6 Ocak’ta Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine yönelik saldırılar ve çatışmalarla başlayan şiddet daha sonra Kamışlo, Haseke ve Kobane’ye doğru yayıldı. Kobane’deki abluka iki haftadır devam ediyor.
Şara yönetiminde Suriye Geçici Hükümetine bağlı güçlerin yaklaşık bir aydır devam eden saldırıları birçok ihlale yol açtı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlıların olduğu siviller yaşamını yitirdi. İnsanlar yerinden edildi. Çatışmalı ortamda zarar hayvanlar, bitkiler zarar gördü. Yıkılan binalar çevreye, doğaya zarar verdi, veriyor. Eğitim, sağlık vb. temel hizmetler durdu. Bu ve başka ihlaller yaşanmaya devam ediyor. İhlale yol açan ortam son bulmadıkça riskler devam ediyor.
Yaşananları izlerken soğuk hava koşullarında yaşamını yitiren çocuklar haberi yüreğimizi yaktı. Benzer şekilde, HTŞ mensubunun Kürt kadının saçını kesmesi erkek şiddetinin somut bir örneği oldu. Saç keserek kendince cezalandırma savaş ve çatışma koşullarındaki keyfiliğin bir göstergesidir. Kürt kadınlarının kazanımlarına yönelik bu şiddet karşısında, dünyanın farklı yerlerinden binlerce kadın tepki olarak saçını örmesi ise dayanışmanın göstergesidir. Tepkiler üzerine failin gözaltına alındığı haberleri yayınlandı.
Esasen, saç kesilmesi veya kadın bedenine zarar verilerek cezalandırma silahlı çatışmanın yaşandığı yerlerde karşımıza çıkıyor. Örneğin, kökleri daha eskiye gitse de son olarak 1968-1998 yılları arasında Kuzey İrlanda’da yaşanan Sorunlu Yıllar döneminde de kadına yönelik şiddet yaygındı.
1995 Nobel Edebiyat ödülü sahibi şair Seamus Heaney’nin “Cezalandırma” isimli şiiri kadına yönelik şiddeti ele alır. 1975 yılında yayınlanan şiir daha eski dönemlerde geçer ve İrlanda koşullarında uygun bulunmayan bir gönül ilişkisi yaşayan genç kadına yönelik şiddet tasvir eder. Failler “kendi normlarına uygun hareket etmediği” cezalandırdıkları genç kızın saçını kazıyarak onu yine normun dışına itmeye çalışırlar. Faillerden farklı olarak kadınlar ise dayanışır.
Çatışma koşullarında hak savunucuları
Tüm bu ihlalleri izlerken aklımda bir yandan da bu koşullarda mücadele eden insan hakları savunucuları geliyordu. Bu ihlaller yaşanırken orada sağlık hizmeti sunmaya çalışan hekimler, hemşireler, haber yapmaya çalışan gazeteciler, ihlalleri sahada belgeleyen insan hakları örgütleri ve savunucuları da çatışmalardan, şiddetten etkileniyor.
İnsan hakları ve özgürlükleri en çok savaş, silahlı çatışma ve şiddet koşullarında ihlal edilir. Bunun temel nedeni, savaş ve silahlı çatışma demek elinde güç bulunduranın keyfi bir biçimde hareket etme imkanı olduğu, kendi değerlendirmesine göre verdiği hükmü uyguladığı (örneğin, yargısız infazlar, haksız tutuklamalar bu şekilde gerçekleşiyor) bir ortam oluşturmasıdır. Savaşta patlayan bombaların gürültüsü eleştirel sesleri bastırır, silahların yol açtığı korku iklimi ve karanlık haklarımızın görünmez kılınması riskini artırır. Savaşa karşı barış diyenler baskı görür.
Suriye’de devam eden saldırıların Türkiye’deki barış sürecine olumsuz etki etme riski ortada. Bu riskler biz insan hakları savunucularını da etkileyecek nitelikte.
İnsan hakları savunucuları
Çatışma ve şiddet ortamlarının yol açtığı ihlaller ve ihlal riskleri karşısında mücadele etmek insan hakları savunucusu olmanın temel niteliklerinin başında gelir. Ne var ki, tahmin edileceği üzere şiddetin egemen olduğu dolayısıyla da insan haklarına riayet edilmediği bir ortamda insan hakları savunucularının mücadelesinin kolay olmayacağı da aşikardır.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından hazırlanan Türkiye’deki İnsan Hakları Savunucularının 2025 Yılında Karşılaştığı Baskı, Engel ve Zorluklar başlıklı ve 1 Mart-1 Aralık 2025 dönemini kapsayan raporun giriş kısmında çerçeve insan hakları savunucularının baskıya maruz kalmalarının nedenini net bir biçimde ifade ediyor. Raporun birinci sayfasında yer alan ilgili kısmı olduğu gibi alıntılıyorum:
“Türkiye’deki insan hakları savunucuları, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ile insan hakları ihlallerin önlenmesine yönelik yürüttükleri çalışmalar nedeniyle; özellikle de insan hakları ihlallerini kamuoyunda görünür kıldıkları ve yetkili makamların insan haklarına aykırı politika ve uygulamalarına karşı çıktıkları için çok yönlü baskı, engel ve zorluklarla karşı karşıya bırakılmaktadır.”
Raporda da altı çizildiği üzere ihlalleri önlemek, görünür kılmak ve bu ihlallere yol açan politika ve uygulamalara karşı çıkanlar baskı görüyor. Gazeteci Nedim Oruç’un Cizre’de tutuklanması, Mardin’de sonradan bırakılsalar dahi beş gazetecinin gözaltına alınması, Mezopotamya Ajansı ve Jin News vb. ajansların sosyal medya hesaplarının engellenmesine insan hakları savunucularının engellenmesi penceresinden bakılması gerekiyor.
İhlalleri belgelemek için de insan haklarına riayet edilmeli
Her ne kadar bu veriler raporun ele aldığı dönemin ardından gerçekleşse de raporun çerçevesine uygundur. Rapor belgeleyebildiği kadarıyla en az 7 insan hakları örgütünün ve 290 insan hakları savunucusunun baskılara maruz kaldığını belirtiyor. En az denmesinin nedeni ihlallerin tamamını belgelemek için de uygun çalışma koşullarına ihtiyaç olmasının bir sonucudur.
Engellenen etkinlik türü ve yöntemler değişmiyor
Raporun derlediği veriler anılan dönemde diğer çok eylem, etkinliğin yanı ihlallere ilişkin açıklamalar, sıra savaş karşıtı ve barış talepli açıklamalar (s.10) olduğunu gösteriyor. Engelleme yöntemleri bakımından ise
-mülki idare amirleri tarafından alınan genel veya süreli yasaklama kararları,
-polis tarafından alanın kapatılarak herhangi bir yasaklama,
-kararı belirtilmeden basın açıklamasına izin verilmemesi,
-Toplanma alanının, kolluk görevlileri tarafından etkinlik öncesi abluka altına alınması,
- Eylemcilerin, işkence ve diğer kötü muameleye varan güç kullanan kolluk görevlileri tarafından dağıtılması veya alandan uzaklaştırılması uygulamaları tespit edilmiş.
6 Ocak’tan bu yana Türkiye’nin çeşitli illerinde yaşanan protestolar, gösterilerin engellenmesinde de bu yöntemlerin kullanıldığını biliyoruz. Dolayısıyla, Suriye’de başlayan çatışmalar 1 Ekim 2024’ten bu yana devam eden barış sürecini olumsuz etkileme riski içeriyor. Barış sürecinin olumsuz etkilenmesi hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesi ve hak savunucularının da baskıyla karşılaşmasıyla sonuçlanabilir.
Bu rapor son olsun
Halep’te başlayan ve Rojava’da hala devam eden çatışma koşulları devam ederse hak savunucularına yönelik baskı da devam eder. TİHV’in veya bir başka insan hakları örgütünün bu konuda yeni bir rapor hazırlamamasının önkoşullarından birisi insan hakları temelli kalıcı bir barışın inşa edilmesidir.
Bildiğimiz bir gerçek, savaş, silahlı çatışma ve şiddet yaşandığında haklar ihlal edilirken, hakikatin üstü örtülür. Biz insan hakları savunucuları da ihlalleri belgeler, hakikatin üstündeki karanlık perdeyi kaldırmak için mücadele ederiz. Bu mücadelemiz bir aynı zamanda adalet mücadelesidir. Hakikat ve adalet mücadelemizde hedefimiz kalıcı barıştır, dünyanın her yerinde insan haklarına dayalı bir rejimdir.
İnsan hakları ve barış mücadelemize devam.
(Oİ/EMK)







