Çiğdem’in ( Mater) kitabının kısmen takip edebildiğim hazırlık aşaması sona erip, kanlı canlı elimize ulaşacağı kesinleşince yani önümde bir tarih belirdiği günlerde, çıkacak kitap, Çiğdem ve hapishanedeki bütün Gezi tutsakları, Gezi de kaybettiklerimiz üzerine düşünürken içimden “sen daha hangi kitabı yazacaktın ki Çiğdem” diye bir cümle-soru geçti. Öylece hazırlıksız, elekten geçmemiş, üstünde düşünülmemiş nereden çıktığı belli olmayan bir soru-cümle. Önemsedim bu gelip geçici gibi görünense de kök salıveren duyguyu ve peşinden gittim.
Kitaptaki yazıların pek çoğunu okumuştum. Arada okumadıklarım da vardı. Ama o cümlede ifadesini bulan duygunun nedeni yazıları daha önce okumuş olmam değildi. Demek ki, yazılardan ayrı, kitap yazmaya ya da kitaba yüklediğimiz değer her neyse onun bir biçimde önceden ortaya çıktığını, deyim yerindeyse işlevin yerine getirildiğini düşünüyordum.
Bütün Gezi tutsakları gibi ama onlardan biraz daha fazla (annesinin ve babasının çok yakın arkadaşlarım olması, Çiğdem’i bebekliğinden beri tanımam, 12 Eylül 1980 öncesi, onun daha doğmadığı günlere uzanan ortak bir geçmişin parçası olmamız nedeniyle) Çiğdem tutsak olduğu sürece pek çok kez aklımdan geçti. Bütün tutsakların uğradıkları zalimlikten duyduğum çaresizlik duygusunu daha çok, daha etkili mücadele etmeye çalışmak diye anlatılabilecek bir tutumu benimsemeye gayret ederek aşmaya çalıştım. Hâlâ da öyle. Pek çok insanın aynı duygular içinde olduğunu bilsem de genellikle yalnız bir uğraştı benimki ve galiba dönemin bir özelliği olarak herkes için böyle. Kendi dünyamızda hem beraber, hem de neredeyse bir nevi sürgün olarak yaşıyoruz.
İşte bu dünyalarımıza Çiğdem’den gelen bir şeyler giriyordu. Notlar, yazılar, Nadire’den öğrendiğim görüş ayrıntıları, açıklamalar.
Tabii bütün o aile hikâyesi de (benim ( küçük) ve Çiğdem’in (büyük) kıskanç kızkardeşler olduğumuz, içerde de dışarda da rahat durmadığımız ve kendisi rahat durmayan biri olan annemiz Nadire’nin onca derdi arasında bir de bizimle uğraştığı)vardı işin içinde. O aile hikâyesinin içinden geçiyordu doğallıkla duyduklarım.
Çiğdem’in tutulduğu yerde rahat duracağını bir an bile düşünmedim. Nitekim, infaz koruma memurlarının sorunlarından tutun, hapishanede çocuklara, uyuşturucu bağımlılarına, göçmen kadınlara, dünyanın ve Türkiye’nin türlü meselelerine uzanıyordu Çiğdem. Çiğdem’in neredeyse doymak bllmez diyeceğim okuma ve yazma rutininden de anlaşılıyor, anlama-görme-bilme dünyasına ne çok şeyin girdiği.
İçeri alınan elbiseler, yasaklanan ya da izin verilen renkler, çamaşır makinesi, buzdolabı, vantilatör gibi artık sıradan addedemediğim eşyalar, büyülü su ısıtıcısı, merdivendeki kitaplık, kalemler kalemler yine kalemler, defterler, defterler. Çigdem’in elinde tutamadığı kitaplar için bulduğu çözüm “kitapdefterleri,” Degaje yaka bir elbiseyi nasıl tek omuzlu, hafif şuh bir giysiye dönüştürüverdiği, görüşlerde yaptığı şirinlikler... biraz utanç biraz hüzün duyarak dinlediğiniz şeyler. Hayatın durduğunu düşünmeye meyilli olduğumuz bir mekândan taşan hayat. Oraya sığmaya, sanki elbiseye yaptığına benzeyen küçük bir omuz hareketiyle, öyle doğallıkla “hayır bu saçma ve buna razı olmuyorum” diyen, bizim de farklı düşünmemize izin vermeyen...
Çiğdem kendini ziyaret eden onca kişiye (milletvekilleri, parti başkanları, siyasetçiler, avukatlar) hiç kendi durumundan söz etmedi. Hasta tutsaklardan, barıştan, Kürt meselesinden, hapishanede kendinden çok başkalarını, tam bu yüzden de kendini ilgilendiren uygulamaları anlattı. Hiç kimseyi asık yüzle karşılamadı, sitem etmedi, orada kimse karşısında teselli edecek birini bulmadı. İşte kitaptaki yazılara sığmayan bütün bu hikâye Çiğdem’i anlatıyor. Çünkü bu duruşun temsil ettiği kadın, bize tek omuzlu elbisesiyle yazdıklarından fazlasını söylüyor. “Emri hak vaki olduğunda,” hüküm tepeme indiğinde ben de böyle direnebilirim diye düşünüyorsunuz ama Çiğdem hiçbir zaman söz etmiyor direnişten. Ne dışarıya yolladığı notlarda, ne yazılarında, kendini özel bir şey yapmış gibi konumlandırmıyor, bu yüzden Gezi’yi de pek güzel temsil ediyor.
Yazıların tümü konularından çok Çiğdem’den onlara sinen şey yüzünden politikleşiveriyor. Yazılar, Çiğdem’in çok yönlü duyarlıklarını, kendini dünyanın merkezine koymadan, dünyanın felaketleri karşısında başına geleni, haksız tutsaklığını bir şikayet konusu yapmaya gönül indirmeyen bir varoluşu anlatıyor.
Benim favorilerim ilk okuduğumdan beri “Küçük Göçmen Ailem olmuştu. Ve Mahkeme Hayaletleri ile Bakırköy’den Gazze’ye mektup yazısı. Aslında hemen hepsi tekrar tekrar okunabiliyor, keyifle.
Yazıları okuyunca acaba ardından öyküler gelir mi diye bekliyorsunuz doğallıkla. Ve neredeyse aynı anda, bu öykülerin hapishanede yaşadıklarıyla doğrudan ilgisi olmayacağına, çünkü yazılarda bile, eğer böyle tanımlanabilirse “içerdeki hayat”ın “dışarıdaki hayat”la görünen ve bilinenden farklı dolayımlarla bir araya geldiğini düşünüyorsunuz.
Rezillik, kepazelik, otoriterlik, diktatörlük, faşizm her neyse, her ne derseniz deyin kitabın yazarı Çiğdem ve gezi tutsakları, Kobane tutsakları hukuksuz olarak zalimce içerde tutuluyorlar. Bu somut bir gerçek.
Yine de yazıları okurken, hiçbir devletlûnun kolay kolay Çiğdem’in hayatını elinden çekip alamayacağını düşünüyorsunuz. İşte bu bir direniştir mi demeliyim, bu gönlümü mü rahatlatmalı? Yoksa büyük kız kardeşimin sözlerinde vardır bir keramet deyip “neyse” kelimesinin eğreti gölgesine mi sığınmalıyım?
(AD/Mİ)







