ABD İç Güvenlik Soruşturmaları Birimi (HSI) ile Adalet Bakanlığı, Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde kendisini “Antifa” olarak tanımlayan ve Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) görevlilerini tehdit etmek, ifşa etmek ve öldürmek amacıyla komplo kurduğu iddia edilen Kyle Wagner’ın evine 6 Şubat’ta baskın düzenledi. Baskın sırasında çekilen fotoğraflarda Wagner’ın üzerinde “I’m Antifa” (Ben Antifa’yım) yazılı bir sweatshirt vardı.
ABD İç Güvenlik Bakanlığı (Homeland Security), resmî hesabından yaptığı açıklamada operasyona ilişkin olarak, “Minnesota’da hukuksuzluğa son verilmiştir. Kolluk kuvvetlerini tehdit eden ya da onlara yönelik herhangi bir saldırıda bulunanlar adalet önünde hesap verecektir,” dedi. Operasyonun gerekçesi ise Wagner’ın, sosyal medyada paylaşımlarında takipçilerini ICE polislerine saldırmaya ve onları öldürmeye çağırdığı iddiası. Savcıların açıklamalarına göre 37 yaşındaki antifaşist, ocak ayında Facebook ve Instagram üzerinden paylaştığı video ve mesajlarda ICE polislerini “Gestapo” olarak tanımladı. Wagner’ın ayrıca takipçilerine silahlanma çağrısı yaptığı ve Minnesota’nın “ICE’in gömüleceği yer” olduğunu söylediği iddia edildi.
Wagner’ın tutuklanması, aralık ayında Trump yönetimi tarafından başlatılan ve Minnesota’ya 3 binden fazla ICE polisinin sevk edildiği Operation Metro Surge sırasında gerçekleşti. Yetkililer, operasyon kapsamında ABD’de “yasa dışı” bulunan 4 binden fazla göçmenin gözaltına alındığını, ayrıca federal görevlilerin görevini engelleme ya da onlara saldırı suçlamasıyla 158 kişinin tutuklandığını duyurdu. Yaklaşık 700 ICE polisinin bölgeden çekilmesi planlansa da, 2 bine yakın polisin Minnesota’da kalacağı ve kamuoyuna duyurulan geri çekilme açıklamalarına rağmen Twin Cities bölgesindeki operasyonların şiddetli bir şekilde sürdüğü haberlere yansımaya devam ediyor.

ICE Tracking sitesinin verilerine göre, 2026’nın ilk ayında Minneapolis’te iki ABD vatandaşı ICE polisleri tarafından vurularak öldürüldü. Aynı dönemde beş yaşındaki bir göçmen, okuldan evine yürürken gözaltına alındı. Resmî gözaltı merkezlerinde ise en az altı göçmenin hayatını kaybettiği bildirildi. Mahkeme kayıtları, haber raporları ve devlet verileri temel alınarak hazırlanan veritabanı, ABD tarihinin en büyük göçmen karşıtı operasyonunun neden olduğu hak ihlallerini ve ölümleri kayıt altına alıyor. 5 Şubat 2026 itibarıyla güncellenen verilere göre ülkede halihazırda yaklaşık 73 bin göçmen ya gözaltında tutuluyor ya da gözetim altında. Bunların yüzde 73,6’sının herhangi bir adli sicil kaydı bulunmuyor. Veritabanı, yalnızca 2025 yılında göçmen gözaltı sistemi kapsamında en az 31 kişinin yaşamını yitirdiğini ortaya koyuyor.
ICE’ın gövde gösterisi için özellikle Minneapolis’i seçmiş olması ise tesadüf değil. Kent, 2020’de George Floyd’un öldürülmesiyle devlet şiddetine karşı koyuşun kolektif hafızasının ve örgütlü muhalefetin simgelerinden biri hâline gelmişti.

ICE polisi tarafından öldürülen Renee Nicole Macklin Good, Minneapolis’te anıldı
Göçmenleri “kurtarmak” mümkün mü?
ICE’a ve Trump’ın göçmen karşıtı politikalarına yönelik eleştiriler, farklı kentlerde binlerce insanın katıldığı protestolarda olduğu kadar ABD genelindeki film festivallerinde, müzik yarışmalarında ve ödül törenlerinde de öne çıkıyor. Kültür ve sanat alanında üretimlerini sürdüren dünyaca ünlü isimler, ICE polislerine hakaret ve küfür etmekten imtina etmiyor ve bu etkinliklere çoğu zaman yakalarında “ICE OUT” (ICE, defol) rozetleri ile çıkıyor.
Böyle bir gündemde ve küresel düzlemde, göçmenleri hedef alan bu politikaların karşısında, tıpkı Wagner’ın suçlandığı gibi, örgütlü ve hatta silahlı mücadele yürüterek göçmenleri “kurtarmak” mümkün mü?
Cigarettes & Coffee (Sigara ve Kahve, 1993), There Will Be Blood (Kan Dökülecek, 2007) ve Phantom Thread (Hayalet İplik, 2017) gibi filmleriyle tanınan ABD’li yönetmen ve yapımcı Paul Thomas Anderson, son filmi One Battle After Another (Savaş Üstüne Savaş, 2025) ile tam da buraya varıyor.
Siyah bir kadının liderliğindeki “French 75” isimli silahlı örgüt, göçmenleri hukuksuz bir şekilde tutuldukları gözaltı merkezlerinden kaçırma operasyonları düzenliyor. Örgütün lideri konumundaki Perfidia (Teyana Taylor) ve “bomba uzmanı” Bob (Leonardo DiCaprio) ses getiren pek çok eylem düzenliyorlar. Ancak örgütün faaliyetleri bir noktada kesintiye uğruyor. Sahneye çıkan işkenceci polis Steven J. Lockjaw (Sean Penn), bu kesintide büyük rol sahibi.
Örgüt sadece göçmenleri tutuldukları kafeslerden çıkarmakla kalmıyor, kendilerine maddi kaynak sağlamak için banka soygunu gibi eylemler de gerçekleştiriyor. Ancak bunu, biraz “maceracı” ve yer yer aşırı heyecanlı görünen karar ve tavırlarla sürdürüyor. Perfidia ve Bob’un kızları Willa’nın (Chase Infiniti) spor eğitmeni Sensei Sergio St. Carlos’un (Benicio Del Toro) kendi komünitesi ile kurduğu dayanışma ağı, bu aşamada daha hâkiki bir yerde konumlanıyor. Ve belki de Anderson, o hikâyeye daha genel-geçer ama daha duru bir gözle bakıyor.

Yazının bundan sonrası filme dair sürpriz gelişmeler içerebilir.
Devrimci figürleri “bizim gibi insanlar” kılma arzusu
French 75’e, Perfidia’nın yakalanmasından ve tanık koruma programına alınarak örgütün diğer militanlarının bilgilerini polise vermesinden sonra büyük bir operasyon düzenleniyor ve örgüt bir bakıma “yer altına çekilmek” zorunda kalıyor. Perfidia’nın bir sınır kapısında, başka bir ülkenin sınırına doğru yol aldığını gördüğümüz sahneden hemen önce örgütün militanları bir bir hapsediliyor, ağır işkenceler görüyor.
Bob ve Willa ise Perfidia yakalandıktan hemen sonra, başka kimliklerle başka bir yerde yaşamaya başlıyorlar. Ki Perfidia’nın “muhbir”liğinden sonraki filme içkin sorunlardan biri de burada boy gösteriyor. Bob, aşık olduğu kadının muhbir olmasından ve bir bebeğin bakımını tek başına üstlenmesinden midir bilinmez, ekseriyetle “kafası güzel” gezmeye başlıyor. Öyle ki o hâlde araba kullanarak eve dönecek, kızını endişelendirecek ve bunu umursamayacak kadar. Öyle ki kızının anlattığı bir sorunu algılayamayacak ve hatta öyle ki polis baskınında ondan kaçamayacak kadar.
Elbette devrimcilerin yorgunluğu, kırılganlığı ve nihayetinde diğer insanlar gibi etten, kemikten oluşları, incelikli bir anlatının konusu olabilir. Hatta bu hâller, mizahın imkânlarını da barındırır. Ne var ki silahlı mücadele yürüten, biri işkenceci bir polise tek başına direnmeye çalışan, diğeri ise “bomba uzmanı” olarak kodlanan iki militanın vardıkları noktayı bu biçimde tasarlamak, Anderson’ın antifaşist bir derinlik kurduğunu zannederken aslında küf tutmuş bir anlatı duvarına çarpmasıyla açıklanabilir. Ki, belki de bu okuma en iyimser ihtimaldir. Amerikalıların antifaşist nüvelerini besleme ve devrimci figürleri “bizim gibi insanlar” kılma arzusu, bütün hikâyeyi bireysel çöküşe tahvil ederek mi gerçekleştirilebilir?
Travma, şiddet ve ideolojik çözülmenin merkeze alındığı filmde fail, bağlam ve politik yapı bilinçli ya da bilinçsiz biçimde geri plana itilmiş görünüyor. Dahası, bu geri plan kimi anlarda kendi başına “gerici” bir anlam üretmeye başlıyor. DiCaprio ile militanlardan biri arasında geçen telefon konuşması, bu tercihin belki de en göze batan örneklerinden biri. Yönetmen burada açık bir seçim yaparak “woke kültürü”nü güvenli bir mesafeden ironize ediyor.
Gelinen noktada radikal politik figürler, paranoya, uyuşturucu bağımlılığı ya da politik öznenin tümüyle yer değiştirmesi üzerinden kodlanan “tuhaf” karakterlere indirgeniyor. Böylece devrimcilik, bir pozisyon olmaktan çıkarılıp, geçici bir gençlik macerası ya da bir ruh hâlinin dışavurumu gibi ele alınıyor. Filmin finalinde Perfidia’nın kızına yazdığı mektuptan dökülen “Biz başarısız olduk, umarım siz başarabilirsiniz” cümlesi de bu yaklaşımı açık biçimde teyit ediyor.
Filmin, son olarak 78. Amerikan Yönetmenler Birliği Ödülleri’nde (Directors Guild of America, DGA) Uzun Metraj Sinema Filmi Dalında Üstün Yönetmenlik Başarısı ödülünü kazandığını, eleştirmen birliklerinin ödüllerinin yanı sıra Gotham Ödülleri ve Altın Küre’den de ödülle döndüğünü ve 15 Mart’ta düzenlenecek Oscar töreninde “En İyi Film” dalının favorileri arasında gösterildiğini belirtmek gerekiyor.
Duygusal düzlemde iyi niyeti son derece berrak olan Anderson’ı, kazanması neredeyse kesin görünen Oscar’ı için tebrik etmek mümkün; ancak niyet okumasına dayalı şerhler bir kenara bırakıldığında, filmin sol soslu bir aksiyon anlatısının ötesine geçemediğini de not düşmek elzem. (TY)









