Gündemi her gün değişecek kadar kaotik bir ülkenin şair ve yazarlarına düşen ilk görev, herhalde kâğıttan sığınaklar üretip oraya sığınmak ve orada şiirden bir ülkeyi yeniden inşa etmektir.
Üstelik bunu yapacak ruhun aynı zamanda sözcüğün tesir tarihini bilmesi, şairi güçlü kılar. Şairin; kabuk tutmaz yaraların, yalnızlığa evrildiği sudan geçmesi daha da önemlisi şiiri, şuurla işleme cesaretini kendinde görmesi gerekir. Bunca baskıya karşı yine de yüreğin gücüyle bir direniş sergilemesi kolay değildir.
Şair Jana Med İnanç; Bir Frezya Terminali adlı ilk şiir kitabında yollara aşina ve çıplak ayaklarıyla adım atmaya cesaret ediyor. Şiirden bir ülkeye doğru bu ilk adımında yolu iyi bildiğini kanıtlıyor. Nasıl mı? Bir örnekle göstereyim: Münzevi şiirinde “pusulasını kaybeden kalplerin vicdanı, el pençe korku, ömürden çalınanların hükümsüzlüğü” gibi özgün metaforları bir şiire sıkıştırmayı başarabiliyor.
Ne yazdığını bilecek kadar uyanık bir bilincin şuurlu adımları, şairi sığınağından çıkartıp meydana çıkarmaktadır. Bu satırlar; meydana yürüyen bir şuurun, yüzümüze fırlattığı gerçekliği anlamak ve anlamlandırmak için yazıldı. Jana Med İnanç, biriktire biriktire her biri bir yaraya dönen satırların tutulamaz dizginlerini artık okura teslim ediyor. İlk şiir kitabı Bir Frezya Terminali ile şiirden ülkeye yolculuğunun ilk ayak izini bırakıyor bilincimize. Bir yürüyüşün ilk satırlarıdır bunlar. Dobra olduğu yerde yoldan çekilmemizi de emreden bir ilerlemedir bu. Eserin daha başında bu yola revan olup yolu yarıladığını dile getirmesi de bunun kanıtı. Dilerim yolu aydınlık, menzili tez olur.
Şiirler boyunca şairin saklandığı iç dünyasından yakın çevresine oradan da herkese doğru açıldığını görebiliyoruz. Konuşmayı öğrenen bir çocuğun artık derdini anlatması gibi şair de şarkısını herkese duyurmak için odasından dışarı çıkıyor. Bir kadın olarak ilerlediğini ve yolunu tenha yerlerden geçirdiğini görebiliyoruz.
Buradaki şiirler, her şeyden önce görünenin arkasında gizleneni deşifre etmesi açısından önemlidir. Bu yönüyle kimlik tanımlaması yapmaktadır. Makulü değil de mağlubu ve mağduru gören bir yerden konumlaması, gelecekte bir kimlik inşa etmesine fırsat veriyor. Bu yönüyle heybesinin dolu, yüreğinin güçlü ve kaleminin zehir olması eser için umut vericidir.
"Yazabilmek için korkunç bir şekilde incinmiş olmak gerekiyor" diyen Ernest Hemingway’a adeta atıfta bulunarak şerbetli olduğunu dile getiriyor.
Şuna her zaman canı gönülden inandım: Eğer şair veya yazar doluysa bunu mutlaka eserinde gösterir. Yıllardır okuduğumuz birçok metinde aradığımız edebi yetkinlik, dili kullanabilme becerisi ve özgünlük; hiçbir zaman rastgele bir kişilikte karşımıza çıkmadı.
İyi bir eserin sahibine denk geldiğimizde onun iki önemli yeterliliği taşıdığını gördüm. Bunlar, iyi bir okur olması ve ruhunun özgür kalabilmesidir.
Jana Med, bu iki ölçütte de geride kalan birisi değil. Böyle olunca eserin de güçlü olması sürpriz değil beklenen oluyor.
Jana Med, dilini süzerek sözcüklerin fazlasını atmayı başarabilmiş. Bu da şiiri az ve kısa bir hale getirmiş. Bu yönüyle az sözcükle derdini anlatmayı başarabilenlerden olmuş. Sözcüğün tahrip gücünü arttırmak bu aralar pek kimseye kısmet olmuyor.
Aklına her geleni yazan ve şiirinde bolca gibi edatı kullanıp klişeye sığınan sözcük kıyıcılarından ayrılıyor. Şiir dilinde fazlaca yer kaplayan acı, kara, yara ve yalnızlık gibi kavramlar eseri; bir iç döküme götürmektedir. Burada dramatize edilen ruh hali, çiçeği sulamaya meyilli veya kuşlara yoldaş olmayı düşleyen bir gezgin profili çizse de hatta göğü ve maviyi şiirine misafir etse de genel tonda hüznü görebiliyoruz. Dilerim yeni şiirlerinde kadının renkli dünyasından bize çoşkun bir lirizm katar.
Kadını - adını, saklayan - aklayan bakıyor - akıyor gibi çift anlama gelen ifadeleri yerli yerinde kullanması, deneysel ve görsel şiire katkı sağlıyor.
Şiiri ayet bilip günahla karıp ışıktan çok bozkırı gören gözleriyle olmuş ve ölmüşe yaktığı ağıtla, taşlı topraklı bir ağızla, göğsünde turna sürüleriyle, kanadını kıran geceye inatla, paramparça diz ve dizelerle yürüyüp vardığı ruhunu arayanların düştüğü terminalden sesleniyor.
Orada milyon çiçeğin sırrına vakıf bir derviş gibi eğilip alnından öpüyor acıyı.
Dilek’e ithaf ettiği “Anka Zamanı” adlı şiirde yer alan Anka’nın kanadında büyülü bir tüy diyerek bir kere daha kuşu, kanadı, tüyü ve bunların metaforlarından yarattığı göğü selamlayıp özgürlüğü kutsuyor.
Gel yokla tenimi / ey şarabı deviren aforizmasıyla dilinin sınırlarını genişleten şair, eserini Leyla Erbil’in cümleleriyle bitiriyor:
“Kendimi içime gömüp orada yaşamaya başladım. Çünkü dışarısı kalabalıktı ve kimse kimseyi anlamıyordu.”
Şair; bu şiarla çıktığı yolda kimsenin kimseyi anlamadığı, duymadığı ve dinlemediği dünyadan sözün sığınağına saklanıyor. Ruhunu orada aklayıp demlediği sözcükleri bir kimlik gibi çıkarıp yüzümüze tutuyor.
(AD/FY)





