Jack London Demir Ökçe’de oligarşinin asıl tehlikesi, kötülüklerine anlam yüklemeleri ve bununla sarhoş olmalarıdır, der. Bunca hak ayık kafayla yenemez tabii. Tek tek herkesin hakkı, doğanın hakkı, dünyanın hakkı, gece vakti kafamızı kaldırıp bakacağımız gökyüzünün hakkı… Yenmedik hak bırakmadılar, yemeye doyamadılar. Kendi kendilerinin doymasını beklemek yerine dünya piknik haftası ilan edip topluca duruversek belki bir işe yarar. Onların ayılmasını beklemeyelim, piknik örgütlemeye çabalayalım tabii, ama İran’a çullanmışlar, adamlar saçmalayıp duruyor; insana televizyona terlik sallama hissi geliyor, gitmiyor. Çok, ama çok saçma işler oluyor derken Melania Trump’ı elinde tokmakla Birleşmiş Milletler’de, hem de Güvenlik Konseyi’nde, üstelik çocuk haklarına dair toplantıyı yönetirken gördüm.
Gerçeğe dayanamadığından karikatür üreten zihnim bana yine ne oyunlar oynuyor acaba, diyerek gözlerimi ovuşturdum. Gerçekten oluyor, olmakta olan! Acaba Melania Trump’a “Hanım, ben savaşla meşgulüm, ilkokulu vurdum, 165 kız çocuğu öldürdüm, hele git de şu toplantıyı yönetiver. Çıkışta da alışveriş yaparsın” mı dedi? O da “Tamam, öyle yapayım” deyip koşarak çıktı mı? Bu düzeyde sarhoşluk fazla değil mi? Dünyanın haline, kadının çektiği çileye bakınca “o da eğlensin ayol, ne olacak” da diyebilirsiniz. Düşünsene, bütün dünya nüfusunun çok büyük bir kısmında tiksinti yaratan biriyle ömür geçiriyor kadın. Başkanlık töreninde kalkan gibi taktığı şapkayla adamın ulaşıp öpmesine mani oldu, ama bir yere kadar tabii. Nihayetinde büyük de olsa aynı evin içindesin. Ama bütün bunlar durumun saçmalığını azaltmıyor. Melania’ya üzülsek de mesele o değil sonuçta.
Nihayetinde, dünya kaçtan büyüktür, kimden küçüktür konulu konuşmalara konu olan BMGK’nin toplantısını Melania Trump, yüzündeki aynı sabit donuk bakışla, eline aldığı tokmağı nazikçe vurup açıverdi. Arkasında oturan heyetin dizinden yukarısı görünmüyor, salonu da göremiyoruz tabii. Görsek ne olur, derdimize derman olur mu ayrı mesele. Ortada binası dışında bir Birleşmiş Milletler kaldı mı ki Melania Trump’ın toplantı yönetmesine şaşıralım! Yönetiversin, yakışır.
Yakışmasına yakışır ama karmaşanın içinde insan yine de bir sabit arıyor. Ama fark ediyorum ki benim duruma uyum sağlama olanağım yok. Bir yerde dursalar belki benim motor da soğuyacak, ama yok! Durmayacaklar, belli oldu. Ekrandaki yüz, Melania Trump haberini sunup devamında İran’da ilkokulda kız çocuklarının öldüğünü söyleyip “Peki altın, kripto bundan nasıl etkilenir?” diye astrologlara sorunca kendimi kanepeden duvara doğru atlamaya hazırlanırken buldum.
Koltuğun tepesinde dikelirken “Yetiş ya Aristofanes! Bende güç kalmadı”, diye bağırmaya başladım. Derken Aristofanes pirim, üstadım iki bin dört yüz elli yıl evvelden geldi ve “Hatırla!” dedi. “Neyi hatırlayayım ustam?” diye sordum. “Barış oyununda hapsedilen barış ve neşe tanrıçalarını kim kurtarıyordu? Kadınlar Savaşı’nda o büyük savaşı nasıl bitirdi kadınlar, hatırla!” dedi. “Üstadım, savaş var, neyin şakasını yapabilirsin ki? Savaş şaka kaldırmaz! Savaşın şakası olmaz! Bu işler şakaya gelmez” deyiverdim, ama haddimi aştığımı o an fark ettim. Üstadım gülümseyerek kayboldu. Giderken yine “Hatırla! Acının içindeki neşeyi hatırla” dedi.
Zihnimin motorunun iyice su kaynatmaya başladığını fark ettim, ama o anda delirmek çok da ürkütücü gelmedi açıkçası. Nedenini ilk anda anlamasam da gülümsemeye başladım. Kendime “Aha işte oldu! Bana kurtuluş, geri kalana geçmiş olsun. Delirdim gitti” derken 68 kuşağından devrimci bir abimizin anısının saklandığı yerden çıkıp geldiğine aydım. Büyük ODTÜ işgalinde dekanın odasına oturan abimiz telefonları “İşgal altındaki ODTÜ’nün yönetimindeki öğrenci komitesi adına” diye açıyormuş. Telefonun karşı tarafındaki hoca “Evladım, bugün 23 Nisan mı?” diye sorunca kalakalmış.
Gözlerimden yaşlar gelerek gülmeye başladım. Yavaşça oturdum. “Ah üstadım,” dedim. “Sarhoş oligarklardan kurtulduğumuz, neşe dolu her bir güzel ânı hatırladım.”
(ÖE/NÖ)







