği politik anlamla ilgili.
Dün biri benim bir paylaşımımın altına "DEM Parti'nin en boş milletvekili, evlat olsa sevilmez" yazmış :) Siyasete girmezden evvel biri bana benimle ilgili böyle şey söyleyecek deseler hayatta inanmazdım. Ben de "Boş yapma, yürü git" yazacaktım bu yorumun altına. Espri olsun diye tabii, ama onu da yapamıyorsun. Engeli bastım. Böyle. Engellemeyeceksin diye bir şey yok. Bu sosyal medya çöplüğüne de bir temizlik şart.
Evet hakarete, haksızlığa lince maruz kalabiliriz, kalıyoruz ama linci kaçınılmaz bir siyasal iletişim maliyeti gibi kabullenmek de doğru değil. İnsanların hedef gösterilmesi, tehdit edilmesi, nefret söylemine maruz bırakılması normalleştirilemez. Fakat bu saldırıların varlığı, siyasetin sınırlarını da belirlememeli.
Janset’e anlatmaya çalıştığım buydu: Benim açımdan LGBTİ+’larla dayanışmak, linç ihtimalini hesaplayıp geri çekileceğim bir mesele değil. Ama bu yalnızca benim kişisel tutumumla ilgili de değil. Seçilmişlerin, siyasetin kendisine yüklediği sorumluluğu nasıl anladığıyla ilgili.
Siyasal temsil işi, toplumun görmezden gelinen kesimleriyle arasındaki mesafeyi kapatmasına aracılık etmeyi de gerektirir. Hoşa gitmeyen sözlerin karşılığının linç olduğu bir siyasal iklimde, siyasetçinin görevi bu iklimin sınırlarına razı olmak değil, o sınırları zorlamak olmalı. Janset bunu çok iyi ifade ediyor.
Janset’in anlattıkları, siyasal cesaret meselesinin de ötesine geçiyor. genel olarak LGBTİ+ların ve transların gözaltı süreçlerinde çıplak aramaya maruz bırakılmalarından, bedenlerinin kolluk tarafından cinsel bir nesne gibi muamele görmesinden söz etti. Bunun nasıl bir hukuksuzluk, nasıl onur kırıcı bir şey ve nasıl bir çifte standart olduğundan...
Bir ülkede bir bakanın, milyarlarca lirayı haksız şekilde kendi hesabına geçirdiği iddialarıyla gündeme gelmesinden sonra gördüğü özenli muamele ya da sorgulanma ile kendi hakları için mücadele eden LGBTİ+’ların bedenlerinin gözaltında bu tür muamelelere maruz bırakılması arasında insanın zihnine takılan bir adaletsizlik var. Janset’in isyanı da buna. Öyle ya kimin lokmasına göz dikti onlar? Kimin hakkını yediler? Kendi hayatlarını yaşamaya, kendi haklarını savunmaya çalışırken neden bedenleri bu kadar kolay bir hedef haline getirilebiliyor?
Üstelik bunu yalnızca kendisine yapıldığı için dile getirmediğini özellikle vurguladı. İlkesel bir meseleydi bu. Kimseye yapılmaması gerekiyordu. Siyasetin de buna karşı çıkması gerekiyordu.
Janset’in cezaevlerindeki transların ve travestilerin koşullarına ilişkin söyledikleri de aynı yerden besleniyor. Cezaevinde çalışan insanların sorunlarından da söz etti. Bu insanların nasıl kötü koşullarda çalıştığını, ne kadar düşük ücretlerle hayatlarını sürdürmeye çalıştıklarını, onların da kendilerine özgü "kapatılmış gibi" bir yaşam dünyası bulunduğunu anlattı. Meclis Cezaevi İnceleme komisyonlarının bile çalışanların koşullarından haberdar olmayabildiğine dikkat çekti.
Bir LGBTİ+ tutuklunun, kendisini ziyarete gelen siyasetçiye öncelikle cezaevi çalışanlarının sorunlarını anlatması… Üstelik bunu kişisel bir yakınma olarak değil, politik bir itiraz olarak yapması…
Çok kıymetli...
Çünkü burada yalnızca bir duyarlılıktan değil, politik bakışın kapsamından söz ediyoruz. Kendi maruz bırakıldığı haksızlığı anlatırken bile başkasının hayatını görebilmek, kendi uğradığı muameleyi merkeze koyup dünyanın geri kalanını dışarıda bırakmamak… Bu, kolayca edinilen bir yetenek değil.
Ben de Çiğdem Mater’in cezaevinde yazdıklarından, yakınlarda çıkan Tuhaf, Saçma, Neyse… kitabında topladığı bu yazılarda, infaz koruma memurlarının ve diğer çalışanların koşullarına ilişkin değerlendirmelerinden söz ettim. Cezaevinin içindeki hayat, tutuklularla sınırlı değil. Orada çalışanların da kendi sorunları, geçim sıkıntıları, çalışma koşulları var. Bunları birbirine karşı konumlandırmadan, herkesin hakkını gözeten bir yerden konuşabilmek gerekiyor.
Biraz arkadaşlarından konuştuk. Umut’un hücreden çıkarılıp koğuşa alındığını da ilk Janset’ten öğrendim sanıyorum. Umut’un tek başına tutulması herkesi endişelendiriyordu. Koğuşa alınmış olması çok kişiyi rahatlatacak.
Janset’in söyledikleri, ziyaretin geri kalanına da eşlik etti. Çünkü gün boyunca karşılaştığım şey, her birinin kendi hikâyesinden çok daha geniş bir toplumsal alanı görünür kılma ısrarıydı.
Metin’le görüşmemiz daha farklı bir ruh hâlinde geçti
Herkesin tahmin ettiğinden daha iyi durumda olduklarını, cezaevi personelinin kendilerine iyi davrandığını anlattı. Elbette cezaevindeydiler, bunu romantikleştirecek değildi. Burası gül bahçesi değildi. Ama kendi koşullarının kadın cezaevine göre çok çok iyi olduğunu, kadınların kaldığı tarafta çok daha ağır bir kalabalık bulunduğunu söyledi. Yirmi dört kişilik koğuşlarda kırk kişinin kaldığını anlattı.
Burada personelin iyi davrandığını, koşulların elbette özgür yaşam koşulları olmadığını ama insanın mümkün olduğunca iyi olanı da görebilmesi gerektiğini söyledi.
İnsan etkileniyor. İçinde bulunulan koşulların ağırlığını inkâr etmeden, her şeyi tek bir karanlık anlatıya teslim etmemek… İnsanın elinde kalan iyi şeyleri de görebilmesi. Bir direnme biçimi bu.
Tansiyon ilacıyla ilgili aklına takılan bir doz meselesi vardı. Birlikte üzerinde düşündük. Ben de düzenli kullandığım başka bir ilaçtan söz ettim. Oradan akıl yürüterek "doz ayarlaması" yaptık :) Esasen basit bir soruydu. Gündelik hayatın küçük ayrıntıları içinde, insanın bir başka insanla kurduğu o tanıdık ilişki… Bazı eksikliklerden bahsetti. Hatırlayabildiğim kadarıyla, kalorifer yanmıyordu ve televizyon yoktu ama bunların halledileceğini umuyordu.
Metin’in yanından ayrılırken, yaşadığı durumu olduğundan hafif gösterdiğini düşünmedim. Daha çok, hayatın bütünüyle elinden alınmasına izin vermeyen bir tutum gördüm onda. Cezaevinde olmakla insanın dünyasının bütünüyle cezaevinden ibaret hâle gelmesi aynı şey değil. İnsan, koşulların ağırlığına rağmen başka ihtimalleri düşünmeye devam edebiliyor.
Baran’la epey güldük
Bu cümleyi özellikle yazmak istiyorum. Çünkü cezaevinde bulunanlar hakkında konuşurken, onların yalnızca mağduriyetlerinden, dosyalarından ve maruz bırakıldıkları işlemlerden söz etmek, farkında olmadan onları tek bir mağdur kimliğine indirgemek anlamına gelebiliyor. Oysa Baran’la görüştüğümde kahkaha da vardı, mizah da gündelik hayatın bütün o tanıdık ayrıntıları da.
Daha çok koğuş arkadaşlarından konuştuk. LGBTİ+ tutukluların birlikte kaldığı koğuşun düzenini, odalardaki hayatı anlattı. Yerleşim düzeninin ayrıntılarını tam olarak anlamış olmayabilirim ama aralarındaki ilişkilerin nasıl bir gündelik müzakere alanı yarattığını gayet iyi anladım.
Birlikte kaldığı iki arkadaşı pek anlaşamıyormuş. Biri yaşça daha büyük, diğeri genç. Baran da ikisinin arasında kalmış. Koğuşta bir tür çatışma çözme işi üstlenmiş kendiliğinden. "Kofi Annan olduk burada" dedi. Orada adeta çatışma çözümü alanında uzmanlaşmakta olduğunu söyledi. “Mesai yapıyorum,” diye espri yaptı.
Koğuşun içinde bir tür arabulucuya dönüşmek…
Dışarıda kim bilir hangi meselelerle uğraşırken, içeride bir de iki insanın anlaşmazlığını çözmeye çalışmak. Baran’ın anlattığı, cezaevi hayatının tuhaflığını da gösteriyordu: İnsanlar özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları bir yerde, yine de birlikte yaşamanın yollarını bulmak zorundalar. Küçük gerilimler, anlaşmazlıklar, büyük kavgalar, fakat aynı zamanda şakalar ve uzlaşmalar, gündelik hayatın bir parçası olmaya devam ediyor.
Televizyonda izlediği dizilerden, ailesinden, memleketinden söz ettik.
Baran’la görüşmemizden geriye kahkahalar kaldı. Bir de insanın en sınırlı koşullarda bile hayatı yeniden örgütleme çabası.
Umut’u gördüğümde, hücrede tek başına kalma meselesinin sona ermiş olmasının verdiği rahatlık hissediliyordu.
Kimsenin merak etmemesini, iyi olduklarını söyledi. Böyle bir deneyim yaşamadan, hücrede tek başına geçirilen gecelerin ne anlama geldiğini tam olarak bilemeyeceğimizi anlattı. Gecelerce hücrede kaldığını, bir biçimde dayanabildiğini, bunun kendisine güç verdiğini söyledi.
İnsanın kendi dayanıklılığını ancak zorunlu kaldığında keşfetmesi, üzerinde durulması gereken bir şey. Bir yandan insanın kendinde bulduğu güce hayranlık duyuyorsunuz, diğer yandan bu gücün böyle bir deneyimin içinden geçerek ortaya çıkmak zorunda kalmasına itiraz ediyorsunuz.
Umut’un anlattıklarını dinlerken, arkadaşlarının onun için duyduğu endişeyi de düşündüm. Birinin hücrede tek başına tutulması, yalnızca onun başına gelen bir şey olarak kalmıyor. Diğerlerinin gündemine, kaygısına, birbirlerine ilişkin sorumluluk duygusuna da yerleşiyor.
Dayanışma bazen büyük sözlerden ibaret değil. Bir arkadaşının nerede olduğunu, nasıl olduğunu bilmek; onun için endişelenmek, hücreden çıkmış olmasına sevinmek de dayanışmanın kendisi.
Tuğba tam bir gazeteci
Hızla anlatmaya başladı. Kaldığı koğuşun koşullarını, kalabalığı, tuvaletlerin önünde yatmak zorunda kalan insanları, mahremiyetin neredeyse ortadan kalktığı gündelik hayatı…
Yirmi dört kişilik bir koğuşta kırk kişinin kalmasından söz etti. Tuvalet kapısının kapanmaması, insanların tuvalet önünde uyumak zorunda kalması, en temel ihtiyaçların bile mahremiyet içinde karşılanamaması… Bunlar yalnızca fiziksel yetersizlikler değil. İnsanların birbirleriyle ve kendileriyle kurdukları ilişkiyi de dönüştüren koşullar.
Tuğba, tutuklanmasına hâlâ şaşırıyordu. Kaos GL’nin Instagram hesabıyla ilişkilendirilmesinden, orayı yönettiği yönündeki suçlamadan ve kendisine yöneltilen iddialardan söz etti. İddiaları destekleyen bir tespit tutanağı ya da belge bulunmadığını söyledi.
“Ben sonuçta aktivist değilim; yaklaşım olarak aktivistle gazeteciyi ayırt ediyorum,” dedi. Kendini bir gazeteci olarak tanımlıyordu. Ahlak büro operasyonu kapsamında gözaltına alınmasının, kapısı çalındığında yaşadığı şokun üzerinde durdu.
Burada gazetecilikle aktivizm arasındaki ayrım üzerine bir tartışmaya girmek istemiyorum. Ama bir gazetecinin kendi mesleki konumunu nasıl tarif ettiği önemli tabii ki. Bir insanın kimliği, ilişkileri ya da dayanışma gösterdiği çevreler üzerinden kurulan fiktif bir anlatının, somut iddiaların ve kanıtların yerini almasına izin verilmemeli.
Tuğba’nın anlattıkları da kısa sürede kendi dosyasının dışına taştı. Birlikte kaldığı insanların hikâyelerini anlatmaya başladı. Özellikle uyuşturucuyla ilgili dosyalar kapsamında tutuklananların durumundan, gündelik hayatın ne kadar güçleştiğinden söz etti.
Bir örnek verdi: Dışarıda sokakta dilencilik yaparak geçinen bir yakınının kendisine küçücük paralar gönderdiği bir tutukludan bahsetti. Sokaktaki dilenci cezaevindeki bir hayatı destekliyor... İnsanların kantinden en temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlandıklarını anlattı.
Bu hikâyede insanın aklında kalan, yalnızca yoksulluğun kendisi değil tabii, yoksulluğun cezaevinde nasıl daha ağır bir bağımlılık ilişkisine dönüştüğü. Dışarıda geçim sıkıntısı çeken bir insanın içerideki yakınına para göndermeye çalışması, iki ayrı hayatın aynı yoksunluk içinde birbirine tutunması demek.
Tuğba, gazeteci merakını ve dikkatini daha da keskinleştiren bir cezaevi deneyimi yaşıyor bence. Kendi başına gelenleri anlatırken başkalarının yaşadıklarını da kaydediyor, ayrıntıları görünür kılmaya çalışıyor.
Tabii ki uzun uzun barış sürecini konuştuk. "Kürtler ne yapacak?" böyle bir sorusu var. Merakını da kaygılarını da bir ölçüde giderdiğimi sandığım şekilde bu konudaki düşüncelerimi paylaştım.
Cezaevindeki tuhaf hukuktan, uygulamalardan söz etti. Anlattığına göre, ortak alanda çıkan bir kavgada bir kişi cezalandırıldığında, aynı odada kalan ve olayla ilgisi olmayan başka bir kişi de kilit altında tutulabiliyor. Buna itiraz ettiğinde koridorda yatmak zorunda kalabildiğini, bu durumda kendi tuvalet ve banyosuna erişiminin zorlaştığını söyledi. Avluya çıkma imkanının da bu tür durumlarda sınırlanabildiğini anlattı.
Eğer anlatılan uygulama bu şekilde işliyorsa, burada yalnızca kötü koşullardan değil, cezanın kişiselliği ilkesini de ilgilendiren bir sorundan söz ediyoruz. Bir kişinin eylemi ya da kendisine yöneltilen suçlama nedeniyle, olayla ilgisi olmayan başka bir kişinin de aynı yaptırıma maruz kalması kabul edilemez. Bunun başka bir yolu, bir çözümü çok rahat bulunabilir.
Tuğba kendi başına gelenleri elbette bir kenara bırakıyor değil konuşurken, ama kendi deneyiminin içinden başkalarının hayatına da bakabiliyor. Gazetecilik de biraz böyle bir şey değil mi? Kendi bulunduğunuz yerin sınırlarını aşmak, başkasının deneyiminde görünmeyeni görebilmek, tekil bir hikâyenin içinden daha geniş bir toplumsal ilişkiyi okuyabilmek.
Nedime’yi daha önce, Meclis'te ziyaret ettiğinde tanımıştım
LGBTİ+ aileleri olarak gelmişlerdi o zaman. Bir LGBTİ+ annesi. Bir dayanışmacı. LGBTİ+ örgütlerinin kurullarında yer aldığı için bu operasyon kapsamında tutuklandı o da.
Onunla adli koğuşların koşullarını, olanaksızlıkları, gündelik hayatın güçlüklerini konuştuk. Sonra bana hiç beklemediğim bir şey anlattı.
Cezaevinde birlikte kaldığı kişilerden biri, Nedime’den “Sevilay Hoca” Adını duyunca dikkat kesilmiş. “Sevilay Hoca benim de hocamdır, Siyasal’dan,” demiş. Belki hatırlayabileceğimi düşünerek adını da söylemiş. Uyuşturucu ve fuhuş operasyonu kapsamında tutuklu bir genç kadın.
Şaşırdım.
Üniversitede yirmi küsur yıl kesintisiz çalışınca, eski öğrencilerle hayatın beklenmedik yerlerinde karşılaşmak olağan hâle geliyor. Türkiye’de farklı şehirlerde, sokaklarda, toplantılarda, eylemlerde eski öğrencilerime rastlamam şaşırtıcı değil. İki yıl önce Bangkok’ta bile, İlerici Enternasyonel’in bir toplantısı için gittiğimde, daha uçaktan inip pasaport kontrolüne ilerlerken bir öğrencimle karşılaşmıştım. Ya da tam tersi dönüşte mi karşılaşmıştım? Neyse. Sonuçta Bangkok'ta bile bir öğrencimle yolum kesişmişti.
Ama bir cezaevinde, üstelik fuhuş ve uyuşturucu operasyonu kapsamında tutuklananlar arasında eski bir öğrencimin olabileceğini hiç düşünmemiştim. Zaten şu ünlü bazı isimlerin filan toplanıp içeri tıkıldığı bir operasyon esnasında tutuklanmış, tamamen yanlış zamanda yanlış yerde olmakla ilişkili bir durummuş. Nedime uyuşturucuyla filan hiçbir işi yok dedi, net bir dille. Ki olabilirdi de hayat...
Selamımı gönderdim. Umarım hakkındaki iddialar kısa sürede açıklığa kavuşur ve suçla ilişkisiz olduğu ortaya çıkar.
Bu karşılaşma bana, bir insanın hayatının ne kadar beklenmedik biçimlerde kesintiye uğrayabildiğini yeniden düşündürdü. Basitçe bir olay anında o mekânda bulunmak, bir çevreyle ilişkilendirilmek, politik ya da toplumsal bir alanda varlık göstermek... Bunların her birinin bedeli, hiç öngörmediğiniz bir anda çok ağırlaşabiliyor.
Nedime’yle uzun uzun konuştuk. Koşulları, hikâyeleri, insanların başına gelenleri… Cezaevinde ne kadar çok hikâyenin biriktiğini bir kez daha gördüm.
Yaşından dolayı kendisine dikkatli davranıldığını söyledi. Ama adli koğuşlarda kalmanın güçlüklerini o da anlattı. Kendi koşullarını anlatırken bile başka insanların hayatlarını gözeten bir yerden konuşuyordu.
Bugün karşılaştığım insanlarda tekrar tekrar gördüğüm şey buydu: Kendi başlarına geleni anlatmakla yetinmemek.
Burçin, benimle aynı fakülteden, barış imzacısı genç bir arkadaşım
O da yine LGBTİ+ örgütlerinin kurullarında yer aldığı, onların hak mücadelesinde birlikte çalıştığı ve dayanıştığı için tutuklu bugün. Onunla görüşmeye tanışıklığımızın verdiği yakınlıkla başladık. Kızını tanıdığım için önce onu, nasıl olduğunu, neler yaptığını konuştuk. Arkadaşlarının dayanışmasından söz etti. Çoğunu yakından tanıdığım arkadaşlarının, yokluğunda kızıyla nasıl ilgilendiklerini anlattı tek tek.
Sonra cezaevi hayatına geldi konu.
En zor şeyin bir an bir dakika bile sessizliğin olmaması olduğunu söylüyordu. Sürekli gürültü, ses, kavga ve küfür. İnsanın zihnini dinlendirebileceği, bir an olsun kendi içine çekilebileceği bir sessizliğin yokluğu. Adli suçluların koğuşları her yerde böyle anlaşılan. Kalabalık olmak ve olanaksızlık...
Küfür literatürüyle tanışmaktan söz etti o da. İstemeseniz de hayatınız boyunca belki hiç karşılaşmadığınız bir dilin içinde yaşamaya başlıyorsunuz. Gürültü yalnızca kulaklarınızı değil, dikkatinizi, düşüncenizi, zihinsel alanınızı da işgal ediyor.
Bütün bunların içinde yine de okuyabildiğini, belli şeylere konsantre olabildiğini söyledi. Gazete istiyordu, gazeteler düzenli olarak geliyordu. Buna seviniyordu.
Burçin’in sosyal bilimci yanı da hemen kendini gösterdi. Konuşma, bir anda cezaevindeki gündelik hayatın maddi koşullarına, insanların temel ihtiyaçlarına, ekonomik eşitsizliklere uzandı.
İçme suyuna para ödemekten söz etti.
Bir insanın cezaevinde içebileceği temiz suya erişiminin parayla ilişkilendirilmesi nasıl açıklanabilir? İnsanlar ya musluk suyu içecek ya da kantinden su satın alacak. Oysa temiz içme suyuna erişim, insanın en temel ihtiyaçlarından biri. Uygun bir arıtma sistemi kurmak, bu ihtiyacı karşılamak için düşünülebilecek en basit çözümlerden.
Cezaevlerinin insanların en temel ihtiyaçları için bile hesap yapmak zorunda kaldıkları yerlere dönüşmesi, üzerinde durulması gereken bir mesele. Cezaevinde bulunmak, insanın temiz suya, hijyen malzemelerine ve sağlıklı beslenmeye erişiminin ekonomik gücüne bağlı hâle gelmesini meşrulaştırmaz.
Burçin, yemeklerin paralı olduğundan da söz etti. “Peki, parası yoksa ne oluyor?” diye sordum. Aç kalmadıklarını, ama hesaplarına para yatırıldığında yemek vs. giderlerinin bu paradan kesildiğini anlattı.
Cezaevi yoksulluğu diye bir şey var. Dışarıdaki yoksulluk, insanın özgürlüğü elinden alındığında ortadan kalkmıyor. Aksine, seçenekler azaldığı için daha ağır bir biçimde hissediliyor.
Kadınların paraları olmadığında ped, şampuan ve deterjan gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını söyledi. Elektrik için de ücret ödendiğini anlattı. Bir zamanlar bu konuyu bir AKP milletvekiline söylediğimde, “Cezaevinde elektrik ücreti mi alınır?” diye şaşırmıştı. Kendisine anlatmaya çalışmış ama bir türlü ikna edememiştim.
Bazen en sıradan görünen ayrıntılar, bir kurumun nasıl işlediğini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
Parası olmayan bir kadın ped alamadığında ne yapıyor? Temizlik malzemesi alamadığında nasıl yaşıyor? İnsanların temel ihtiyaçları neden ekonomik güçlerine bağlı olsun?
Burçin’in anlattığına göre, bu koşullarda kadınlar arasında başka türden bağımlılık ilişkileri de oluşabiliyor. Parası olanın işini yapan, çamaşırını yıkayan, ortak alan temizliğini üstlenen ya da onun yerine yemek almaya giden kadınlar olabiliyor. Temel ihtiyaçlarını karşılayamayanlar, bunlara erişebilmek için başkalarının işlerini üstlenmek zorunda kalabiliyor.
Burada yoksulluk, yalnızca bir şey satın alamamak anlamına gelmiyor. İnsanlar arasındaki güç ilişkilerini de dönüştürüyor; birinin ihtiyacını, diğerinin emeğine ve iradesine bağımlı hâle getirebiliyor.
Cezaevleri, insanların özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları yerler olabilir. Ama onların onurlarından, temel ihtiyaçlarından ve insan olarak sahip oldukları haklardan da yoksun bırakılmaları gerektiği sonucu buradan çıkmaz.
Cezaevlerinin zulüm evlerine dönüşmesi gerekmiyor
Elbette cezaevi komisyonlarının önünde çok ağır meseleler var: Ağır hasta tutuklular, tedaviye erişemeyenler, tahliyeleri ertelenenler… Bunlarla uğraşmaları, bunları gündeme taşımaları gerekiyor. Fakat belki de tam da bu ağır meselelerin yoğunluğu içinde, gündelik hayatın içindeki başka hak ihlalleri yeterince görünür olamıyor.
Temiz su, hijyen malzemeleri, mahremiyet, kalabalık koğuşlar, yemek, elektrik, gürültü… Bunlar tali meseleler değil. İnsan hayatının kendisi.
Cezaevindeki hak ihlallerini yalnızca en ağır ve en görünür olanlarla sınırlı bir gündeme hapsetmemek gerekiyor. İnsan onuru, büyük hukuksuzlukların yanı sıra her gün tekrar eden küçük yoksunluklarda da aşınıyor.
Son olarak STGM’den Selin’le görüştüm.
O da yirmi dört kişilik bir koğuşta kırkı aşkın kişinin kaldığını anlattı. Yine kavga, yine küfür, yine bitmeyen bir gürültü… Bu kadar insanı, bu kadar sınırlı bir alana sıkıştırdığınızda ortaya çıkacak gerilimleri anlamak zor değil. Her biri ayrı hikâye, ayrı hayat, ayrı dünya. Ama hepsi aynı daracık alanda yaşamak zorunda.
Biraz kendi hayatından da söz ettik. Fakat onun dikkati de sık sık başkalarının sorunlarına, birlikte kaldığı insanların yaşadıklarına dönüyordu.
Ben gitmeden önce masaya su, kalem ve kâğıt konulmuştu. Selin suyu görünce görüşe gelen avukatlara böyle su verilmediğini söyledi.
Bir bardak su
Bazen bir insanın anlattığı koskoca hayatın içinden geriye bu kadar küçük bir ayrıntı kalıyor. Çünkü o ayrıntı, aslında küçük değil. İnsanların en temel ihtiyaçlarının bile bir cezalandırma düzeninde bir sorun hâline geldiğini anlatıyor.
Selin’le konuşurken bir kez daha fark ettim: Bu arkadaşlar kendi dertlerinin arasında ısrarla başkalarının dertlerine de yer açıyor. Kendilerine yapılanı anlatırken, birlikte yaşadıkları insanların koşullarını da düşünüyor. Bunun bir politik mahpusluk olduğu buradan bile anlaşılıyor.
Günün sonunda, Janset’in sözlerine yeniden dönmemin nedeni biraz da bu.
İçerideki bu insanlar, bir dakika bile yalnızca kendileriyle meşgul değiller. Başkalarının hayatlarını, yoksunluklarını, ilişkilerini, çıkmazlarını düşünüyorlar. Kendi başlarına gelenleri anlatırken başkalarının yaşadıklarını da görünür kılmaya çalışıyorlar.
Dışarıda, özgür olduğunu düşünenler, bazen kendi gündemlerinin dışına çıkmakta ne kadar zorlanıyor.
Dayanışmanın hiyerarşisi olmaz
Bugün Sincan’dan çıkarken düşündüğüm meselelerden biri de buydu: Hak mücadelelerini birbirine karşı konumlandırma alışkanlığımız.
“Neden onunla ilgilenmedin de bununla ilgilendin?” sorusu, dayanışmayı bir tür hesap cetveline dönüştürüyor. Bir yerde bulunmuşsanız, başka bir yerde neden bulunmadığınız soruluyor. Bir mücadeleye ses vermişseniz, başka bir mücadeleye ne kadar ses verdiğiniz ölçülüyor.
Oysa insan aynı hafta içinde 10 Ekim anmalarında da olabilir, Diyarbakır’daki başka bir eylemde de bulunabilir, LGBTİ+’ları ve onlarla dayanıştığı için tutuklu dostlarını görmek için cezaevi ziyaretinde de. Bir yerde bulunmak, başka bir yerde bulunmamış olmanın kanıtı değildir. Bir mücadeleye omuz vermek, diğerinden vazgeçmek anlamına gelmez.
Üstelik siyasal ve toplumsal hayatın farklı alanlarında yıllardır emek veren insanların, belirli bir alanda görünür olmadıklarında bütün diğer emeklerinin de yok sayılması gibi bir sorun var. LGBTİ+’larla dayanışma alanına geldiğinizde, başka mücadelelerde yıllardır verdiğiniz emeğin görünmezleşebildiğini hissediyorsunuz.
Bunu bir şikâyet olarak söylemiyorum. Bir hak mücadelesini diğerinin karşısına dikmenin ne kadar sorunlu olduğunu anlatmak için söylüyorum.
Dayanışmanın bir hiyerarşisi olamaz. İnsan haklarını savunmanın, hangi hak ihlalinin daha önemli olduğuna ilişkin bir yarışa dönüşmesi, en sonunda herkesin elini zayıflatır.
Bir insanın birden fazla derdi olabilir. Birden fazla adaletsizliğe karşı çıkabilir. Birden fazla hayatın yanında durabilir. Zaten dayanışma, birbirine benzemeyen insanların birbirlerinin hayatları için sorumluluk üstlenebilmesidir.
Bugün Janset’i, Umut’u, Metin’i, Baran’ı, Tuğba’yı, Nedime’yi, Burçin’i ve Selin’i dinlerken bunu düşündüm. Onlar da birbirinden elbette çok farklı. LGBTİ+’lar, hak savunucuları, dayanışma gösteren dernek yöneticileri…
LGBTİ+’lar hayatlarını kurabilmek, kendileri olabilmek, örgütlenebilmek, dayanışabilmek ve onurlu bir yaşam sürebilmek için zaten çok sayıda engelle karşılaşıyor. Bütün bunların içinde kendilerine bir yol açmaya çalışıyorlar.
Neden?
Neden bir kişinin varlığı sürekli bir tartışma konusu olsun? Neden kendi hayatını kurmaya çalışan bir topluluk, her fırsatta kendisini savunmak zorunda bırakılsın? Neden bir hak mücadelesinin karşısına başka bir hak mücadelesi dikilsin?
LGBTİ+’lar nefretin hedefi hâline getiriliyor. Oysa hayatlarına biraz yakından baktığınızda ne kadar çok şeyi aşmak zorunda kaldıklarını görüyorsunuz. Bütün bunlara rağmen örgütlenen, dayanışan, birbirine sahip çıkan ve onurlu bir hayatın yollarını arayan insanlarla karşılaşıyorsunuz.
Bugün ziyaret ettiğim sekiz arkadaşımın her birinde bunu gördüm. Kimi kızgındı, kimi umutluydu. Kimi şakalaşıyor, kimi başkalarının sorunlarını anlatıyor, kimi içinde bulunduğu koşulların iyi yanlarını görmeye çalışıyordu. Her biri başka bir yerden konuşuyordu. Ama hiçbiri yalnızca kendi hayatından ibaret değildi.
İçeride bile başkalarını düşünüyorlardı.
Aile kimin güvencesinde?
“Ailem Güvende” deniyor.
İnsan ister istemez soruyor: Aile gerçekten güvende mi? Bir ülkenin kaynaklarını tüketen, insanların hayatlarını yoksullaştıran, temel haklarını gasp eden politikalar karşısında aileler ne kadar güvende olabilir? İnsanların yaşamlarını kurma olanakları daralırken, bir kesimin varlığı sürekli hedef gösterilirken kim güvende olabilir?
Aileyi güvende tutmak, aileyi oluşturan insanların haklarını korumakla mümkündür. İnsanların bedenlerine, kimliklerine, hayatlarına ve özgürlüklerine saygı duymakla mümkündür. Bir topluluğu düşmanlaştırarak başka bir topluluğu koruduğunuzu iddia edemezsiniz.
Bugün cezaevinde karşılaştığım insanların gösterdiği duyarlılığı, onları yönetenlerin de gösterebilmesini isterdim. Başkalarının yoksunluklarını, ihtiyaçlarını ve haklarını bu insanlar kadar dert edinebilen bir siyaset… Kendi başına gelen haksızlığın ötesine bakabilen, başka insanların hayatlarını da gözeten bir siyaset…
İnsan gerçekten, keşke bu ülkeyi böyle insanlar yönetiyor olsaydı, diye düşünüyor.
Cezaevleri başka bir dünya değil. Bizim dünyamızın içindeki bir dünya. Orada yaşananlar bizim dışımızda gerçekleşmiyor. Oradaki insanların ihtiyaçları, sorunları, hakları bizim sorumluluk alanımızın dışında değil.
Cezaevlerinin kapılarını sessiz bırakmamak gerekiyor. Oradaki insanları, yaşadıkları koşulları, sorunlarını ve umutlarını unutmamak gerekiyor. Ziyaretleri sürdürmek, onların sesini dışarıya taşımak, temel haklarını savunmak gerekiyor.
Ama belki bundan da önce, insanların yaşadıklarını öğrenmek için onların tutuklanmasını beklememek gerekiyor.
LGBTİ+’larla dayanışmak için onların tutuklanmasını beklememeli. Çıplak aramayı, mahremiyetin yokluğunu, kalabalık koğuşları, temiz suya erişim sorununu ve cezaevi yoksulluğunu öğrenmek için insanların bunları cezaevinde bize anlatmasını beklememeli...
Bunları zaten biliyor olmamız gerekir.
Janset’in politik cesaret çağrısı da biraz burada anlam kazanıyor. İnsanların başına geleni, yalnızca kendimiz için bir bedel ödemeyeceğimiz zamanlarda savunmak değil, doğru olanı, doğru olduğu için savunmak. Dayanışmayı başkalarının hayatlarına duyduğumuz ilginin ötesine taşıyıp siyasal sorumluluğumuzun bir parçası hâline getirmek.
Bugün Sincan’dan ayrılırken yanımda sekiz insanın hikâyesini taşıdım. Ama yalnızca onların hikâyelerini değil, onların birbirlerine ve başkalarına bakma biçimlerini de.
Umutlarını. Mizahlarını. Öfkelerini. Birbirleri için duydukları kaygıyı. Kendi sorunlarının arasında başka insanların sorunlarını görebilme yetilerini.
Bu umuda sahip çıkmak gerekiyor. Bu mücadelelere sahip çıkmak gerekiyor. Hiçbir hak mücadelesini diğerinin karşısına dikmemek gerekiyor.
Nefret etmeyin. Gerçekten, nefret etmeyin.
Linç edileceksek linç edilelim. Birbirimizin haklarını savunmaktan, birbirimizin hayatlarına sahip çıkmaktan, kimsenin yalnız bırakılmadığı bir dünya için mücadele etmekten vazgeçmeyelim.
Linçse linç...
(SÇ/Mİ)







