Paris’te liseliler ders yapabilmek için dersleri boykot ediyor. Öğretmen istiyorlar, oturabilecekleri sınıflar, içinde insanca yaşayabilecekleri okul binaları istiyorlar. Eylül ayında Paris çevresindeki liselerden yayılan öfkenin içinde, bir türlü başlayamayan derslerin ve geleceğe ilişkin kaygının payı var. Okula gitmenin anlamı, okulda öğrenebilmektir. Malum, kapının açık olması, içeride bu imkânın bulunduğunu tek başına kanıtlamıyor.
Victor Hugo, Sefiller’i yazmaya 1845’te başladı. Uzun kesintilerden sonra tamamladığı roman 1862’de yayımlandı. Aradan 164 yıl geçti. Bugün öğretmen bekleyen bir sınıfın önünden geçerek o romanı açtığınızda, zamanın sandığımız kadar uzağa gidemediği hissine kapılıyorsunuz. Bazı cümleler, henüz karşılığı verilmemiş bir dilekçe gibi önümüzde duruyor.
Protestolar yayıldıkça, barikatlar yükseldikçe; kitap ve Enjolras’ın barikatlarda yaptığı eğitim konuşması daha sık aklıma gelmeye başladı ve 10 yıl önce tuttuğum notlara geri döndüm.
Enjolras, 1832 ayaklanmasının barikatında arkadaşlarına seslenirken eşitliğin nereden başlayacağını “Eşitliğin temel düsturu ücretsiz ve zorunlu eğitimdir. İşe alfabeyi öğrenme hakkından başlanmalıdır” sözleriyle anlatıyor. Ölümün yaklaştığı bir yerde çocukların okuyacağı okullardan söz eder. Uğruna hayatını ortaya koyduğu geleceğin içinde herkesin öğrenebileceği bir yer vardır. Cumhuriyetin eşitlik sözü, o sıranın başında sınanacaktır.
Bu 164 yılın içinde büyük mücadelelerle haklar kazanıldı. Baktığımızda Fransa’da kamusal ilköğretimin 1881’de parasız hale geldiğini, 1882’de öğrenim zorunluluğu kabul edildiğini görüyoruz. Bugünün liselileri bu kazanımların üzerinde duruyor. Talepleri, yasal bir hakkın günlük hayatta yerine getirilmesi. Öğretmeni bulunmayan dersin adı programda yazabilir; fakat öğrenci o dersi öğrenemiyorsa, hakkının bir parçası elinden alınmış demektir.
Paris’in kuzeyindeki Saint-Denis’de, Rosa-Parks Lisesi öğrencileri banliyö okullarıyla Paris’tekiler arasındaki eşitsizliği anlatıyor. Yükseköğretime hazırlanmak için gerekli bilgileri daha geç öğrendiklerinden yakınıyorlar. Aynı sınava hazırlanırken herkes aynı yerden başlamıyor. Çocuğun adresi, önüne çıkacak imkânları belirliyorsa okul, kapısındaki eşitlik sözünü içeride yerine getiremiyor.
Hugo bu adaletsizliğin eski biçimini açıkça yazmış Sefiller romanında: “Halk çocuklarının eğitim almasına katıksız bir nefret duyuluyordu.” Dönemin güçlüleri, aşağıda tuttuklarının öğrenmesini istemiyordu. Bugün eğitim herkesin hakkı sayılıyor. Yine de okulun imkânları mahalleden mahalleye değiştiğinde, bu eşitsizlik çocuğun ileride vereceği kararlara kadar uzanıyor. Henüz hayatını seçmeden, seçeneklerinden bazıları elenmiş oluyor.
Sefiller’in piskoposu Myriel, sorumluluğun kimde olduğunu tartışırken lafı dolandırmaz ve “Toplum ücretsiz eğitim vermediği için suçludur, kendi karanlığını kendi yaratıyor” der. Ardından hükmünü verir: “Suçlu günahı işleyen değil, karanlığı yaratandır.”
Bu cümleyi bugünün okul kapısında okumak, hatta kapılara asmak gerekir. Öğrencinin öfkesini yargılamadan önce eksik bırakılan öğretmeni konuşmak, boykotta geçirdiği günü sayarken boş geçen derslerini de hesaba katmak gerekir. Yetişkinlerin yerine getirmediği görevin faturasını çocuğun davranışına kesmek kolaydır.
Romanın eski devrimcisi G., “İnsanlığın başında cehalet denen bir tiran var” der. Çocuklar için bu tiranlığın sona ermesini istediği için cumhuriyete oy verdiğini anlatır. Onun cumhuriyet anlayışında, yönetimin adıyla çocuğun hayatı arasında bir bağ vardır. Bugünün gençleri de tam oraya dokunuyor. Kendilerine yurttaş oldukları öğretilmiş insanların, eğitimleri hakkında söz söylemelerinden daha anlaşılır ne olabilir? Cumhuriyetin ders kitaplarında anlatılan ilkelerini okulun bütçesinde de görmek istiyorlar.
1789’un Paris’i kralları hedef alarak ekmeği gündem yaptı. 1871’in Komün’ü, kız ve erkek çocukları için parasız ve laik eğitim kurmaya girişti. 1968’in Paris’i özgürlük arayışıyla, işçilerin grevleriyle sarsıldı. Bugünün gençliği geçimini ve geleceğini birlikte soruyor. Bu tarihler arasındaki bağ, sokakların her seferinde kalabalıklaşmasından daha derinde. İnsanlar, hayatlarının başkaları tarafından kendilerine danışılmadan daraltılmasına karşı çıkıyor. Bir şehrin mücadele hafızası, sonraki kuşakların kendi dertlerini dile getirebileceği bir dil bırakıyor.
Hugo, Paris’in sokaklarına öfkeyle çıkan, görünüşleriyle kibar dünyayı ürküten insanların ne istediğini sorarken, taleplerinin arasına “insanlar için iş, çocuklar için eğitim” sözlerini yerleştirir. Bugün bir gösterinin en gürültülü görüntüsünden hareketle bütün gençliği tarif eden bakış, Sefiller’in okuruna yabancı gelmez. Gürültüyü duyar, söyleneni kaçırır. Öğretmen isteyen çocuğun talebini dinlemek için önce öfkesinden arınmasını bekleyenler, o öfkenin nerede biriktiğiyle ilgilenmek zorundadır.
1862’de İtalyan yayıncısına yazdığı mektupta Hugo’nun sorduğu sorular da hâlâ rahatsız edici: “Kışlalarınızı liseye çevirdiniz mi? Sizin de bizim gibi güçlü bir savaş bütçeniz ve komik bir eğitim bütçeniz yok mu?” Eğitim meselesi burada bütçenin ortasına yerleşir. Bir toplumun çocuğuna verdiği değer, ona ayrılan kaynakla rahatça ölçülebilir. Öğretmen bekleyen sınıfa anlatılan tasarrufun, devletin diğer harcamaları yanında nasıl durduğunu sormak gerekir. Öğrencinin eksik kalan dersini muhasebe cetvelindeki küçük bir kalem gibi görmek, onun hayatından eksilen zamanı görmemekle eşdeğer olduğu açık…
Romanın üzerinde anlaştığı eğitim anlayışı, onun “hava ve güneş gibi herkese bolca dağıtılması” gerektiğidir. İnsan bu benzetmeyi bir kez ciddiye aldığında, iyi eğitimin bazı semtlerde bol, bazılarında kıt bulunmasını kabullenmekte zorlanır. Havanın azlığını çocuğun daha çok çalışmasıyla gideremezsiniz. Eksik öğretmeni de öğrencinin gayretine havale edemezsiniz.
Rosa-Parks Lisesi’nde bir öğrenci, kendilerinden eleştirel düşünmelerinin ve bağımsız olmalarının istendiğini hatırlatıyor; şimdi yaptıklarının tam da bu olduğunu söylüyor. Boykotun içinden yükselen sözlerden biri bu. Öğrenci derste öğrendiğini hayatına taşıyor. Kendi okulundaki eksikliği adlandırıyor, arkadaşlarıyla konuşuyor, itirazını büyütüyor.
Bastille’in duvarları çoktan yıkıldı. Bu tarih bilgisine sahibiz.
8 Ekim’de o meydanda buluşan liseliler, kendi gelecekleri için oradaydı. Bir zamanlar krallığı sarsan şehrin sokaklarında bugün cumhuriyetten verdiği sözü tutması isteniyor. Boykotun sesini şöyle formüle etmek mümkün gibi: “Bize ders verecek öğretmeni sağlamıyorsanız, öğrenme hakkımızı size sokakta hatırlatırız.”
Hugo’nun 164 yıllık kitabından bugünün Paris’ine kalan talep hâlâ bu kadar yalın.
Çocukları sınıflarına çağırmadan önce, öğretmenlerini sınıflarına gönderin.
(SB/VC)







