Rahatlar rahatsız olsa
A-na-ya-sa-sız-laş-tır-ma! Bu kelimeyi konuşurken de böyle heceleyerek söyleyebiliyorum. O kadar ki kelimeyi söylemeyi başarmak anlamına kafa yormaktan daha zor geliyor. Kelime genelde “hukuk devletinin tabutuna çivi çakıldı” kalıbıyla birlikte kullanılıyor malum. Ben bu aralar hukuk devletinin tabutunun ne kadar büyük olabileceğine kafa yoruyorum mesela. Sonuçta bunca çok çiviyi alabilecek tabut, ancak Yuşa Tepesi’ndeki gibi bir kabirde olur, değil mi?
Gerçi bizim kuşak “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” ile başlayan inci tanelerini duyarak büyüdü. O zamanın büyüklerinin bir kısmı bunu çok eleştirdiler. Biz çocuktuk, sokakta oyun oynuyorduk. Sonraları Gırgır Dergisinin “kaç Turgut” ettiği konuşulmaya başlandı. Derginin kapağının Turgutlarla kaplı olduğu zamanı hatırlıyorum mesela. Biz o zamanlar büyümeye can atan çocuklardık ve hala sokakta oyun oynuyorduk.
Yıllar geçti, anayasa delindi, yamalandı. Olmadı yanına sürfile çekildi, overlokçuya gitti, delinen yerlere çiçek motifleri eklendi. Arada sırada “bu artık dikiş de yama da tutmuyor yenisini yapalım” denildi. O arada “vintage akımı” başlamıştı, anayasa eski de olsa kimi gözlere güzel geldi. Peşinden “bit pazarına nur yağmasını bekleyemeyiz” diyenler çıktı. Bir homurdanmadır gitti.
Biz bütün bunları önce gazetelerden, televizyonlardan izledik. Ardından büyük internet devrimi geldi. Artık kimin neyi nereden izlediğini kestirmek pek mümkün değil. Ama eskiden şüphe daha makbuldü sanki. Şimdi şüphe sahibine açıktan deli muamelesi yapılıyor. Neyse bizim gibilere hayat hep bayram!
“Delirmek güzeldir” diye yazılamaya mı çıksam yoksa üşenip evde mi otursam karar veremezken alıp kenara koyduğum Omar El Akkad’ın Bir Gün Herkes Buna Hep Karşıymış Gibi Yapacak kitabına ilişti gözüm. Başlığa kehanetin tamamını sığdırmışlar. Yazarın, çevirmenin eline sağlık.
Yazar, gazeteciliğe başladığında kendisine öğretilenleri hatırladığı bölümde “Derler ki bu meslekte yapılması gereken, acı çekenleri rahatlatmak, rahat yaşayanlarıysa rahatsız etmektir. Bu deyişi genç bir gazeteciyken çok duydum. İnandım da. Aslında kurmaca bir eserden bir alıntı, basına katlanamayan bir karakterin söylediği bir söz” demiş.
Kitapta atıf olmayınca “Demek ki Kuzey Amerika kıtasında bunu okuyanlar ne denilmek istendiğini anlıyor. Oryantasyon sorunu bitmeyen bizim gibi memleketlerde okuyanlara pek aşina değil galiba” dedim kendime. Araştırmadan bırakmak huyum değil, peşine düştüm.
Efendim meğer bu söz, Şikagolu mizah yazarı Finley Peter Dunne tarafından yaratılan Bay Dooley karakterinin “düşünceleri” imiş. İrlanda kökenli Bay Dooley’nin gazeteler hakkındaki düşüncelerini içeren yazı 1902’de yayınlanmış. Mealen diyor ki “Gazete bizim için her şeyi yapıyor. Polis gücünü ve bankaları yönetiyor, orduya emir veriyor, dinî yasaları kontrol ediyor, gençleri vaftiz ediyor, aptalları evlendiriyor, acı çekenleri teselli ediyor, rahat içindekileri üzüyor, ölüleri gömüyor ve sonrasında onları yakıyor”.
Bay Dooley’nin okuduğu gazeteleri okumadık, yaşadığı zamanı yaşamadık. Bu karakterin ortalamasını gösterdiği toplumu hiç görmedik. Üstelik kendisi hayali bir karakter. Ama okuduklarımdan öğrendiğime göre Bay Dooley’nin “düşünceleri” o zamanlar Beyaz Saray’daki toplantılarda gündemin ilk sırasında ele alınırmış. Böylelikle “halkın sesi” unvanını kazanmış.
Bay Dooley’nin zamanında anketçiler var mıydı bilemiyorum. Varsa ve anketçilere rağmen “halkın sesi” olmayı başarmışsa Sayın Dooley’i huzurlarınızda saygıyla anmak istiyorum.
(ÖE/HA)