bianet’e staj sürecimde etrafımdaki herkesten duyduğum soru “Sen şimdi gazeteci mi olacaksın?” idi. Staj deneyimimden bahsederken hala aynı soruyla karşılaşıyorum, fakat cevap vermeden önce hikâyeyi başa sarmam gerekiyor. Fakat baştan uyarayım, bu staj deneyimi romantik bir anlatım içermeyecek.
Bizim de sesimiz duyulmalıydı
Kendimi bildim bileli var olan araştırma ve yazma arzusu beni ODTÜ Sosyoloji’de okumaya getirdi. Fakat her zaman içimde olan başka bir arzu da gazetecilikti. Dürüstçe söyleyeceğim, sanıyorum 2000’ler romantik komedilerindeki “gazeteci kadın” figürleri beni etkiledi.
Sosyoloji okurken ise medya alanı benim için tam olarak Gramsci’nin hegemonya kavramının karşılığı oldu. Türkiye’de iktidar medyası güçlenip hak arayışındaki gazeteciler üzerindeki baskı arttıkça benim de içimdeki gazetecilik arzusu artmaya devam ediyordu. Fakat zordu, biliyordum. Yalnızca iktidar baskısı değil, medyadaki ataerki ve sermaye düzeni içerisinde “genç kadın” olarak yer bulabilmek de beni korkutuyordu. Tabii işin ekonomik boyutu da cabası…
Hatta staja başlamadan önce “Zaten sosyoloji gibi para kazanamayacağın bir bölümü seçmiştin, şimdi de hiç para kazanamayacağın gazeteciliğe mi yöneliyorsun?” sorusunu sıkça duymuştum. Ama bizim de sesimiz duyulmalıydı, “ötekilerin” de sesi var olmalıydı. Medya bir güç ise neden bizim de gücümüz olmasın?
bianet baskılardan azade değil
İşte tüm bu bastıramadığım sorular beni Mayıs 2026’daki Atölye Bia’nın “Temel Gazetecilik Atölyesi”ne katılmaya ve bir başlangıç yapmaya itti. Cihangir’deki o güzel binadaki ofise girişimi hiç unutamıyorum, hayatım boyunca da unutamayacağım. Kafamın içindeki “Yapabilecek miyim? Gazetecilikle ilgili hiçbir şey bilmiyorum bile! Nasıl becereceğim?” endişeleri bacaklarımı titretirken atölye düzenleyicisi canım Ceyda’nın kocaman gülümsemesiyle her şey geride kalmıştı.
O beş günlük eğitimde “Hak odaklı gazetecilik nedir?” sorusunun cevabını öğrenmekle kalmayıp, tüm katılımcıların kadın olması ve Ceyda’nın destekleri sayesinde çok güzel bir dayanışma da kurmuştuk. Atölyenin sonunda yaptığım haber ile artık arzum somutlaşmıştı. Arkadaşlarımın ve tabii ki Ceyda’nın sonsuz destekleriyle bianet’e staj başvurumu yaptım ve eylülde stajıma başladım.
Evet, bianet hak odaklı habercilik anlayışıyla ayrışıyordu. Fakat baskılardan, ekonomik sınırlamalardan, sansürden, yani tüm o “sorunlardan” azade değildi maalesef. Ben stajıma başladıktan yaklaşık iki hafta sonra, 12 Eylül’deki “Ailem Güvende” operasyonlarıyla bunu daha da fark ettim.
Haberimi yazarken t24'e erişim engellemesi geldi
LGBTİ+’lara karşı düzenlenen operasyonda aktivistler ve gazeteciler tutuklanırken zaten var olan o baskı en somut hâliyle karşımdaydı. Hem kendimi hem de başka insanları tehlikeye atmadan nasıl haber yapabilirdim? Güvende değildik, kimse de değildi. Tüm basın emekçilerinin aldıkları maaşların asla karşılamadığı bir emekle çalıştıklarını yakından gördüm. Hatta bu maaşların kendi geçimlerini bile karşılamadığından eminim. Duyulmayanı duyurma gücünü gördüm. Bunlar, stajın bana verdiği en büyük deneyimlerdi.
Bir gün tam LGBTİ+ haberi yazarken t24’ün erişim engeli haberi geldi. Verilen emeği görmekle birlikte alanımızın bu kadar daraldığını ve elimizden bir şey gelemediğini de gördüm. Gittikçe nefesim daralıyordu, çaresizlik artıyordu. Ama hâlâ başlı başına duyulmayanın sesini duyurmak bir mücadeleydi.
Stajımın son günlerinde Deniz Göktaş’ın davasına katıldım; bu benim ilk ve tek saha deneyimimdi. Stajyer gazeteci olarak ilk defa bir dava izleyecektim. Bir yandan da okuldaşlık etkisiyle sanırım Deniz Göktaş için fazlasıyla endişeliydim. Karmaşık duygularla yoldayken adliyeye “millî güvenlik gerekçesiyle” yalnızca avukatların, duruşması olanların ve dilekçe vereceklerin alındığı, bunların dışındaki vatandaşların ise alınmadığı haberini aldım. Adliyenin her yeri barikatlarla çevriliydi.
İstanbul’da, özellikle Taksim’de kalırken, her yerin barikatlarla çevrili olmasına hâlâ alışamamıştım. İstanbul deyince artık aklıma gelen ilk şey, abluka altındaki bir şehir. Katıldığım eylemlerden alışık olsam da stajyer gazeteci olarak o baskı bir kez daha karşımdaydı. Aktivist kimliğim yerine bir “gazeteci” olarak yağmurda desteğe gelmiş, adliyeye benim gibi alınmamış inanılmaz insanlarla tanıştım, konuştum.
Polis üstüme yürüdü
İlerleyen saatlerde ise davaya girme şansım oldu ve Deniz’in savunmasının bir kısmını dinleyebildim. Sanıyorum en kahkaha dolu duruşmaydı. Fakat tabii ki o kadar rahat bir ortam değildi. Mesela duruşma salonunun önündeki kalabalığı videoya alırken polisler, “Duruşma salonunun içini çekiyorsun” diyerek üstüme yürüdü. Tarihî savunma, büyük devrimci gibi büyük laflar etmeyeceğim — ki Deniz de bunu istemezdi bence. Fakat benim en çok içime işleyen cümleler şunlar oluyor:
“Başıma gelenler işime olan inancımı arttırdı. Özgürlüğüme kavuştuktan sonra daha büyük bir heves ve özgüvenle yapmaya devam edeceğim. Tek kaygım, bu dava yüzünden sahneye çıkan insanların cesaretinin kırılması, daha fazla oto-sansüre yönelmeleridir. Umarım yazan, çizen, üreten herkes bardağın dolu tarafına odaklanır; her cümlemiz sandığımızdan daha büyük bir potansiyel taşıyor.”
Baştaki “Sen şimdi gazeteci mi olacaksın?” sorusuna gelecek olursak, bu sorunun cevabını hâlâ bilmiyorum. Fakat şunu biliyorum: Hiçbir yer ve alan ne baskıdan ne de sistemden azade; olamaz da. Bunu söylerken amacım suçlamak ve yakınmak değil, kendimize “alternatif” olarak gördüğümüz yolların pürüzsüz olmayacağını fark etmektir.
Tüm sansür mekanizmalarına karşı kendilerini geçindiremeyecek ücretlerle, fazla iş yüküyle çalışmak zorunda olan hiçbir basın emekçisinin de yolu pürüzsüz değil. Gazetecilik romantik bir iş değil. Tüm bu gerçekliğe rağmen benim hissettiğim o arzuyla yola devam ediyorlar.
Umuyorum ki içinde “görülmeyeni görünür kılma, duyulmayanı duyurma” arzusunu taşıyan herkes, emeğinin karşılığını alarak, insanca koşullarda ve hayatından endişe etmek zorunda kalmadan yoluna devam edebilir.
(DE/EMK)







