Yönetmenliğini Julia Willoughby Nason ve Mike Gasparro’nun birlikte yaptığı, 2026 ABD yapımı “Pastörün Karısının Ölümü” (Death of the Pastor’s Wife) adlı üç bölümlük biyografik belgeselin izlenmeyi hak eden en önemli özelliği, bireysel yaşamı toplumsal belirleyicileriyle mercek altına alıp izleyicinin konu üzerine daha derinlikli düşünmesine yardımcı olacak ipuçları sunmasıdır.
(Pastör, “Protestan kiliselerinde Tanrı’nın kullarını güden kişi” diye tanımlanıyor. Türkçedeki karşılığı papaz olarak geçiyor.)
Olaylar; kişisel günlük, mesaj, video, tanıklık vb. kayıtların yardımıyla gözler önüne seriliyor.
Bir din insanı olarak kilisedeki görevi, müritlerin yaşamını yönetmek olan papaz John-Paul (JP), vaazlarında tıpkı bir şovmen edasıyla İncil’i ve Hz. İsa’yı kullanarak cinsel ilişki üzerine pornografik söylemlerde bulunuyor.
İşin şaşırtıcı yanı, kadın ve erkeklerden oluşan cemaatten birinin çıkıp da JP’yi eleştirmemesi. Bu arada JP, İncil’deki “kocana hayır deme” emrini ve buna benzer ifadeleri kullanıp erkeğin çok eşlilik hakkını savunarak kadınların gözünü korkutmaktan da geri kalmıyor.
Kendisi 36 yaşında, evli, iki çocuklu, kilise terbiyesiyle yetişmiş ve kilisede piyano çalarak geçimini sağlayan bir yetişkin olarak sosyal konumunu dikkate almadan çok eşlilik hakkını defalarca kullanmış;13 yaşındaki Mica’yla bile ilişki kurmaktan çekinmemiştir.
Yıllar sonra ikisi de eşlerinden boşanarak birbirleriyle evlenirler. JP vaaz verirken iyi kalpli, herkesin çok sevdiği ve inancına aşırı derecede bağlı eşi Mica da kilise korosunda yer alır; ayrıca neşeli şarkılar söyleyerek karizmatik eşine destek olur. Ama huylu huyundan vazgeçmez; JP, Mica’yı da aldatır. Genç kadın, eşinin kendisini diğer kadınlarla kıyasladığı zehabına kapılarak göğüs ameliyatı yaptırmaya karar verir.
Aldatmalar sürdükçe Mica, bu kez videodaki konuşmasında teselliyi inancında bulduğunu dile getirir: “Ben en başta İsa’nın geliniyim. Eşimle ilişkimizde istismar varsa sürdürmek zorunda değilim. İstismarın hangisi olursa olsun, fiziksel, cinsel, parasal, mental, her şeyin suçunun size yıkılmasına izin vermeyin. İsa arkanızdadır.”
Sonunda eşinin çevreye karşı koruyucu koca rolü oynayıp yalnızken işkenceci kesilmesine daha fazla dayanamaz ve uzaklaştırma kararı alır. Ama JP, kendi iğrenç sapkınlıklarına Mica’yı da zorla katarak bu karara engel olur.
Mica’yı akıl hastanesine yatırır. Onu ailesiyle ve dostlarıyla görüştürmez. Kendisine boyun eğmesi için ilaçlarını kimi zaman keser, suçu da Mica’nın ailesinin üstüne atar.
Mica, kiliseyi korumak adına eşinin sapkınlıklarına bile katlanmıştır. Ama artık daha fazla direnecek gücü kalmamıştır. Boşanma davası açar. JP’den kaçmak için arkadaşlarının evlerinde saklanır. Onlara, JP’nin kendisini öldüreceğini ve ölümüne intihar süsü vereceğini söyler. Sesini kimseye duyuramamış olmanın düş kırıklığına teslim olur; yine de kendisini ayakta tutan dinî inancına sonuna kadar sarılır. Kredi kartıyla bir tabanca alır. Acil servisi arar ve ailesinin kendisini ölü bulabilmesi için intihar edeceği yerin adresini bildirir.
Çevresinden hiç kimse Mica’nın intihar ettiğine inanmaz; herkes “Bu işte bir bit yeniği var” diye düşünür. JP, Mica’nın dirisine yaptığı işkence yetmiyormuş gibi ölüsünü de kilit altına alır; çevreye, onun ilaçlarını kestiği için canına kıydığı yalanını yayar.
Cesedi yakmak için acele etmektedir. Şovmenliğiyle, sahte gözyaşlarıyla cemaati de kandırır. Aile onu mahkemeye verir. Mica’yı tanıyanlar, gerçeğin ortaya çıkması için eylem yaparlar. Avukatların çabaları, FBI’ın sorgulamaları, JP’nin evinin aranması, tanıklıklar ve somut deliller işe yaramaz.
Sonuçta JP, yeni sevgilisi Susie’yle evlenir ve birlikte başka bir kilisede iş bulurlar. İkisi de sahne sanatçılarına taş çıkartacak parlak taşlı, süslü giysileriyle sanatlarını icra etmektedir. JP ise İsa kılığındadır.
Ancak Mica’nın ölüm nedeni, yalnızca onun bipolar olmasına bağlanacak kadar basit değildir. Kurulu düzenin din, tıp, hukuk, adli makamlar ve güvenlik güçleri gibi kurumları, olayın aydınlatılması konusunda işlevlerini yerine getirememiştir.
İnanç sistemlerinin bir pastör (din adamı) tarafından istismar aracına dönüştürülmesini yetkililer nasıl olup da fark etmemiştir? Mica’nın kız kardeşinin de vurguladığı gibi yasalar, istismarcıyı korumaktadır. “Polis, Mica için hiçbir şey yapmadı. Çünkü Güney Karolina’da evliyseniz yaptığınız taciz sayılmıyor,” der genç kadın.
Mica’nın olayı gibi kadın cinayetlerine ve şüpheli kadın ölümlerine yol açan koşullarda hiçbir değişiklik yapılmamıştır. Kurulu düzen, çağdaş toplumda da bildiğini okur: “Erkek kural koyar, kadın uyar.” Kadına salt seks objesi olarak davranılması, fuhuş pazarına özgü değildir. JP, Mica’ya boyun eğdirmek için duygusal manipülasyonun en iğrenç taktiklerini kullanmıştır.
Öte yandan Mica’nın suçluluk duygusunda çevrenin rolü büyüktür. Araştırmalara göre kadınlar bu duyguyu erkeklere oranla daha yoğun yaşarlar. Toplumsal cinsiyet rollerindeki eşitsizliğin de gösterdiği gibi toplumsal yapılar, kadınlara ağır sorumluluklar yüklemiştir. Dolayısıyla “herkesi hoşnut etme” koşullandırması, kadının bu duyguyu içselleştirmesini kolaylaştırır.
Mica’nın ailesindeki ve arkadaşı olan kadınlar iyi niyetlidir; ama popüler kültürdeki özgürleşmiş kadın figürleri olarak ellerinden gelen, mahkeme kararına karşı eylem yapmaktır. Ne var ki örgütsüz oldukları için bu eylemler de ses getirmez.
Onlar da dindardır, kiliseye bağlıdır. İnançla yaşamak insanların kolayına gelir; inancın sorgulanmamasının rahatlatıcı bir yanı vardır. Mica’yı onlardan farklı kılan, dinine bağlı bir eş olma saplantısıyla pastörün, yani JP’nin eşi olma konumunu korumayı fazlasıyla ciddiye almış olmasıdır. Cemaatteki müritlerin ve arkadaşlarının aksine Mica, her konuda İncil’deki “kocana hayır deme” söylemiyle hareket etmektedir.
Finalde ekranda beliren yazı da demokrasi açısından kalıcı bir çözüm umudu vermez: Mica Yasası olarak anılan bu tasarıyla istismarın tanımı genişletilerek psikolojik şiddet ağır suç kapsamına alınacaktır.
Kanımca demokrasi için, dünyada hukuk sisteminin geleneksel konumunun meşruiyetinin sarsıldığını kabul etmek ve adalet, insan hakları ve canlı hakları gibi en temel insani değerlerin yerini kurulu düzende eşitsizlikle beslenen toplumsal değer yargılarının almasına küresel iş birliğiyle engel olmak gerekir.
(TT/EMK)







