Yeni yıl 2026’ya iki gün kala ve yeni yılın ilk iki günü; neredeyse bir aydır meteorolojice bilgisi verilen ve medyada da yer alan yoğun kar yağışı ile buluşmayı şehrin hatta coğrafyanın gündemine taşıdı.
Önce keyifle sosyal medyaya taşınan karla buluşma kareleri, daha sonra ulaşımda yaşanan zorluklar nedeniyle “nerde bu belediye(ler)” gürültüsüne, yer yer de çığlığına dönüştü.
İşin doğrusu ilk karın sekiz saat süreyle kesintisiz yağdığı 30 Aralık günü akşam saatlerine kadar dışardaydım. Kentin birçok semtini araçla ve yaya dolaştım. Büyükşehir belediyesi evet görünür anlamda sahadaydı ve çalışıyordu. Ana arter yollar açıktı. Ulaşım kontrollü olarak yapılıyordu.
Ama halk hangi alanların belediye, hangilerinin karayolları sorumluluğunda olduğunu yeterince bilmediğinden eleştirileri ve taleplerini belediyeye yöneltiyordu. “Dabbağ, sevdiği deriyi daha çok döver”miş derler ya! Halk da aynını yapıyordu sanki! Madem seçtik, gereğini yapın demeye getiriyordu.
İtiraf etmek gerekir ki; maalesef bu tuhaf ülkede “Kriz yönetimi” diye bir örgütlülük yok. Yoğun kar yağışının geliyor olacağı bilindiği halde Karayolları ve Belediye birlikte geçici ortak bir kriz koordinasyon yapısı neden oluşturmaz, çok mu zor? Değil tabii ki! Belki bu ders olur…
Karayolları bölge müdürlüklerinin bu konudaki yetkinlikleri hep bilinir. Ama özellikle şehir merkezindeki görünürlükleri bu tür durumlarda hep geri planda kalır. Sanırım bu güncel durumda da aynını yaşadık.
Belediyeler malum, nerden baksanız sekiz yıllık bir kayyım dönemi sonrası işbaşına geldiklerinden hâlâ sanki kurumsallaşmalarını tamamlayamadılar. Buna rağmen çabalayıp çırpındıklarını çıplak gözle görmek mümkün. Ama bu “iyi niyetli” çabalamaları seçilmiş olmaları nedeniyle elbette eleştiriden muafiyetlerini beraberinde getirmez / getirmiyor da! Ama, eleştirirken de elbette hakkaniyetli olmak gerektiğini de göz ardı etmeden.
Vatandaş eleştirilerine kısmen hak veren belediye eşbaşkanlarının dışında meseleyi adeta bir mağdur ve mazlum edebiyatına dönüştürmeye yeltenip yoğun kar yağışını “doğal afet” olarak telaffuz edenler de oldu.
Varsayalım ki öyle! Peki sormazlar mı “bir ay öncesinden bağıra bağıra geliyorum diyen bu ‘doğal afet’in önlemini almanın gereği niye yapılmadı ki!” Öyle bir takım tarihi verileri sıralayıp da “doğal afet” deyip sıyrılmaya kalkışmak bilime de saha pratiğine de etik olarak sığmaz.
Bu ülkede yaz boyunca süren orman yangınlarına karşı ülke ölçeğinde nasıl öncelikli bir hazırlık politikası yoksa! Sel, kar, fırtına gibi doğa olayları konusunda da maalesef ne merkezi ne de yerel düzeyde yeterli bir ön hazırlık yok. Var olan da ihtiyaca cevap vermiyor. Çünkü ülke kaynakları yurttaşın rahatı, refahı düşünülerek “önce insan” mottosu ilkeselliği üzerinden şekillenmiyor.
Uzun oldu farkındayım ama şuraya geleceğim. Yaşadığım şehir Diyarbakır, dünyanın gözünün üzerinde olduğu her yönüyle bir marka şehir. Başka sorunları da var elbette. Mesela seçili insanların yerine kayyım atanması ve onların da pervasız yönetimi nedenli tarihi ve kültürel alanların işgallerine karşı devletin atanmış yöneticilerinin desteği ile birlikte kararlı müdahale ve mücadele için bir birliktelik gereği var. Hem de acil…
Bunun şart olması ile birlikte ben başka bir konuya değinmek istiyorum. Ciddi bir “ulaşım sorunu” yaşıyor şehir, hem de epeydir. Günün hemen her saatinde birçok ana arterlerde saatleri bulan tıkanıklıklar yaşanıyor. Büyükşehir Belediyesi buna çözüm üretmeye çabalıyor. 2012’den beri kentin ulaşım mevzuunu büyük ölçüde rahatlatacağı düşünülen bir “tramvay veya raylı sistem projesi”nin var olduğunu çoğu kişi biliyor.
Hatta bunun ilk finansal hazırlığının 2015 yılındaki belediye yönetimince sağlandığı, daha sonra gelen kayyım yönetiminin o tramvay veya hafif raylı sistem projesini rafa kaldırıp bütçesini savrukça başka alanlara kaydırdığı bugün de kent halkınca konuşuluyor.
Daha sonraki kayyım yönetimlerince de raylı sistem için gelen bütçenin hiç kullanılmadan yıl sonunda geri yollandığı da yine konuşulanlardan. Elbette bizler sıradan vatandaşlar olarak bir anlamıyla duyduklarımızın doğrucusu rolüne soyunarak çözüme dair çareler için işaret fişeği yollama derdindeyiz, hepsi bu.
Şehri bir uçtan bir uca kat edecek ve 14 kilometrelik 20 istasyonlu günde 100 bine yakın insana hizmet edecek bir proje hazırlığı okumuştum. Doğrusu son bir yıldır üzerinde kafa yorulan ve bir takım ön hazırlıklarının da ince dokunarak yapıldığını duyduğumuz ziyadesiyle rahatlama sağlayacak bu ulaşımda kolaylık mevzuu şu anda acil ihtiyaç. Projenin devletin “yatırım programı”na da dahil edildiğini basından öğrendik. Ayrıca yine basından projenin İller Bankasının gündeminde olduğunu da biliyoruz.
Diyarbakır bu projeyi 13 yıldır bekliyor. Kent hızla büyüdü, gün içinde hemen her saatte trafik sıkışıklığı, ulaşım zorlukları, halkın tramvaya raylı sisteme ya da adı ne olacaksa ona olan ihtiyacını her geçen gün artırıyor.
Talepkâr vatandaş artık diyor ki; “Kalabalık, yavaş, düzensiz ulaşımdan artık kurtulmak istiyoruz.”
Güvenli, konforlu, ekonomik ulaşım ile İş ve eğitim için zamandan tasarrufu hayata katacak bir hizmet.
Çok mu zor! Değil tabii ki; yeter ki merkezi yönetim yerelin bu zarif diline “ÖNCE İNSAN” sloganı ile evet desin…
(ŞD/HA)







