Birkaç kişi bir araya gelip siyaset konuştuğunda, dışarıdan biri sakayla karışık “Dünyayı mı kurtarıyorsunuz?” der. İşte, Sarı Zarflar filminde kullanılan bu replik, aslında filmin özünü ve tonunu yansıtıyor. Ergen kız, tiyatrocu anne ve babasına, “Altı üstü bir oyun yapıyorsunuz, dünyayı mı kurtarıyorsunuz?” diye sorduğunda, baba, filmin ana fikrini ortaya koyarcasına samimi bir inançla, “Evet” der.
Sanat dünyayı kurutabilir mi?
Evet, belki, ama izin verildiğinde ve özgür bırakıldığında.
Son üç haftadır, sinema dünyası İlker Çatak’ın yönettiği ve dünyanın en büyük festivallerinden biri olan Berlin Uluslararası Film Festivali’nde (Berlinale) ilk gösterimini yapan, Altın Ayı ödülünü kazanan Sarı Zarflar filmi ile çalkalanıyor. Almanya’nın gitgide sağa kayan politik ikliminde düzenlenen Berlinale’in politik duruşu, (ya da duramayışı), düşünüldüğünde en büyük ödülün Sarı Zarflar’a verilmesi bana ironik bir tesadüf gibi geliyor. Çünkü film, tam da sanat ve iktidar arasındaki ilişkiyi eleştirel bir biçimde irdeliyor.
Berlinale’in Gazze’deki katliama ilişkin sessizliği ve festival jüri başkanının film yapımcılarının siyasetten uzak durmaları gerektiği yönündeki yorumları üzerine, Arundhati Roy gibi isimler festivali protesto ederek geri çekildi. Hind Rajab’in Sesi filminin yönetmeni Kaouther Ben Hania de ona verilen ödülü kabul etmedi.
Festivalde olanlar, bu filmin konusuyla birleşince, sadece Ortadoğu’da değil Batı’da da gitgide yükselen sağcı siyasi eğilimler ve otoriter hükümetlere dair hararetli tartışmaları iyice alevlendirdi.
Sarı Zarflar, Türkiye’de geçen bir öyküyü anlatmasına rağmen Almanya’da çekilmiş. Bu ilk bakışta pratik bir prodüksiyon kararı gibi görünse de film ilerledikçe, konunun evrenselliğini vurgulamak için bilinçli yapılmış, estetik bir tercih olduğu anlaşılıyor. Berlin Ankara’yı, Hamburg İstanbul’u temsil ediyor. Nitekim, yönetmen ve oyuncular da basın konferansında bunu vurguluyor.
Pek çok kişi filmin çekilmesine Türkiye’de izin verilmeyeceği için Almanya’da çekildiğini söylese de Özgü Namal basın toplantısında olaya açıklık getirdi ve “Biz bunu Türkiye’de çekemediğimiz için burada çekmiş değiliz. Zorunluluk değil, tercih,” dedi.
Suya atılan küçük taş
Film, üniversitede okutman ve devlet tiyatrosunda oyun yazarı olan Aziz’in (Tansu Biçer) yazıp yönettiği politik bir oyunun açılış gecesinde başlar. Oyunun başrolünde ise ünlü oyuncu eşi Derya (Özgü Namal) var. Oyun bitiminde, sahnedeki alkışlar henüz dinmemişken, perde arkasında önemsiz görülen küçük bir an yaşanır. Derya, gösteri sırasında telefonunu kullanan, dikkatle izlemeyen bir hükümet yetkilisinin onunla fotoğraf çekilme isteğini reddeder. Belli ki Derya’nın bu hareketi, evli çiftin ve ergen kızlarının yaşamını tamamen değiştirecek olaylar zincirinin başlamasına neden olur. Bu noktadan sonra her şey suya atılan küçük bir taşın yarattığı dalgalar gibi genişler, ailenin diğer fertlerine ve arkadaşlarına sıçrar. Başarılı olmasına rağmen oyun iptal edilir. Aziz, eleştirel ve muhalif olarak görülen meslektaşlarıyla beraber üniversitedeki görevinden uzaklaştırılır. Derya da istifaya zorlanır. Yaşadıkları evde rahatsızlık yaratılır. Kariyerleri ve sanatsal kimlikleri sorgulanır; maddi/manevi darbe alırlar.
Filmde gözlemlediğimiz Devlet Tiyatrosu’nda yönetim, baskı ve tecrübeli sanatçı tasfiyesi gibi uygulamalar gerçekte yaşananlardan uzak değil. Aynı olaylar bana, aynı zamanda, Trump’ın isteğine uymadığı için Kennedy Merkezi’nin kapatılmasını da hatırlattı.
İşsiz ve gelirsiz kalan aile, çareyi Berlin Ankara’dan, Hamburg İstanbul’a taşınmayı, babaanne (İpek Bilgin) ile yaşamakta buluyor. Bu karar, ergenlik çağındaki kızları Ezgi’yi (Leyla Smyrna Cabas) okul çevresinden koparır. Ezgi, babaannesini sevse de onunla çelişir. Eski feminist ve aydınlardan olan babaanne ilginç bir şekilde artık daha geleneksel, uyumlu ve dizi izleyen bir kadın profiline dönüştürülmüş. Belli ki 80’lerin yenilgisiyle darmadağın olmuş sol kuşağından gelen babaanne artık daha temkinli ve pragmatik davranmak istiyor. Burada İlker Çatak yine bir yenilmişlik duygusu çizmek istiyor olabilir. Anne ve babasının politik ilkelerinden dolayı gelirlerini, sosyal konum ve konutlarını kaybetmelerinden en çok etkilenen ergen kız, babaannesinin hem feminist hem de geleneksel tavırları arasında kaybolup, kendi kimliğini bulmaya çalışıyor. Ezgi, ebeveynlerinin politik idealizmine saygılı ama mesafeli bir tutum sergileyen, kısa, hızlı ve görsel içeriklerle beslenen “Tik Tok” kuşağının tipik bir temsilcisi olarak çizilmiş.
Karakterlerin çoğu tanıdık. Derya’nın küçük tüccar, muhafazakâr abisi (Aydın Işık) de başka bir toplumsal damarı temsil ediyor. Cami çevresindeki esnaf ve devlet görevlileriyle kurduğu dayanışma ve devlete yönelik eleştirilerden kaçınan tavrıyla, Aziz ve Derya’nın idealist duruşuna bir karşıtlık oluşturuyor. Bu üç kuşak (80’ler yılgını feminist babaanne, muhafazakâr abi, dijital ergen kız) tek boyutlu ve yüzeysel tiplemeler olarak çok eleştiri gördü. Ancak, bence, Çatak bu karakterlerin derinliğinden çok siyasi olaylara ve baskılara odaklanmamızı istiyor. İzlediğimiz şey tek bir aile değil, bütün ülkenin, hatta birkaç ülkenin portresi olarak görülebilir.
Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri ise havaalanında geçen güvenlik kontrolu sahnesi. Karakterlerin yetkililer tarafından soyunmaya zorlandığı anlar, ilk bakışta bir güvenlik prosedürü gibi görünse de aslında çok sayıda sembolik anlam taşıyor. Derya veya Aziz, kıyafetlerinden arındırıldıkları an, teşhir ediliyor, itibarları yok ediliyor ve onları tanımlayan kimliklerden koparılıyorlar. İnsan bedeni, kadın veya erkek, devletin kontrol edebileceği bir alana dönüşüyor.
Havaalanlarının genelde aidiyetin ve hareketliliğin sorgulandığı yerler olması nedeniyle, bu sahnenin bir havaalanında geçmesi de manidar. Aziz veya Derya bir vatandaş olmaktan çıkıp bir bedene indirgeniyor.
Bu çağrışımı somutlaştıran bir diğer sahne de, mahkeme sırasında, ekranda “1933” tarihinin belirmesi. Bu yıl, Almanya’da Hitler’in iktidara geldiği ve otoriter dönemin başladığı tarih olarak dikkat çekiyor. Film, böylece, günümüzün politik baskıları ile Avrupa tarihinin en karanlık dönemi arasında ürkütücü bir paralellik kuruyor.
Filmde Samuel Beckett’e referans yapılmış. Aziz, öğrencisinin “Ne yapıyoruz, hocam?” sorusuna, “Bekliyoruz,” diye yanıt verir; “Neyi?” sorusuna ise “Godot’yu bekliyoruz,” der. Bu politik metaforla, Beckett’in oyunundaki karakterler gibi, adalet ve değişim beklerken hissettikleri siyasi çıkmazın içinde sıkışmış görünüyorlar.
Bu çok katmanlı filmde diğer unsur ise, baştan sona hissedilen Brecht etkisi. Aziz’in yazdığı oyun ile karakterlerin gündelik hayatlar arasındaki geçişler Brecht’in epik tiyatrosunu anımsatıyor. Brecht’e atfedilen “yabancılaştırma” (Verfremdungseffekt) etkisi olarak bilinen yöntem, seyircinin kişisel dramalar ve olaylarla özdeşleşmek yerine, onları bu noktaya getiren toplamsal ve politik sistemlere odaklanmamızı sağlıyor. Almanya sokakları, mimarisi ve mahkemedeki “Her şey halkın adına” (Alles im Namen der Völker) gibi yazılar izleyicide yabancılaşma duygusu yaratıyor. Bütün bu mesajlar aynı zaman da otoriter eğilimlerin belli bir coğrafyaya ait olmadığını, sorunun çok uzakta değil, Çatak’ın dediği gibi “kendi çöplüğümüzde” olduğunu göstermeye çalışıyor.
Film, Kafka’nın Dava’sı kadar soyut olmasa da zaman zaman Kafkaesk izler de taşıyor. Aziz hükümeti eleştirdiği için “terörist” ilan edilip, şeffaf olmayan bir hukuk sistemi ile boğucu bir bürokrasi içinde sürüklenerek varoluşsal bir çaresizliğe gömülüyor. Bir öğrencisi tarafından gizlice kaydedilen ve mahkemede aleyhine delil olarak kullanılan görüntüler, Orwell’in 1984 kitabındaki “Big Brother”ın gözetimini ve insanların sisteme yaranmak için birbirini ihbar etmesini hatırlattı.
Bu baskı ortamını vurgulamak için, görüntü yönetmeni Kaufmann, şehirlerin seçiminden apartman daireleri, ofisler gibi iç mekanlara kadar, bir sıkışmışlık duygusu yaratmaya çalışmış. Çatak’ın kurgusu, temposu ve dramatik sahneleri için Marvin Miller’in yaylı çalgılarla yarattığı Vivaldi’nin Kış’ını çağrıştıran kimi zaman donuk, kimi zaman karanlık ve dramatik çıkışlarla dolu müziği de son derece etkili.
Sarı Zarflar’ı daha iyi anlamak için Çatak’ın ilk filmi Öğretmenler Odası’nı izlemek faydalı olur. Her iki filmde de diyalog ağırlıklı bir anlatımla, okul ve aile gibi küçük topluluklar üzerinden ahlak (etiklik), vicdan ve hayatta kalma mücadelesi gibi evrensel kavramlar ele alınıyor. Mikro ölçekte başlayan olaylar makro bir tabloyu görmemizi sağlıyor. Etik ve adil davranmaya çalışan bireylerin kurumsal ve politik sistemler tarafından yavaş yavaş sıkıştırıldıklarına tanık oluyoruz.
Sarı Zarflar, uzun süre yalnızca Berlinale’de ödül almış güçlü bir sinema eseri olarak değil, aynı zamanda günümüz Türkiye’sine ve Avrupa’sına yöneltilmiş önemli bir politik uyarı olarak da hatırlanacaktır. Günümüzün otoriter politikalarında sanatın nasıl ayakta duracağını veya duramayacağını başarıyla sergiliyor.
Durmasına izin verilirse, evet, belki sanat dünyayı kurtaracak.
(NS/TY)








