Dönüyorlar; allı pullu, kanlı canlı, morlu yeşilli, şarkılı türkülü dönüşlerden değil ama yine de bir dönüş bu. Açık kesin bir dönüş. Bahar dalına, güneş sofrasına dönebilirlerdi, bütün o hoşa giden şeylere, insanın anmaktan hoşlandığı şeylere, düğünlere, şenliklere dönebilirlerdi, özgürlük türküleri söylenirken. Böyle olmadı, olamadı, yine de döndüklerini yadsımak mümkün değil.
Sarı torba, operasyon, beyaz toros, ele geçirme, etkisiz hale getirme, imha etme sözcüklerinin temsil ettiği âlemin kimyasal silah dahil her türlü vahşeti uygulayarak katlettikleri, “terörist” yaftasıyla adsız ve yüzsüz bırakılanlar ana- baba ocağına dönüyor. Allı pullu şarkılı türkülü dönüşlerden değil ama yine de bir dönüş. Kimse inkâr edemez döndüklerini.
Döndükleri yerde okula gittiklerini, çocuklar ya da gençler ne yaparsa onu yaptıklarını ağaçlara tırmandıklarını, sokaklarda oynadıklarını, tarlada çalıştıklarını, uslu ya da yaramaz sessiz ya da neşeli çocuklar olduklarını hayal edebiliriz, onları hiç tanımasak da. “Bunu okutmayın, evlendirin,” diyenlere kötü kötü bakmışlardır, karşılıksız sevdalara, karşılıklı sevdalara tutulmuşlardır. Hiç sevdaya tutulmamışlardır. Anaları “küçüklükten vardı başka bir hal bunda,” demiştir sonradan komşularına. Bütün bunları hayal etmek mümkün. Çoğunun hayatından yoksulluğun eksik olmadığını da tahmin edebiliriz. Ancak kesin olan bir şey var. Hepsi doğdukları andan itibaren tarihin yükünü sırtlandılar ve hepsi sürdüğü haliyle katlanılmaz buldukları hayata nasıl yanıt verecekleri sorusuyla erkenden karşı karşıya kaldılar. Ne o tarihin, ne karşılaştıkları sorunun ne de verdikleri yanıtın yalnızca onları ilgilendirdiğini kimse iddia edemez.
Şimdi dönüyorlar, allı pullu, yeşilli morlu, şarkılı türkülü bir dönüş değil bu, ama yine de bir dönüş olduğu yadsınamaz.
Kurulan taziyelerin bize söylediği en somut şey, birilerinin ifade ettiği gibi ölümleriyle üstlerindeki hükmün kalkmış olduğu, artık günahsız sayıldıkları için değil, günah addedilen kısa ömürlerine sığdırdıkları bütün insanlıkla, bütün hükümleri onurla üstlenerek, isimleri, yüzleri, inançları, umutları ve düşleriyle döndükleri. Taziyeleri bir yas ritüelinden daha fazlası kılan bu. Kürt halkının ve barıştan yana olanların özgürlük mücadelesinde hayatlarını kaybedenleri sadece keder ve acıyla değil onurla, övünçle, gururla bağrına basması anlamına geliyor taziyeler. Ne diyeceğimizi bilemediğimizden Batı dediğimiz âlemde yankısı olmasa da dönemin en acı ve en anlamlı politik gelişmelerinden biri yaşanıyor.
Çerçevelenmiş fotoğraflarıyla dönenlerin yanlarında getirdikleri o çok kısa, o çok değerli hayatlarıyla bize taşıdıkları, bir hayatın nasıl yaşanabileceğine dair kadim insanlık bilgisi.
John Berger Che Guevera’nın ölü bedenini ve başındaki üniformalıları gösteren o bilinen fotoğraf için yazdığı makalede ( Emperyalizmin Sureti, Bir Fotoğrafı Anlamak, Metis Yayınları ) Guevera’nın ünlü “ölüm nereden gelirse gelsin” sözlerini anımsatarak şöyle diyor “ Guevera’nın önceden gördüğü ölümü dünyanın bu katlanılmaz koşullarını kabul ederse, kendi yaşamının ne kadar katlanılmaz olacağının ölçünü sunuyordu. Önceden gördüğü ölümü, dünyayı değiştirme zorunluluğunun da ölçüsü sunuyordu ona. Önceden gördüğü bu ölümün ona sağladığı yetkiyledir ki Guevera bir insana yakışan onurla yaşayabildi”
Fakat ölenlerin yaşamış olsalardı, hayatlarını, böylesine değerli hayatlarını, taşıdıkları insani potansiyeli dünyanın iyiliği için kullanabilecekleri de yadsınamaz. Bu yüzden, sağ geri dönecekler için uluslararası literatürde de kullanılan “rehabilitasyon” sözcüğü yerine onların insani-politik potansiyellerinin değerlendirilmesini sağlayacak “demokratik entegrasyon” kavramı önem kazanıyor.
Dönüyorlar. allı pullu, yeşilli morlu, şarkılı türkülü bir dönüş değil bu, ama yine de bir dönüş olduğu inkâr edilemez.
Fakat nereye buyur edelim onları? Nerede bağrımıza basalım, nerede konuşalım onlarla.
Taziyeler bir alanda, kimi zaman bir parkta, meydanda geçici süre için kuruluyor. Amed’deki Koşuyolu parkı dışında genellikle bilmediğim yerler. Fotoğraf ve haber videolarında beyaz bazen siyah örtülü masaların üstüne konmuş genç kadın ve erkeklerin çerçevelenmiş fotoğrafları, karanfiller, “kesk û sor û zer” adı verilen yeşil, sarı, kırmızı renkteki örtüler görülüyor. Bazen kadraja boş bir su şişesi giriyor, olanların hayat dediğimiz şeyle kesin ilgisini anımsatmak için. Ritüelde estetik kusura neden olmuyor, tam aksi bir etkisi var boş pet şişenin. Çerçevelenmiş fotoğrafların ardında aileler genellikle analar oturuyor. Ama bir gün ya da bir kaç gün sonra taziye alanından geriye iz kalmayacak.
Dönüyorlar, hiçbir dönüşe benzemiyor dönüşleri yine döndüklerini kimse yadsıyamaz.
Peki nereye buyur edelim onları?
Zihnim, taziye alanında fotoğraflarda ya da videolarda görülmeyen ıstırap verici hazırlığı, örtülerin serilmesini, fotoğrafların yerleştirilmesini sonra masaların ve örtülerin kaldırıldığı insanların yavaş yavaş boşaldığı alandan göğüslerini bastırmış oldukları çerçevelenmiş fotoğraflar ve şahadet belgeleriyle ayrılan anneleri de sokuyor ısrarla kadraja.
Sonra evlere gidilecek. Belki yemek yenilecek, televizyon izlenecek o çerçeveli fotoğraf ve şahadet belgesi ( kimi kez birden fazla ) evde şimdiden tüm doğallığıyla bir tür mabet ya da mezar konumu almış olan yere yerleşecek. Başka kimsenin ölmeyeceği umudu, sağ salim geri döneceklerin de olduğu umudu, günün birinde eşit, özgür yaşanabileceği umudu adaletin yerine gelebileceği umudu. Bunların hiçbiri ölene kadar çekilecek acıyı hafifletmeyecek.
İşte geçmişi ve geleceği de kapsayan bu koskoca zamanın yalıtılmış bir anını ya da anlarını gösteriyor fotoğraflar ve videolar bize.
Her şeyi toplayıp, bütün o emaneti toplayıp, sonsuza kadar saklayacağımız bir yer arıyorum bu yüzden. Bütün o örtüler ve masalarla birlikte, fotoğraflarla birlikte, hepsini içine alan ve devam eden zamanla birlikte yerleşebileceğimiz bir yer. Ama bulamıyorum.
Peki nereye buyur edelim onları? Nerede bağrımıza basalım, nerede konuşalım onlarla?
Bir halkın yok sayılmasına, anadilini konuşmak dahil en temel hakların gasp edilmiş, suç ilan edilmiş olmasına katlanamayan, kulağına daha doğduğunda Diyarbakır cezaevinin, Lice’nin yakılmış boşaltılmış köylerin yakınlarını alıp götüren ve geri getirmeyen beyaz Toros arabaların sayısız mezalimin öyküsü fısıldanan, işte bu yüzden bir çok gencin yapmak zorunda olmadığı bir seçimle karşı karşıya kalmış ve hayatlarını vermeyi seçmiş, çünkü hayatı o haliyle yaşamayı reddetmiş bu çocukları nerede bağrımıza basalım?
Dönüyorlar, morlu yeşilli, şarkılı türkülü dönüşlerden değil ama yine de bir dönüş bu. Ne var ki, çatışmasızlığa doğru yol alındığı söylenen ülkede pek az kişiyi ilgilendiriyor dönenler. Pek az kişinin haberi var henüz açıklanmayan isimlerden dolayı duyulan kalp çarpıntısından, henüz ismi açıklanmayanların ailelerinin, evlatlarının sağ kalmış olması ihtimalinden duyacağı sevinci gölgeleyen utançtan. Analara, ailelere, yoldaşlara Kürt halkına acılarını tek başlarına, sessizce yaşamaları söylenirken, kamu otoriteleri üst perdeden provokatif davranışlara yol açmamaktan ve sabırların sınanmamasından söz ederken, çerçeve yasalar “terörist” ifadesiyle lekelenirken, fotoğraflar indirilir, taziyelere katılanlar gözaltına alınırken ve “barışsever” insanlar olayı politik olarak anlamlandıramasa bile gözlerinden bir damlacık olsa yaş akıtmazken nereye buyur edelim şimdi onları!
Gözle görülemeyen, elle tutulamayan ama apaçık ortada olan duygusal uçurumun iktidarın başarıyla sürdürdüğü muhalefeti bölme stratejisine oluk oluk su akıttığı anlaşılamıyorsa nereye buyur edelim şimdi onları?
Entelektüel ve siyasi âlem, uzun mücadele tarihi boyunca ortaya çıkmış bütün insani değer ve birikimi, arzuyu, hayali, umudu, mümkün olabiliri, ihtimalleri, kadrajdan çıkarıp “Yenildiler, teslim olmasalardı katledileceklerdi, ifadesine daralıyor, elle tutulanın, gözle görülenin peşine düşüp bizi dünyada çırılçıplak bırakıyorsa, yalnız geçmişi değil hepimize ait olan geleceği de silikleştiriyorsa,
Kürtler, AKP ile anlaşacak düşkünlüğüyle, elli bin can, sayıları bilinemeyen faili meçhuller, üç milyon göç yakılan ve boşaltılan üç bin köy, onca zulüm onca baskı, işkence bir anda unutulup barış için mücadeleden vaz geçiliyorsa,
Bu ülkenin antifaşist mücadele hafızasından sol birikiminden, günceli atlamadan, kaçınılmaz olana sırtına dönmeden, diğer dinamikleri göz önüne alarak strateji üretmek silinip gitmişse, sadece kaygı duyuluyor ve her şey ortadayken yine de hiç bir şey bilinemiyorsa, galebe çalmak, mücadele etmek, müdahale etmek değil komplo teorileri üretmeye gönül indirilmişse,
Nereye buyur edelim şimdi onları!
Özgürlük hareketini ve Abdullah Öcalan’ı devletin argümanlarıyla itibarsızlaştırıp etkisizleştirerek Kürt ulusu savunuluyormuş gibi sermayeye, ticarete, yağmaya yol açılıyorsa, “sınıf- sınıf” denilerek çatışmanın şimdilik bittiği bölgelerde ortaya çıkan açık sınıf savaşı bile fark edilemiyorsa,
Kürt sorunu deyince ortada bir demokrasi kusuru değil, emek, bölüşüm, sınıf ilişkilerini de doğrudan kesen, el koyma, tahakküm mekanizmalarını, meşru ve meşru olmayan diye tanımlanan bildiğimiz devlet zorunun biçimlerini belirleyen bir yapısal sorun olduğu hâlâ anlaşılamıyorsa, zorunlu askerliklerini yaparken ölenler, sakatlananlar, ölen siviller, ülkeyi kuşatan şiddet ortamı, insani, toplumsal, ekonomik, ekolojik yıkım elli yıldır ne yaşamakta olduğumuzu, önümüzde zor, uzun ve karmaşık bir yol olsa da neyin çözüm yoluna girdiğini idrak etmemizi sağlamıyorsa,
Ölçüsüz, akla sığmaz zulme rağmen yıllardır özgürlük mücadelesinden vazgeçmeyen bir halkın iradesi, demokratik birikimi bir çırpıda fıtrattan sağ komplo teorilerine harcanıyorsa
Şimdi, nereye buyur edelim onları!
Dilimiz dünyayı dışarda bırakıyorsa, ağzımıza pelesenk ettiğimiz klişeler sistem denilen o kanlı endüstriyi yeniden üretip duruyorsa, kelimeler bizden kaçıyorsa,
Nereye buyur edelim onları? Nerede bağrımıza basalım, nerede konuşalım onlarla!
Bu yüzden şimdi artık yerinde olmayan Cizre’nin Cudi mahallesindeki yas evini düşünüyorum. Orada ömrüm oldukça oturmayı düşünmüştüm “hendekler dönemi”nde gittiğimde, bunu yapamasam da orayı yanıma almayı başardım, şimdi anlatması uzun. Baştan aşağı politik olan bu mekân, politik olanın nasıl insanca ve şifa verici olduğunu göstermişti bana.
Ama artık böyle bir yer yok. Şimdi nereye buyur edelim onları, nereye sığınalım geçmişi ve geleceği barındıran emanetimizle, bütün o denklerimizle, masalarımızla, örtülerimizle fotoğraflarımızla nereye gidelim.
İşte bu yüzden bir taş aldım elime, küçük, görünüşte hiçbir özelliği olmayan bir taş. Yeşilimsi grimsi, beyazımsı, denebilir ki hepsi. Denizden çıktığı için üstünde çentikler belki dalga ve kum izleri var. Ona yas taşı adını koydum. Avucuma alır almaz, istemsizce göğsüme bastırdım ki kendim de şaşırdım buna. Avucumdaki taşı defalarca göğsüme vurdum, meğer ne çok ihtiyacım varmış, vurunca anladım.
Taşım politik bir taş, tıpkı Cudi’deki yas evi gibi. Üstünde bir yüz olduğunu fark ettim sonra, Giocometti’nin heykellerinin ya da resimlerinin yüzüne benziyor, ince, uzun, keskin.
İsviçreli Heykeltıraş Giocometti ikinci dünya savaşı sırasında hiç heykel yapmamış, yaptıklarını yontup durmuş, sonunda işleri öyle bir incelmiş ki, hiç bir fazlalık kalmamış heykellerde. Giocometti’nin ince uzun figüratif heykelleri, bireysel ve kolektif travmanın bedendeki izlerinin en çarpıcı estetik ifadeleri olarak kabul ediliyor.
Benim taşımın üstünde de düşünceli ince, keskin ifadeli bir kadın yüzü görünüyor, kaybolacak kadar incelmiş ama kaybolmaya da niyetli değil.
Hayalim şu: Belki herkes kendine böyle bir taş edinir. Belki bir gün, onları bir araya getiririz. Düzensiz bir yığın, biraz eğri büğrü bir şey de olabilir ama önemi yok. Yine de bir anıt olarak kabul edebiliriz ortaya çıkanı, etrafına yerleşiriz güzelce. Buyur ederiz yoldaşlarımızı, evlatlarımızı, kız kardeşlerimizi, oğlan kardeşlerimizi. Hoş geldiniz sefalar getirdiniz deriz onlara. Hoş geldiniz bunca mezalimi katlanılmaz buldukları için ölümü göze alarak hayata yanıt verenler, Hoş geldiniz, hepimiz adına ölenler. Hoş geldiniz, Baş göz üstüne geldiniz.








