Müge İplikçi’nin Sahte Cennetten Kaçış romanı; kadın bedenini ve zihnini saran kapanlardan, kurmaca dünyalardan ve iktidarın “ehlileştirici” sesinden bir kaçış, çok katmanlı bir “iç ses” arayışı ve varoluşsal bir yolculuk anlatısıdır. Hakikâte ulaşma çabası ile kadın dayanışması ve hatırlama eylemi bu yolculuğun en önemli destekçileridir. Romanın merkezinde; insanlar neden “sevgi maskesi” altında en temel duyguları istismar eden ve “çağımızın görünmeyen kölelik halini” üreten tarikatların bir parçası haline gelirler sorusu yer alır. Tarikatın kadınları mülksüzleştiren totaliter yapısı, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Hikayesi’ndeki kadın bedeni üzerindeki mutlak kontrol mekanizmalarıyla örtüşür. Anlatı, çok katmanlı yapısı, geçmiş ile bugün arasındaki akışkan geçişler, düş ile gerçeğin birleştiği anlar, hatırlamak ve unutmak arasındaki ikilimler, alegori ve semboller aracılığıyla bu sorunsalın izini sürer.
Muhabirlik mesleklerinin henüz başlarında olan Selin ve Handan’ın, ‘İlmi Hoca Tarikatı’na uzanan hikayesi, tarikatın derinliklerine dair merak ve bilinmeyeni görünür kılmaya dair mesleki bir heyecan ile başlar. Tarikat üyesi olan Yaşar, Selin için sadece bir araştırmacı gazeteciliğin nesnesi değil; geçmişe dair yarım kalmış duyguların, kumlara yazılan “Yaşar & Selin hayalinin” ve kader ortaklığının sembolüdür. Yaşar’ın babası oğlunun “densizin” teki olduğunu haykırarak intihar edip gider. Selin’in annesi kızını “yok sayarak” var eder ve bu “yoklukta gelişen varlığını” eleştiriyi bir varoluş biçimi haline getirmiş polis babaya sürekli şikâyet eder. (s.104) Bulimia, Selin’in gördüğü yoğun psikolojik şiddetin bir anlamda bedensel dışa vurumudur. Evden kaçış, yersiz-yurtsuzluk ve yalnızlık duygusuna Yaşar cevap olur; sığınılan bir liman, bir “ev” simgesi haline gelir. Yaşar, “o halde eve gidiyoruz” der. Villaya girdikten sonra bahçe kapısının çelikten kapanma sesi, Selin’e bir “kapana sıkıştığı" düşüncesini verir; bu düşünceyi hemen kovsa da o ses içinde “tınlamaya” devam eder. (s.87) Selin’in iç sesine yolculuğu gürültülerin içinde “tınlayan” bu sesi duyma ve dinlemeyi öğrenme yolculuğudur.
Sahte Cennetten Kaçış, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Hikayesi ile paralellikler kurarak kadın bedeni ve zihni üzerindeki tahakküm mekanizmalarının dehşet verici boyutlarını cesurca sergiler. Her iki anlatıda da kadın bedeni; politik, dini ve ideolojik birer denetim nesnesidir. Sahte Cennetten Kaçış’ta “İlmi Hoca Tarikatı”nın “sevgi maskesi” altında yürüttüğü beyin avı, kadınları mülksüzleştiren ve iradelerini yok sayan totaliter bir yapı oluşturur. Handan, Selin’e tarikatın tehlikelerine karşı bir uyarı olarak sürekli olarak Damızlık Kızın Hikayesi’ni okumasını önerirken; tarikat üyesi Yaşar ise bu distopik anlatının tarikat pratikleri içerisinde nasıl bir “gerçeğe” dönüştüğünü gururla dile getirir. Bu tahakküm mekanizmaları sadece fiziksel bir kapatılma ile değil, aynı zamanda dilin ve hafızanın kısıtlanmasıyla da çalışır.
Sahte Cennetten Kaçış bir anlamda bir hakikât arayışıdır; tarikatların görünen “saklı cennet” gerçekliğinin ötesindeki sömürü mekanizmalarını ve buna karşı bireysel mücadele biçimlerini ve dayanışma örneklerini görünür kılma çabasıdır. Handan, Selin, Melike, Suna ve Behruz Çorak bedeller ödeyerek bu hakikât arayışının bir parçası olurlar. Medya, hukuk, emniyet, tıp ve tarih hakikâtin ortaya çıkmasını mümkün kılan veya engelleyen kurumsal mekanizmalardır. Edebiyat ve Sahte Cennetten Kaçış romanı ise Müge İplikçi’nin bu hakikât arayışına karakterlerle birlikte katılmasının yolculuğudur. 1977 Harem patlamasından etkilenen Leman ve Mahmut’un karşılaşması İlmi Hoca tarikatının başlanıgıcı olacaktır. Handan ve Selin’in yaptıkları araştırmaları kendi araştırması gibi kullanan ve medya sektöründeki emek sömürüsünün sembolü olan Rüçhan, patlamadan bir süre sonra Leman ile Mahmut’un işlerini büyütmelerine dair bir haber yapar. Daha derinlemesine araştırılmayan bu haber bir dönemin “karanlık kayıtları”nın ve karanlı bir dönemin önlenebilme ihtimalinin nasıl kaçırıldığına dairdir.

Damızlık Kızın Öyküsü’nün Offred’i için olduğu gibi, Selin için de hatırlamak ve iç sesine sahip çıkmak bu sömürgeleştirilmiş zihin yapısından kurtulmasının ve sisteme karşı bir içsel direniş başlatmasının tek yoludur. Bakımevindeki babaannesi Umay’ın ölmeden önce Selin’in eline tutuşturduğu okunamayan, belirsiz sözcükler içeren garip mektup, hatırlamanın ve arşivci Ömer abinin söylediği gibi “iç sesin” temsilidir. Zihinsel yolculukta ve kritik karar anlarında hatırlanan bu mektup, bellek, geçmiş, özgürlük ve gelecek tahayyülüne dair çok katmanlılığın ortaya çıktığı anlar haline gelir. Evi terk ettiği gece Selin, Umay’ın mektubu ve geçmişin izleri arasında kendi hakikatini ararken, Yılmaz’ın temsil ettiği “kuru bir geleceğin figürü” ile Yaşar’ın vaat ettiği “başka bir eşik” arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Bu noktada içsel direnişin simgesi olan “Umay’ı öldürmesi” gerektiğini düşünür; “geçmişten hiçbir ses, hiçbir pişmanlık kalmaması için.” Selin’in kurtuluşunda önemli bir rol oynayan Melike “frekans odasından” her çıkışında kek pişirir; “ev” imgesini ve kardeşi Suna ile kek pişirme anıları canlı tutan bu eylem Melike için beyninin çalınmasına karşı bir duruştur.
Romanın merkezinde yer alan “ev” teması zaman içerisinde fiziksel bir mekân olmaktan çıkar. Selin’in kendi iç sesi, Umay’ın yeniden duyulduğu ve hatırlandığı bir “ev” olarak yeniden kurgulanır. İç sesin bir “ev” haline gelmesi sürecinde doğa sadece bir arka plan değil; Selin’in kendi hakikatine kök saldığı bir özgürleşme alanıdır. İktidarın doğayı "ehlileştirme” ve "kontrol altına alma” çabasıyla, kadının iç sesini ve eylemliliğini baskılama çabası arasında bir paralellik kurulabilir. Doğa, dış seslerin, kültürün, dinin ve diğer iktidar mekanizmalarının yarattığı bulanıklıktan uzak "yargılamayan” ve “iç sesi” daha duyulur kılan bir karşılaşma alanıdır. Sözcük anlamı “su” olan Selin’in soyadı Yağmur’dur. Sığacak’a doğru çıkılan yolculukta Handan’ın erkek arkadaşı Ahmet’in 6 yaşındaki kızının hayvanlara dair sorduğu sorular hem ortak bir neşe yaratır hem de “ev” ve “iç ses” kavramlarını farklı şekillerde tekrar düşünme fırsatı tanır. “Bir karga insana aslında insanlara ne zaman fısıldar?” ve “Kırlangıçlar ne zaman hastalanırmış?” sorusundan sonra gelen “Leylekler ne zaman ağlar?” sorusunun cevabı “evlerine kavuştuklarında” olarak verilir; ev fikrinin herkes için farklı olduğu görüşüyle.
Roman boyunca yolculuk yapılan İzmir, sadece bir şehir değil, karakterlerin içsel yolculuğunun coğrafi karşılığı olan bir “eşik”tir. Şehrin çok kültürlü tarihi ve denizin sınırsızlığı, iç sesin ferahladığı bir ayna görevi görerek karakterleri kaçıştan ziyade bir yüzleşmeye hazırlar. “Bir biçimde herkesi ilgilendiren, herkesin geçmişine ve dolayısıyla şimdisine –belki de her zamanına– kâğıt kesiği gibi dokunan” bir “buluşmanın kesişme noktası”dır, İzmir. (s.25) İlmi Hoca örgütüne dair hakikâtlerin ortaya çıktığı ve paylaşıldığı şehirdir. Selin ve Handan’ın İzmir Pasaport’ta çekilen fotoğraflarında ise dostluğun yansımasıdır: “Yanı başımızda dostluk, arkada Ege.” (s.239)
Müge İplikçi’nin diğer romanlarında da olduğu gibi Sahte Cennetten Kaçış romanında da kadın dayanışması, bir iktidar alanı olan tarikata karşı durmak, hatırlamak ve iç sesin öz hakikâta dönüşmesini sağlamak için temel bir direnç hattı olarak kurgulanır; söylemlerin ve “görünmeyen kölelik” hallerinin karşısında yeni bir cevap ve çıkış yolu olarak sunulur.
Selin'in hamile olduğunu öğrenmesi ve Yaşar ile paylaşması üzerine çocuğun tarikat lideri Mahmut hocanı ve tarikatın geleceği olarak görülmesi iktidarın doğayı ve kadını “ehlileştirme” ve kontrol altına alma çabasının bir yansımasıdır. Selin’in kaçışı, bedeninin üzerindeki kontrol ve tarikatın onu “damızlık” bir nesneye dönüştürme çabasına karşı bir direnişe dönüşür. Doğum burada bir son değil, “iç sesin” duyulur hale geldiği yeni bir olasılığın ve “öz hakikâte" giden yolun başlangıcıdır. Çocuğun Handan’da kalması, “kadın dostluğu ve dayanışması”nı biyolojik bağların ötesine taşır. Annelik sadece biyolojik bir süreç değil, kolektif bir koruma ve “seçenek yaratma” eylemi haline gelir. Çocuk ise umut barındıran bir gelecek tahayyülüdür.
Müge İplikçi, Sahte Cennetten Kaçış, Doğan Yayınları, 2026. 240 sayfa.
(NH/TY)




