Geçtiğimiz hafta sonu TODAP, İzmir’de IX. Eleştirel Psikoloji Sempozyumu’nu düzenledi. Her bir oturumu çok kıymetliydi. Ama bu yazı, yalnızca bir oturumda yaşadığım deneyime dair.
Bir önceki oturuma girdiğimde konuşmacıların isimlerini görünce hiç oturmadan kalktım ve kulaklık almaya yönelmiştim. Bir sonraki oturumun başlığını bilmiyordum. Anadiliyle ilgili olduğunu o an duydum. Salona girdim, konuşmacıların isimlerini okudum: Siyabend, Derya, Azad… Oturdum. Dümdüz oturdum. Sonra bir arkadaşım sordu: “Kürtçe anlıyor musun?” “Yok,” dedim. “Kulaklık al o zaman.”
Bu eylem saniyeler içinde gerçekleşemedi. Bünyem biraz reddetti. Kürtçe anlamadığımı söylemeyi içine sindiremediği için mi, Kürtçe için kulaklık almayı yabancı bulduğu için mi, bilmiyorum. Ama en nihayetinde kulaklığı alıp geldim.
Program başladı. Sahnedeki sunumda Kürtçe ifadeler vardı aslında. Salona ilk girdiğimde isimlerle beraber görmüştüm. İngilizce konuşulan bir oturumda kulaklık almak bana ne kadar doğal gelirdi? İngilizce bana uzak bir dilken Kürtçeyi bana yakın gösteren neydi? Bu dile yakın olmam mı, yoksa onu var bile saymamam mı?
Ara ara başımı kaldırıp salona bakıyordum. İnsanların dinleme deneyimlerini de izliyordum. İlk defa bir salondaki katılımcıların bu kadar yoğun biçimde kulaklık taktığını görüyordum. İngilizce bir oturum olsaydı bu kadar çok kulaklık olur muydu?
Bize en yakın dillerden biri nasıl oluyor da en uzak dillerden biri hâline geliyor? Dibimizde olduğu, hayatımızın içinde olduğu için mi yok sayabiliyoruz onu? Bir dilin varlığını bilmekle onunla karşılaşmak, onu duymakla onu anlayabilmek arasındaki mesafe nasıl bu kadar açılıyor?
Konuşmaların içeriğine dair notlar aldım, durmadan aldım ama beni asıl sarsan, konuşmanın tamamen Kürtçe olmasıydı. Anadilinden bahsediyorlardı; kendi anadillerinde konuşacaklardı tabii ki. Tabii ki mi? Bu bir kazanım. Ne zor bir kazanım.
Bunun bir kazanım olmasından utandım. Çünkü ben kendi anadilimde konuşabilmek için hiç mücadele vermedim. Anadilimi saklamam gerekmedi. Anadilimde konuşabildiğini bildiğim öğretmenim, bilmediğim bir dilde bana günaydın demedi. Karşımda, bütün bunların içinden geçerek kazanılmış bir hak vardı: İnsanlar kendi anadillerinde sunum yapıyor, üstelik anadilinin ruh sağlığı açısından önemini anlatıyorlardı. Bu önemi anlamak için tezlerin yazılması bir mücadelenin verilmesi zorunlu muydu? Hâlâ zorunlu.
Aradaki farkın ağırlığı öyle belirginleşti ki konuşmayı, Kürtçe de bilen bir Kürt arkadaşımla WhatsApp üzerinden paylaşarak takip ettim. Birbirimizle bu konuları çok konuştuğumuz, bazen konuşamadığımız; bir tür hakikat yarası olarak benliğimizde taşıdığımız şeyleri bazen utançla, bazen suçlulukla birbirimize gösterdiğimiz bir arkadaşım. Konuşmacıları dinlerken ona neler konuşulduğunu, çevirinin nasıl ilerlediğini anlatıyordum. Arada Kürtçe videolar gönderiyordum. Kulaklıklar özellikle dikkatini çekiyordu. Çünkü onun için de önemli olan yalnızca konuşmanın içeriği değil, konuşulma biçimiydi. Konuşamadığımız ve duygulandığımız bir eylemdi bu.
Henüz eşit değiliz.
Oturumda insanın yalnızca tarihe bağlanarak anlaşılamayacağını, ama tarihten kopuk da ele alınamayacağını konuştular. Bir insanı klinikte değerlendirirken hikâyesini bilmek gerektiğini; bu hikâyenin özgürce anlatılabilmesi için dilsel ve politik koşulların önemini anlattılar. Travmanın kuşaklar arasında nasıl taşınabildiğinden, bazen anlatılarak bazen de sessizlikle aktarıldığından söz ettiler.
Bir insanın kendini hangi dilde ifade edebildiği, ruh sağlığı hizmetinin de bir parçasıydı. Kişinin hikâyesini özgürce anlatabileceği koşullar yoksa o hikâyeyi nasıl duyacaktık?
Yine sempozyumun bir başka oturumunda, Kürtçe çalışan psikologların kendi dillerinde bilgi üretebilecekleri bir örgütlenme kurma çabasını dinledim. Kendi dilinde konuşabilmek, yalnızca gündelik bir iletişim ihtiyacı değildi. Bilgi üretmek, mesleğini yapmak, kendi deneyimini kendi sözcükleriyle aktarabilmekti. Bunun için gereken imkânlar henüz yoktu. Aslında bu oturumların kendisi de bu imkânı kurmaya dönük bir karşılaşmaydı.
Soru-cevap aşamasında da dikkatim hâlâ konuşabilme ve konuşamama eylemlerimizin üzerindeydi. Bir yanım teşekkür etmek istedi. Bir yanım, “Türkçe zaten yeterince alan kaplıyor,” dedi ve sustu. Soru sormak için el kaldıranlardan biri Türkçe konuştu. Konuşma sırasında çeviri ihtiyacıyla ilgili bir soru gündeme geldi. Konuşmacılar Türkçe anladıklarını söylediler. Gülüşme oldu. Onlar Türkçe anlıyorlardı zaten. Biz Kürtçe anlamıyorduk. Anlamama özgürlüğümüz vardı. Belki de tam bu nedenle, anadili yoksunluğunun nasıl bir şiddet olduğunu kavramakta zorlanıyorduk. Bir dili anlamak zorunda olmamakla bir dilin anlaşılabileceği koşullara sahip olmamak arasındaki farkı düşündüm.
Türkçe konuşulan sorular Kürtçeye çevrilmedi. Çünkü bütün salonun ortak dili Türkçeydi. Anlamak için çeviriye ihtiyaç yoktu. Yine de çevrilmelerini istedim. Kürtçesini de duymak istedim. Salonda o dilin daha fazla yer kaplamasını, yalnızca anlaşılmak için değil, var olmak için de duyulmasını istedim. Çünkü bir dilin var olmasına alan bırakmayacak kadar geniş bir alana yayılan dil, birbirimizi anlamamızı da sağlamamıştı. Birbirimizle iletişim kuruyorduk. Ama bu iletişimde birbirimizin acısını, yoksunluğunu ve sevincini anlama imkânımız yeterince aşikâr değildi.
Son değerlendirme oturumunda konuşmacılara iki dakikalık süre verildi. Bir arkadaş bir dakika Kürtçe, bir dakika Türkçe konuştu. İçimden, “Aslında iki dakika Kürtçe, iki dakika Türkçe konuşmalıydı,” diye geçirdim. Ama bir dakika Kürtçe, bir dakika Türkçe konuşabilmek bile yeniydi. Eşitliğe henüz çok vardı.
Bir dilin konuşulabilmesinin, o dilde bilgi üretilebilmesinin ve o dilin kamusal alanda yer bulabilmesinin ne kadar büyük bir mesele olduğunu yeniden düşündüm. Bunların bir ihtiyaç olarak kabul edilmesi bile başlı başına bir mücadeleydi. Belki de Türkçe konuşabilen insanların başka bir dile ihtiyaç duymayacağı varsayımı, Kürtçenin kamusal alanda yer bulamamasını bir sorun olarak algılanmasına engeldi.
Konuşmalar devam ederken bir görme engelli katılımcının, gösterilen şeylerin betimlenmesini istemesiyle dil meselesi arasında da bir bağ düşündüm. Bir ihtiyacın var olması yetmiyordu; o ihtiyacın fark edilmesi, kabul edilmesi ve karşılanması gerekiyordu. Bazen bir ihtiyacı dile getirmek için bile önce onun meşru bir ihtiyaç olduğunu göstermek zorunda kalıyorduk.
Oturumdan çıkarken aklımda yalnızca konuşulanlar yoktu. Bir dilin konuşulabildiği bir salonda bulunmanın bende yarattığı duygu da vardı. Konuşmacılara teşekkür etmek istemiştim. Ama teşekkür etmenin beni nasıl bir konuma yerleştireceğini de düşündüm. Birilerinin kendi dillerinde konuşabilmesine teşekkür etmek… Bunun neden bir teşekkür konusu olması gerektiğini de düşünmek gerekiyordu belki.
Bu oturumda Kürtçe konuşulması, kendi başına eşitlik demek değildi. Ama eşitliğe doğru kurulmuş bir alan, bir imkândı. Bir dilin yalnızca evde, yalnızca özel ilişkilerde, yalnızca anlaşılabildiği kadar var olabildiği bir dünyadan başka bir dünya kurma çabasıydı.
Belki de bu yüzden o kulaklığı almak birkaç saniyede gerçekleşmedi. Hangi dilin kendiliğinden anlaşılır, hangi dilin çevrilmeye ihtiyacı olduğu, hangi dilin çevrilmeye layık görüldüğünü; hangi dilin bilgi üretmeye, soru sormaya, cevap vermeye ve kamusal alanda yer tutmaya hakkı olduğunu da düşünmek gerekiyordu.
Kulaklığı aldım. Konuşmayı dinledim. Anlamadığım bir dilde konuşulanları, yalnızca anlamadığım için değil, o dilin orada konuşuluyor olmasının ne anlama geldiğini düşünerek takip ettim.
Ve hâlâ düşünüyorum: Anadillerinin özgür olmadığı bir yerde birlikte yaşam etiği geliştirmek, birbirimizi anlama ihtimalimizi mümkün kılmak mümkün mü? Kürtçenin o salonda konuşulmasını olağanüstü bir hamle gibi karşılayan bedenim ve zihnim, bana eşitsizliğin yalnızca kimin hangi dilde konuşabildiğinde değil, neyi olağan sayabildiğimizde de yaşadığını düşündürüyor.
*Bu deneyimime alan açanların birer adı var: Eleştirel Psikoloji Sempozyumu düzenleme kurulu ve emekçileri; oturumu Kürtçe yürütenler Ebru Akkoyun, Siyabend Aslan, Azad Dildar Günderici ve Derya Bozaslan; Kürtçe konuşan psikologların mesleki örgütlenmesine dair paylaşım yapan Şinda Barış ve Kürtçeden Türkçeye gönüllü olarak simültane çeviri yapan Münevver Arslan.
(EEA/NÖ)







