İran’ın yakın tarihinde “seksüel azgınlık” olarak nitelendirilen ne varsa onunla mücadele etmeyi, denize mayoyla giren kadınları cezalandırmayı öngören dini ve siyasi söylemler de üretilmiştir.
Kadınların başlarını örtmeleri mecburiyet hâline getirilmiş; şarkı söyleyip raks etmelerine tahammül edilememiştir.
Saçını serbestçe gösteren kadınların toplumu bozacağının, erkekleri cinsel açıdan tahrik edeceğinin propagandası da yapılmıştır.
Zindanlarında her türlü işkence genelde serbestçe uygulandığı gibi, içeri girdiklerinde dışarıdakiler tarafından unutulan kadınlara kimsenin yardım edemeyeceği hissi aşılanmıştır.
Kız çocuklarının dokuz yaşında ergenliğe eriştiği ve bu yaştan itibaren evliliğin mümkün olabileceği görüşünü savunan mollalar da olmuştur.
Sekiz yaşındaki bir kız çocuğunun ailesi tarafından fuhşa zorlandığı, çocukluğu boyunca cinsel şiddete maruz bırakıldığı, daha sonra 55 yaşındaki evli bir erkeğe verildiği, çocuk yaşta iki kez 100 kırbaç cezasına çarptırıldıktan sonra ölüm cezasına mahkum edildiği bile görülmüştür.

Kadın dayanışması
Ananevi şablonlara bağlı olarak çekilmiş Kadınlara karşı savaş (A war on women) filminin başından sonuna kadar, İran’da bir zamanlar Kadın Meseleleri Bakanı görevini ifa etmiş Mahnaz Afkhami’nin saygıdeğer varlığı seyirciyi tesir altında bırakıyor. Humeyni rejiminin başa gelmesiyle ülkesine bir daha dönmeyen diplomatik şahsiyetin kendisi de, annesi de, hatta büyük annesi bile başörtüsü takmamış.
Dünya çapındaki kariyerini dirayetle sürdürmekte olan meşhur aktris Golshifteh Farahani küçükken üzerine atılmış asitten dolayı saçını kazıtmak zorunda kaldığını hatırlıyor.
İran rejiminin gezegen ölçeğinde peşine düştüğü kadınlardan Masih Alinejad her zamanki coşkusuyla seyirciyi zapt ederken bazı şeyleri anlayabilmek için kadın olmak gerektiğinin altını bir kez daha çiziyor.
Kadın sinemacı Reha Şirazi’nin yönettiği ve Samira Mohyeddin ile senaryosunu yazdığı belgesel El-Cûna festivalinde Bronz Yıldız ödülüne layık görülmüş. Hot Docs’a da iştirak etmiş olan 2026 İtalya yapımı 100 dakikalık film İran yakın tarihini kadınların üzerinden aktarıyor ve kadın bakışının meseleye çok daha derinden nüfuz edebildiğini ispatlıyor.
Filmin olağanüstü arşiv görüntüleriyle röportajları iç içe geçiyor, kadına yönelik baskının sistematik oluşu seyircideki öfke potansiyelini muhakka ki fazlasıyla tetikliyor. Mehsa Emini’nin katledilmesi dahil ülkenin mazisine teferruatlı bir hafıza dalışı gerçekleşirken kadınların direnme gücü, isyankârlığı, cesaretiyle kararlılığı bize birebir aktarılıyor ve hürriyete susamışlığın özü layıkıyla yansıtılıyor.
Jin Jiyan Azadî sloganlarının bir kez daha kulaklarımızda çınladığını söylememe bilmem gerek var mı?
Başlarda genellikle kadınlardan oluşan isyankâr gruplara yıllar içinde erkeklerin de dahil olması ve hareketin büyümesi insanı ayrıca heyecanlandırıyor. Ne acıdır ki İran’da kadın olmanın ne kadar zor olduğunu erken yaşta idrak etmiş bir kız çocuğu “Keşke erkek olsaydım!” cümlesini sarfedebiliyor.
Ya baş örtüsünü çıkarmış olanlara ölüm diye böğüren linç meraklısı güruhlara ne demeli?
Kadın da olsalar bazılarının kendini rejimin sadık bekçileri ilan etmek suretiyle ortalıkta ahlak zabıtası veya infaz memurları gibi dolanmaları da yeterince tiksindirici.

Samimi itiraflar
Şah’ın ülkeyi terk etmesinden ve mollaların iktidara gelmesinden sonra devrim ruhuna ihanetin ilk olarak kadınların protesto yürüyüşlerinde ifade edildiğini görüyoruz. O zamanlar başlayan kadına yönelik baskıda ilmeğin gittikçe sıkıldığını da adım adım idrak ediyoruz. Güzel görünmek uğruna kadınların çehrelerine krem sürmesi, makyaj yapması, hatta yanında ayna taşıması bile gerici dinciler tarafından lanetlenmeye başlıyor. Kadınların kendi bedenlerine yönelik söz hâkları kalmadığı ifade edildiği gibi bilhassa propaganda filmlerinde küçücük kız çocuklarının baş örtüsüne mecbur bırakılması fanatizmin göstergesi olarak yansıtılıyor.
2003 yılında Şirin Ebadi’nin Nobel Barış Ödülünü alması ve akabinde güçlenen kadın hareketine de dikkatimiz çekiliyor. O dönemde feminist gruplar oluşturuluyor, resmen olmasa da örgütlenmeler hızlanıyor.
Seyirciye bu arada verilen malumat arasında, zina hâlinde yakalanan kadının 100 kırbaçla cezalandırıldığı ve suçun üç kere tekerrür etmesi durumunda ölüme bile mahkûm edilme ihtimali de var.
Daha sonra Nergis Muhammedi’nin de Nobel Barış Ödülüne layık görüldüğünü ve rejimin hedefi hâline geldiğini hatırlayıp İranlı kadınların mert ruhuna hayran kalıyoruz.
Bilhassa bu son zamanlarda dayak yemiş, işkenceye tabi tutulmuş, gözünü kaybetmiş ve kendini dava uğruna adeta feda etmiş genç kadınların kabarık listesi insanı sarsıyor.
Rejimi bezdirme ülküsü
Ne olursa olsun hürriyet davalarından geriye dönmeye hiç niyeti olmayan kadınlar rejime ve mevzubahis gerici zihniyete hizmet edenlere meydan okuyorlar.
Bilhassa büyük bir cesaretle baş örtülerini sokaklarda, hatta meydanlarda çıkarıp bayrak gibi salladıkları gösteriler belgeselde geniş yer tutarken güvenlik kuvvetlerinin onlara ne kadar acımasızca davrandığına da bir defa daha şahit oluyoruz. Belgeselin geniş arşiv repertuarında iç çamaşırıyla kendini kahramanca teşhir etmiş, tesettür baskısına dikkat çekmiş üniversite öğrencisi Ahu Deryayi de var.
Lakin zalim iktidarın azılı muhaliflerinden biri olan Masih Alinejad en çok ülkesindeki rejimi eleştirse de içinde yaşadığı Batı dünyasının tavrını yermekten de edemiyor. Batı medyası mazlum edebiyatını tercih ettiği için genelde kurbanlar manşete taşınıyor, kahramanlıklar yeterince tiraj sağlamadığı için ön plana çıkarılmıyormuş.
Donald Trump ve Cumhuriyetçi Partinin geçen günkü seçim hezimetinden sonra ABD’nin İran’a yönelik saldırgan siyasetinde bir farklılık ve İran rejiminde bir yumuşama olur mu bilinmez; lakin İran halkının ve bilhassa kadınların Şah nostaljisinden çok daha pragmatik bir değişime ihtiyaç duydukları kesin.
Üstelik bilhassa bu son savaş döneminde baş örtülerini atıp sokaklarda serbestçe davranabildikleri görüntülerin çoğalmış olması ziyadesiyle ümit verici…
(MT/FY)







