Kimin adına konuşuyoruz? Cuma hutbesinde imam, kamu malına el uzatmanın, rüşvetin, adam kayırmanın, kul hakkı yemenin ahlaken kabul edilemez olduğunu anlatıyor. İstatistikçi, toplumun ekonomik ve sosyal koşullarını görünür kılacak verileri derleyip yayımlıyor. Akademisyen, araştırmasının bulgularını, yanlışlanma ihtimalini de göze alarak kamuoyuyla paylaşıyor.
Yargıç, önüne gelen davada kişilerin kimliğine, toplumsal konumuna, siyasal yakınlığına bakmaksızın hukuka göre karar vermekle yükümlü. Sermaye piyasası denetçisi ise yatırımcıların haklarını, piyasanın güvenilirliğini korumak amacıyla finansal işlemleri inceliyor. Bu öznelerin ortak niteliği, üstlendikleri kamusal görevin gereğini yerine getirmeleri.
Peki, söyledikleri sözün, yaptıkları işin, verdikleri kararın, hazırladıkları raporun sonuçları kendilerini görevlendiren, maaşlarını ödeyen, terfi ettiren ya da görevden alabilen siyasal otoritenin beklentileriyle çatışırsa ne olur? İmamın sözleri, istatistikçinin rakamları, akademisyenin araştırmaları, yargıcın kararları, denetçinin raporları hangi iradenin temsilcisine dönüşür? Bir kamu kurumunun yasayla belirlenmiş varlık nedeni ile fiilen yerine getirdiği işlevin birbirinden ayrışması mümkün müdür? Ayrışırsa bu ne anlama gelir?
Bu sorular, farklı alanlarda karşılaştığımız olaylar arasındaki örüntüler üzerine düşünmemizi sağlar. Daha önce “Eleştiriye Övgü” adını verdiğimiz bu yazı dizisinde hakkın lütfa, yurttaşın hak talep eden özneden kendisine sunulanı minnetle karşılaması beklenen kişiye dönüşmesini ele almıştık. Şimdi benzer bir dönüşümün kurumlar düzeyindeki izlerini sürelim.
Çünkü kamusal niteliği olan kurumların nasıl örgütlendiği, devletin teknik işleyişine indirgenemez. İnsanların hangi bilgilere güvenebileceğini, haklarını nasıl arayabileceğini, birikimlerini hangi güvencelerle değerlendirebileceğini, kendilerini ilgilendiren kararlara nasıl katılabileceğini, daha geniş anlamıyla nasıl bir toplumda yaşayabileceğini de belirler ki bu da geniş anlamıyla siyaset kurumunu imler.
Ahlakın kurumsal sesi: Diyanet
Diyanet İşleri Başkanlığının 27 Haziran 2025 tarihinde yayımladığı cuma hutbesinin başlığı Kamu Hakkı Dokunulmazdır. Hutbede rüşvet, torpil, adam kayırma, kamu kaynaklarının israf edilmesi, sahte belgelerle haksız kazanç elde edilmesi ve kamunun malına el uzatılması dinî ve ahlaki bakımdan mahkûm ediliyor. Kurumun insanlara yalnızca ibadet pratiklerini öğretmekle değil, inanç ve ahlak esasları hakkında bilgi vermekle de yükümlü olduğunu düşündüğümüzde, böyle bir hutbenin yayımlanmasında beis yok; ancak bizi ilgilendiren, dile getirilen ilkelerin doğruluğundan ziyade, bu ilkelerin hangi koşullarda toplumsal hayatın değerlendirilmesinde ölçüt olarak kullanılabildiğidir.
Anayasa'nın 136. maddesi, Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içerisinde yer aldığını, laiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak görevlerini yerine getirmesi gerektiğini düzenliyor. Diyanet ise 2018 yılından beri doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı. Böylece aynı anayasal düzen içerisinde kurumun hem siyasi tarafsızlığı öngörülüyor hem de siyasal yürütmenin idari örgütlenmesi içerisinde görev yapması isteniyor. Bu iki özelliğin bir arada bulunması, tek başına tarafsızlığın ihlal edildiğini kanıtlamasa da tarafsızlığın hangi kurumsal güvencelerle gerçekleştirilebileceği sorusunu beraberinde getiriyor.
Laiklik, yurttaşların din ve vicdan özgürlüğünün yanı sıra farklı inançlar karşısında kamusal otoritenin tarafsızlığıyla da ilişkilidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2016 yılında İzzettin Doğan ve Diğerleri/TR davasında verdiği karar, Alevi yurttaşların din hizmetlerine erişiminde ortaya çıkan farklı muamelenin din özgürlüğü ve ayrımcılık yasağı bakımından ihlal oluşturduğunu ortaya koymuştu. Kararın uygulanmasına ilişkin uluslararası denetim, alınan tedbirlerin ardından 2024 yılında kapatılmış olsa da bu tarihsel deneyim, bir kamu kurumunun belirli bir dinî yorumu esas almasının diğer inançlarla ilişkisinde nasıl sorunlar doğurabildiğini düşünmek bakımından önemini koruyor.
Dinî öğretiyle kamu kurumunun faaliyetini birbirinden ayırarak düşünmemizi derinleştirelim. Adalet, emanet, doğruluk, kul hakkı gibi kavramların İslam düşüncesinin farklı geleneklerindeki önemi açıktır. Ancak bu kavramların kamusal hayatta hangi olaylara, kimlere, ne ölçüde uygulanacağı, onları dile getiren kurumun tarafsızlığıyla ilişkilidir.
DİB gibi kamusal bir otoritenin kendi faaliyetlerini, kaynaklarını ve kararlarını da ilan ettiği ilkelerin ışığında değerlendirebilmesinin koşulları nelerdir? Bir kurum, kendisini yöneten siyasal otoritenin faaliyetlerini değerlendirmeye geldiğinde konuşabilme özgürlüğünü koruyamıyorsa, ahlaki ilkelerin kamusal niteliğini nasıl güvence altına alabilir?
Bilginin, bilimin ve adaletin kurumsal koşulları
Türkiye İstatistik Kurumunu (TÜİK) düşünelim. Enflasyon, işsizlik, gelir dağılımı, yoksulluk gibi olguların nasıl ölçüldüğü, bütün ülkeyi etkiler; ücret politikasından ekonomi yönetimine, sosyal yardımlardan yurttaşların geleceğe ilişkin kararlarına kadar belirleyicidir. Bu nedenle istatistiklerin güvenilirliği yaşamsaldır.
TÜİK'in yürürlükteki teşkilat düzenlemesi, bilimsel ve teknik özerkliği açıkça güvence altına alır; veri kaynaklarının, yöntemlerin ve yayımlama süreçlerinin seçiminde kurum çalışanlarına talimat verilemeyeceğini belirtir. Böylesine açık bir hukuki güvenceye neden ihtiyaç duyulmuştur? Çünkü istatistik üretiminin siyasal beklentilerden etkilenmesi, yalnızca kamusal bilginin güvenilirliğini gölgelemez; toplumun ortak sorunlarını tanımlayabilme ve çözüm üretebilme olanaklarını da daraltır. Aynı toplumsal gerçekliğe ilişkin ortak bilgi zemini aşındığında, artık çözümler üzerinde değil, sorunların varlığı üzerinde de uzlaşmakta güçlük çekeriz.
Benzer gerilimler üniversiteler için de geçerlidir. Anayasa'nın 130. maddesi üniversitelerin bilimsel özerkliğini tanırken, yürürlükteki Yükseköğretim Kanunu (YÖK) rektörlerin Cumhurbaşkanınca atanmasını öngörüyor. Elbette bir yöneticinin siyasi makam tarafından atanmış olması, bütün akademik kararların o makam tarafından belirlendiğini kanıtlamaz.
Ancak bilimsel özerklik, araştırmacının hangi konuyu çalışabileceğini aşar. Üniversitenin kaynaklarını nasıl kullanacağı, araştırma önceliklerini nasıl belirleyeceği, akademik kadroların hangi ölçütlerle oluşturulacağı, yöneticilerinin kime karşı hesap vereceği de bilimsel üretimin koşulları arasındadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi kararlarında bilimsel, idari ve mali özerkliğin birbirini tamamlayan unsurlar olduğu belirtiliyor.
Benzer soruları yargı için de sorabiliriz. Anayasa'nın 138. maddesi hâkimlerin bağımsızlığını güvence altına alırken hiçbir organın, makamın ya da kişinin mahkemelere emir ve talimat veremeyeceğini düzenliyor. Ancak yargı bağımsızlığı, yalnızca hâkimin karar verirken telefonla aranıp aranmadığı meselesine indirgenebilir mi?
Mesleğe kabul, atama, terfi, disiplin, görev yeri ve mesleki güvenceler de yargısal kararların hangi koşullarda oluştuğunu etkiler. Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) başkanlığını Adalet Bakanının yürütmesi, bu bakımdan kurumsal bağımsızlık ile yürütme arasındaki ilişkinin tartışılabileceği yapısal özelliklerden biridir.
Bir hâkimin hukuka uygun karar verebilmesi, yalnızca kişisel cesaretine bırakılamaz. Çünkü hukuk devleti, erdemli kişilerin tesadüfen doğru makamlara gelmesi üzerine kurulamaz. Kişileri olduğu kadar onların eyleme koşullarını da düzenleyen kurumlara ihtiyaç duyar. Bağımsızlık, kişinin karakterinden beklenen kahramanlığa dönüştüğünde, kurumsal güvencelerin işlevi de görünmezleşir.
Piyasayı kim denetler? SPK ve fon krizi
Son günlerde gündemi meşgul eden, piyasaları sarsan fon krizi ise tartışmamıza farklı bir boyut kazandırıyor. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), yatırımcıların haklarını korumak, piyasaların güvenilir, saydam ve istikrarlı işlemesini sağlamakla yükümlü düzenleyici ve denetleyici kamu kurumudur. SPK, idari ve mali özerkliğe sahip kamu tüzel kişisidir; görev ve yetkilerini kendi sorumluluğu altında bağımsız olarak kullanır. Kurulun ilgili olduğu bakanlık ise Hazine ve Maliye Bakanlığıdır. Özerklik bakımından son derece açık görünen bu hukuki düzenleme, yaşanan gelişmeler karşısında daha yakından soruşturulmayı hak ediyor.
SPK'nin 17 Eylül 2026 tarihinde aldığı kararlarla yedi portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiye süreci başlatıldı. Kurumun 23 Eylül tarihli açıklamasına göre bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısı 455.758 kişi. Yüz binlerce insanın tasarruflarını ilgilendiren bu gelişme, sermaye piyasalarının yalnızca yatırımcılarla şirketler arasındaki özel hukuk ilişkilerinden oluşmadığını, piyasanın güvenilirliğinin aynı zamanda kamusal bir mesele olduğunu da gösterdi.
Üstelik sorunun bir anda ortaya çıkmadığı anlaşılıyor. SPK'nin 18 Eylül tarihli açıklamasında, 2025 yılının son çeyreğinde bazı fonların fiilî dolaşım oranı düşük hisselerde ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlendiği belirtiliyor. Kurum, Aralık 2025'ten itibaren çeşitli çalışmalar yürütüldüğünü, 28 Ağustos 2026'da yatırım fonlarına ilişkin kapsamlı bir rehber yayımlandığını açıklıyor. Bu açıklamalar, düzenleyici otoritenin riskleri belirleme, önleme faaliyetlerini gösterirken, önlemlerin zamanlaması ve kuşkusuz yeterliliği konusunda da soru sormamıza imkân veriyor.
Ancak bizim araştırmamız açısından asıl mesele, belirli bir kişinin suçlu olup olmadığına karar vermek değil. Sormamız gereken, yatırımcıların haklarını korumakla yükümlü bir kurumun riskleri hangi aşamada tespit ettiği, hangi araçlarla müdahale edebildiği, müdahalelerin neden yeterli olup olmadığı ve bu süreçlerin nasıl denetlenebildiğidir.
SPK örneği, kurumsal özerkliği yalnızca siyasal müdahalelerden bağımsızlık olarak düşünmenin yetersizliğini de görünür kılıyor. Çünkü finansal piyasaları düzenleyen kurumların karşısında, büyük ekonomik kaynaklara, uzmanlığa, bilgiye ve siyasal ilişkilere sahip özel aktörler de bulunur. Düzenleyici otorite, denetlemekle yükümlü olduğu sektörün çıkarlarından da bağımsız mıdır? Siyaset bilimi ve düzenleme iktisadında düzenleyici kurumun denetlediği çıkar gruplarının etkisi altına girmesi olarak tartışılan olgu, tam da bu tehlikeyi açıklamaya çalışır.
Öyleyse araştırmamız gereken, risklere ilişkin uyarıların kurumsal karar alma süreçlerine nasıl taşındığı, yaptırımların hangi ölçütlerle uygulandığı, kararların hangi gerekçelerle açıklan(ama)dığı ve bütün bu süreçlerin nasıl denetlenebildiğidir.
Burada yatırımcıların sermaye piyasasına duyduğu güvenle yurttaşların kamu kurumlarına duyduğu güven birbirinden ayrılamaz. Güven, içinde şirketler, piyasayı düzenleyen, denetleyen kurumlar da olan kompozisyondur. Güven zedelendiğinde ortaya çıkan sorun, kişisel mali kayıpların ötesinde, kamusal düzenleme kurumlarının varlık nedenine ilişkin meşruiyet sorunudur.
Kurumsal özerklik: Kimin iradesinden bağımsızlık?
Ele aldığımız kurumların kamusal sorumlulukları farklılaştığı gibi özerkliklerinin koşulları da farklıdır. Diyanet için siyasal tarafsızlık ve inançlar karşısında eşitlik; TÜİK için bilimsel ve teknik bağımsızlık; üniversiteler için bilimsel ve kurumsal özerklik; yargı için bağımsızlık ve tarafsızlık; SPK içinse siyasal ve ekonomik güç odaklarının müdahalelerinden korunma esastır. Dolayısıyla kurumsal özerklik, her kurumun varlık nedenini gerçekleştirebilmesini sağlayan, işleyişine özgü güvenceler bütünüdür.
Özerklik (otonomi) sözcüğünün Grekçe kökenindeki “autos” ile “nomos”, kişinin ya da topluluğun tabi olduğu kurallarla ilişkisini imler. Siyasal ve hukuki bağlamda kurumsal özerklik, kurumun bütün toplumsal ilişkilerden bağımsızlaşması, kendi kendisinin mutlak egemenine dönüşmesi anlamına gelmez. Kurumun varlık nedenine uygun kararları, kendi yetki alanındaki mesleki ölçütlere göre alabilmesi; bu kararları verirken keyfî müdahalelere karşı güvencelere sahip olmasıdır.
Bilimsel bilginin doğruluğu siyasi beğeniye, hukuki kararın geçerliliği yöneticinin tasarrufuna, istatistiksel sonucun güvenilirliği iktidarın beklentisine, finansal denetimin sonucu piyasa aktörlerinin gücüne göre belirlenmeye başladığında, bu alanların kendilerine özgü işleyiş kasları zayıflar. Kurum, varlık nedenini gerçekleştirmek yerine başkalarının iradesini kendi görev alanına tercüme eden kullanışlı aparata dönüşme tehlikesiyle karşılaşır.
Ancak özerkliğin yalnızca hukuk metinlerinde yer alması, onun toplumsal gerçeklikte var olmasını güvence altına almaz. Kurum yöneticisinin görev güvencesi bulunmuyorsa, kaynakları keyfî biçimde kesilebiliyorsa, çalışanların mesleki ilerlemeleri siyasal ya da ekonomik yakınlıklara bağlıysa, hukuken (de juro) özerk görünmesine rağmen fiilen (de facto) değildir. Bu nedenle kurumsal özerkliği yönetim, bütçe, personel, karar alma, mesleki değerlendirme süreçleri birbirine içkindir.
Kurumsal bağımlılık, her zaman açık bir emir ya da müdahaleyle kurulmaz. Görevden alınma ihtimali, terfi beklentisi, kaynakların kesilmesi veya kurumsal ayrıcalıkların kaybedilmesi, çalışanların herhangi bir talimat almadan da kararlarını siyasal ve ekonomik güç odaklarının beklentilerine göre düzenlemelerine yol açabilir. Böylece dışsal denetim, kişinin kendi davranışlarını denetlediği içselleştirilmiş bir iktidar ilişkisine dönüşür. Kurumun özerkliğini yitirmesiyle öznenin kendi iradesini askıya alması, birbirini besleyen süreçler olarak düşünülebilir.
Daha önce Eleştiriye Övgü dizisinde tartıştığımız hakkın lütfa dönüşmesi meselesi, burada yeniden karşımıza çıkıyor. Bir kurumun kararları genel kurallar yerine belirli kişilerin takdirine kaldığında, yurttaşın hakkı da yöneticinin “iyi niyeti”ne, yakınlığına, tercihine bağlıymış gibi algılanabilir.
Oysa kurumları kişilere bağımlılıktan kurtarmanın temel gerekçelerinden biri, kamusal görevlerin kişisel sadakate göre değil, hukuk(un)a uygun biçimde herkes için geçerli kurallarla yerine getirilmesidir.
Bir kurumun siyasi iktidarın müdahalelerinden korunması gerektiğini söylemek, topluma hesap vermekten muaf tutulması anlamına gelmez. Üniversitelerin kendi içlerinde kapalı akademik hiyerarşiler oluşturması, bağımsız düzenleyici kurumların denetledikleri sektörlerin etkisi altına girmesi, meslek kuruluşlarının üyelerinin çıkarlarını kamusal yararın önüne koyması da mümkündür.
Dolayısıyla özerkliği, kurumların kendi ayrıcalıklarını koruma hakkına dönüştürmeden temellendirmeye ihtiyaç var.
Siyasal müdahale, kurumun kendi görev alanında oluşturması gereken kararı belirli bir iradenin beklentisine tabi kılarken demokratik denetim, kamusal yetkinin hangi amaçla, hukuk çerçevesinde, usul ve gerekçelerle kullanıldığını soruşturur; gerektiğinde hesap sorar.
Özerklik ile hesap verebilirlik bu bakımdan ayrıl(a)maz ikili olarak düşünülebilir. Çünkü karar alma yetkisi dış müdahalelere açık bir kurumun kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenebilmesi de, gerekçeleri kamuya açık olmayan bir kararın bağımsızlığının değerlendirilebilmesi de güçleşir.
Bu nedenle özerkliğin güvenceleri arasında saydamlık, bağımsız mali denetim, gerekçeli karar, liyakate dayalı atama, görev güvencesi, yargısal denetim ile kamusal katılım birlikte düşünülebilir.
Siyaset, bu kurucu ilkelerden azade değildir. Seçilmiş yöneticilerin kamusal politikaların amaçlarını belirleme yetkisi, demokratik temsilin hukukuna tabidir. Demokratik iktidarın sınırları, hukukun üstünlüğüyle, kamu kurumlarının görevleriyle, yurttaşların haklarıyla çizilir.
Özgürleştirici siyasetin kurumsal sınavı
Buradan siyasal hayatın radikal çelişkilerinden birine ulaşabiliriz. Siyasal hareketler çoğu zaman mevcut kurumların tarafgirliğini, adaletsizliğini ya da işlevsizliğini eleştirerek iktidara talip olurlar. Ancak iktidar el değiştirdiğinde aynı kurumsal yapı korunur.
Yöneticiler ile sadakat ilişkileri değişiyor ama eleştirilen düzen muhafaza ediliyorsa -ki sıklıkla yaşanan budur-, iktidar el değiştirmiş olsa da iktidar ilişkileri yeniden üretilmiş, siyasal değişim kurumsal dönüşüme tercüme edilememiş demektir.
Özgürleştirici siyasal talebin kurumsal karşılığı, iktidar koltuğunda kimin oturacağının belirlenmesi olamaz.
Yönetenlerin hangi yetkilere sahip olacağı, bunların nasıl sınırlandırılacağı, kamu kurumların hangi güvencelerle çalışacağı, yöneticilerinin kimlere, nasıl hesap vereceği de siyasal talebin ayrılmaz parçalarıdır. İktidarı ele geçirmeyi yeterli gören, ancak iktidarın kurumsal sınırlarını dönüştürmeyen her hareketin, karşı çıktığı statükonun işleyişini yeniden üretmesi kaçınılmazdır.
Başlangıçtaki imamın, istatistikçinin, akademisyenin, yargıcın, denetçinin ortak sorusuna geri dönebiliriz. Her biri kamusal sorumluluğunu yerine getirirken bilgisine, mesleğinin ölçütlerine, ilkelerine, hukukuna, vicdanına uygun davranabiliyor mu? Yoksa kendisinden beklenen, başkalarının iradesini kendi görev alanına tercüme etmesi mi?
Çünkü makam, yalnızca yetkiyle değil, o yetkinin yüklediği sorumluluğu üstlenen öznenin iradesiyle varlık kazanır; kişi iradesini başkasına devrederek sorumluluğunu askıya aldığında, yalnızca kendi özneliği değil, makamın anlamı ve temsil ettiği kurumun varlık nedeni de aşınmaya başlar.
Kurumların varlık nedeni ile fiilî işlevleri arasındaki ayrışmayı görünür kılmak, toplumun doğru bilgiye, adalete, bilimsel düşünmeye, güvenilir ekonomik ilişkilere ve işleyişlere, eşit yurttaşlığa hangi koşullarda erişebileceğini soruşturmaktır. Çünkü kurumların kime ait olduğunu sormakla onların kimin adına, hangi ilkelere dayanarak çalıştığını sormak farklı şeylerdir.
Öyleyse yurttaşlar olarak eleştirinin yönünü, kurumların işleyişini belirleyen düzene çevirmenin sorumluluğumuz olduğu söylenebilir.
Çünkü iyi yöneticilerin gelmesini beklemek, hayatımızı başkalarının iradesine terk etmektir. Antik Yunan’ın idiotes - polites ayrımı tam da burada anlam kazanıyor: İdiotes, kamusal hayatı başkalarına bırakarak kendi özel dünyasına çekilirken polites, ortak hayata yani politikaya sözüyle, eylemiyle, iradesiyle, sorumluluk alarak katılır.
Peki, biz hangisiyiz? İktidarın el değiştirmesini izleyen, kendisine sunulan seçeneklerden birini tercih etmekle yetinen seyirciler mi, yoksa kurumların nasıl yönetileceğine, yetkilerin nasıl sınırlandırılacağına, kamusal kaynakların nasıl kullanılacağına ilişkin söz ve karar hakkını talep eden yurttaşlar mı?
Kurumsal özerkliği demokratik denetimle birlikte savunmak, siyaseti yöneticilerin kişisel erdemlerine emanet etmek yerine hayatı halk olarak ellerimize alma iradesidir. Çünkü politika, yönetme yetkisinin sınırlarını birlikte belirlemeye talip olduğumuz yerde hayat bulur.
(MVB/EMK)







