Kısaydı, mertti, merhametliydi. Dışarıya tavrı, dosdoğrusunu söylersek, Ardeşen’in sert kayalarını çağrıştırıyordu.
İçinde Karadeniz’in dalgalarının her hâlini gözlerinden, beden dilinden anlamak mümkündü, ani yükselmelerini buradan rahatlıkla okuyabiliyorduk. Günün sonunda rüzgârın, ara ara da olsa fırtınanın da koşturduğu gecelerde kuzinenin etrafında içilen bir bardak çayla, yenilen yemekle ya da torun torbayla geçirilen zamanın hafifletici yanını pamuk gibi yumuşamasından anlıyordum. Adı: Ortxaphe’ydi.
Fethiye ismini hiç kullanmadı. O, Ortxaphe idi. Birlikte güzeldik. Meseleler anlatılıyordu, kimi yerde lokal duran konu komşu meseleleri vardı, bir kültürü aktarıyordu ve bunu Lazca konuşarak yapıyordu. Olup bitenlerin tam merkezinde ise bir mekân ve o mekânın içinde dinmeyen bir ateş: Kuzine. Ortxaphe’nin gözlerini açtığı mekân ile benim gözlerimi açtığım mekân arasında yarım asırdan fazla bir süre var. Bu süre içinde Laz evleri de modernleşmeyle birlikte sert bir dönüşüm yaşıyor.
Şöyle ki 1914 yılında kuzinenin Laz evlerinin merkezinde olmadığını hatıratlardan çıkarmak mümkün. 1940–50 arasında ise kuzinenin mekânın başköşesini tuttuğunu öğreniyoruz. Kültürün güçlü bir parçası olan, hafızanın, anıların ve daha birçok disiplini ilgilendirecek mekânların yok denilecek kadar azalması kültürün yitip gitmesi değil mi? Laz evlerinin sadece bir turizm elemanına dönüşmesinden bahsetmiyorum. Yaşamın olduğu, Lazcanın konuşulduğu, tartışmaların gece yarılarına kadar sürdüğü mekânlar, özenli ve kibirden, nümayişten uzak birer kültür hamalıdır.
Dil mekân ister, kültür başını sokacak bir dam ister. Anılar tutunmak için duvar ister. İnsan mekânsız nedir ki? Lisan ve mekân insanın dünya ile kurduğu ilişkinin iki farklı ifade biçimidir. Lisan düşünceyi kelimelerle görünür kılarken, mekân aynı düşünceyi renk, ışık, doku ve boşluk aracılığıyla hissettirir.
1910–1950 arasında Laz evleri için dönüşümün sert olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönüşümü açıkta duran ateşten kuzineye geçiş olarak adlandırabiliriz. Kuzineden önce açık ateş kullanımı yaygın. Açık ateşin üzerinde tavandan asılan (klemuri) kancalı bir alette kazan asılır, yemekler bu yöntemle hazırlanırdı.
Yani sıralama açık ateş, ocak ve nihayetinde kuzine. 19. yy. ve 20. yy. ilk yarısı baca sistemlerinin yaygınlaşması kuzineyi doğurmuştu. Eski bir hikâye duymuştum, kuzine ile Laz masallarını bir araya getiren. Bir anne, eve geç gelen küçük oğlunu kuzinenin yanına oturtuyordu. Alacakaranlıkta ortaya çıkan ve erkeklere musallat olan ayakları ters çinka'nın masalını anlatıyordu. O masallara kulak veren kuzinenin de bir hikâyesi vardı; evin içinde yanan açık ateşten devraldığı bir hikâye.
Ortxaphe açık ateşten baca sistemine geçişin tanığıydı aynı zamanda. Kültürün ve dilin de belki son temsilcilerindendi benim kişisel tarihimde. Mekânlar zaman ve varlık süreçlerinde biçim değiştirirler. Tıpkı Laz evlerinde ateşin içinde yandığı mekânın değişimi gibi. Ateş değişmedi lakin mekân değişti ve bir süre sonra ateşi de görünmez kıldık. Tıpkı dilimiz Lazcayı kendi ellerimizle görünmez kıldığımız, sessizleştirdiğimiz ve en kestirme yoldan söylersek terk ettiğimiz... Ölmüş diller mezarlığına Lazcayı gömen ve başucuna taşı diken de bizim kuşağımız değil miydi? Kuzine bahaneydi; dilimiz bir zamanlar Fırtına Deresi’nin aktığı gibi gümbür gümbür akıyordu. Şimdilerde ne fırtına akıyor ne de dilimizin ahengi. Evet, o ateş artık harlamıyor kendini ne de etrafında bir zamanlar coşan dil dalga dalga yükseliyor.
1940–50’li yıllarda Laz evlerinin değişimini hem bir başlangıç olarak okuyabiliriz hem de sonun başlangıcı olarak. Doğu Karadeniz’in, özellikle Lazların kırsal evlerini düşündüğümüzde “kuzine” yalnızca yemek pişirilen bir araç gereçten çok, evin tüm gündelik hayatının da başucundaydı. 1940’lı ve 50’li yıllarda ve sonrasında gelen kuzinenin modernleşmesi ve merkeze oturmasını biraz da Batı’nın ve onun getirdiği kültürün Cumhuriyet’le kökleşmesi olarak yorumlamak yerinde olacaktır.
Bugün parçalanmış iş bölümü ve işlevlerinin bir kısmı aynı noktada birleşiyordu. Salon, mutfak, ısıtma bir merkezdeydi. Modernleşen kuzine yüklendiği sorumluluklarına yenilerini eklemişti; kaynayan çorba, karalahana yemeği ve Ortxaphe’nin en güzel yemeklerinden olan kaplaması pişerken, olmazsa olmazlarımızdan mısır ekmeğimiz de kuzinenin yenilenen yüzünde yani içinde şişiyordu. Misal, sürekli çayın kuzinenin üstünde kaynaması sadece aile üyeleri için olmadığını eve gelecek olan misafir için de küçük bir sahneydi. Mekanın bu kodları da yaşam ve kültür hakkında bize çok şey anlatıyor. Babaannem Ortxaphe’nin son defa başını koyduğu yastığın altında tabancasının olması gibi. İçerinin dışarısıyla kurduğu köprü.
Mekânları biz kurarız, biz şekillendiririz, her şeyin elimizde olduğuna ikna oluyoruz; peki sonrası? Sonrasında şunu çıkarıyoruz çoğu kez: Mekânın benzettiği, oyduğu, şekil verdiği ve en nihayetinde ona tabi olmakla sonuçlanan süreç. Dünya insanın fiziki olarak en büyük mekânıdır. O mekânın içinde her bir köşesi bucağı başka bir mekâna açılan dünyalarımız.
Gecelerin tek adresi olan kuzinenin başucu kendisi ile birlikte öykü, masal, anlatı, anı, günün özeti, güneşli günler için planlanan zaman ve en nihayetinde canlı olan bir dilin mekânla güzelleşmesi, var olduğunu hissettirmesiydi. Dil çekip gidince mi mekân ölür yoksa mekân kökten değişimlerle ya da yıkılınca mı dil hiçe doğru dümen kırar? Her iki soru da birbirini doğuran cevaplar, sorulardır. Üstüne de şunu eklersek meramımızı anlatmış olacağız: Kaybedilen mekân ve dilin ta kendisi değil midir? Mekân kurtulunca kültür devamlılığını sürdürür, yaşam eklene eklene yoluna devam eder. Dil ve kültürün doğduğu ilk mekân insandır. İnsanı bir süre sonra biçimlendiren mekânın kendisidir. İki ayrılmaz parça.
Kuzine sosyal hayatın hiyerarşisinin izlerini de bize veriyor. Isının yaydığı yakınlık ve uzaklığa göre oturma düzeni olduğunu hatırlıyorum. En yaşlılarımız ısının en yakın noktasında olurken gelinlerin ve genç erkeklerin ısıya uzakta durmaları gibi. Günümüz konutlarında yaşam alanlarının —salon— üstlendiği işlevi o zamanlar kuzine yapıyordu. Merkezi ateş olan oturma düzeni. Mekânın içinde bir kuzine, kuzinenin içinde durmadan yanan ateş. Mekânlar inşa edilirken ilk baktığımız yer doğanın kendisidir, ilk elden direkt bilgiler veren odur, iç mimarlar, tasarımcılar da o bilgilerin hakikatini estetikle kültürel kodlarla buluşturduklarında kültürün devamlılığını sağlayabilirler.
1980 sonlarında yeniden inşa edilen “ocak yerimiz” yani yeni evimiz eğer bu kültürel kodlar reddedilmeden inşa edilseydi babaannem aidiyetini kaybetmemek için yeni’nin içine koyduğu veya koymaya çalıştığı minik dünyasını kurmak zorunda kalmazdı. Bu ana sütü kadar helal olan kültürümüz nesilden nesile aktarılabilirdi. Sanırım şimdi artık o ateşi tekrar ortaya getirmek çok zor.
Ortxaphe kanadını çırptı ve evine döndü ama biz neredeyiz, ev neresi?
(İÖ/HA)




