Japon yazar ve araştırmacı Masaru Emoto, suyun sözlerden ve niyetten etkilendiğini iddia ederek bir deney yapar. Emoto’ya göre su, iyi ve kötü sözlerden ve sevgi ya da nefret içeren duygulardan etkilenir.
Deneyde, bir bardak suya bir süre sevgi içeren sözler söyler. Başka bir bardak suya ise, hakaret, nefret içeren öfke dolu, kötü sözler. Deneyin sonunda Emoto, sevgi dolu sözlerin söylendiği bardaktaki su dondurulduğunda altıgen simetrik, estetik kristallere dönüştüğünü, hakaret ve nefret söylemine maruz kalan su dondurulduğunda ise, çarpık, kırık, dağınık, düzensiz ve bozuk kristallerin ortaya çıktığını gözlemler.
Deney sonrasında yazdığı, Suyun Gizli Mesajları adlı kitabında Emoto,’’Sözlerimiz yalnızca ses değildir, niyet taşır. Nefret suyun yapısını bozar’’ demiştir.
İbn Arabi ise, "Nefret, idraki perdeleyen bir dumandır’’ der.
Nefretten doz aşımına maruz kaldığımız şu günlerde, bu deney aklıma düşünce, sözlerin ve sözlere yüklenmiş niyetin, insanların hikayesini nasıl değiştirdiğini düşünmek, bana kendi hikayemi de bir kez daha hatırlattı.
Otuz sekiz yıl önce, tam da böyle soğuk ve karlı bir Aralık ayında, otuz iki saat otobüs yolculuğundan sonra varmıştım Diyarbakır’a… Üniversiteyi bitirmiş bir Ege’li, cebinde hayalleri, küçük bir mola verip dönecektim oysa. Öyle ya, ben denizi olmayan bir yerde yaşayamam derdim her zaman, farklı farklı planlar yapan arkadaşlarıma.
Duymadıkça, duyduklarımdan daha da utandım…
Nitekim ilk günlerde de ılık bir şehrin rahatlığı, böyle buz kesen bir şehrin ayazına dayanmaz ki zaten diye düşünürken, şehrin bana hazırladığı sıcacık sürprizlerden habersizdim. Bir süre sonra buzlar eridi, eve kapanma mahrumiyeti bitti, böylece başladı bu kadim şehre dair keşiflerim.
Surları elbet eşsiz ve çekiciydi ve fakat bu şehrin kendine davet eden tarifsiz, bambaşka bir efsunu vardı, bir türlü adını koyamadığım. Çok da bekletmedi beni. Bir kaç gün sonra, kalabalık sokaklarda dolaşırken bir tandır başında bulacaktım o simyayı.
Ne aradığımızdan çok da emin değilken, sokağın başında baktık ki beyaz tülbentli kadınlar, merak edip de tandırın yanına yaklaşınca, tatlı tebessümler başladı. Tam yanlarından geçerken bir anda, sevgi dolu gözlerle, ipeksi bir şefkatle durdurdu, elimize tutuşturdu, mis gibi kokan sıcacık tandır ekmeğini, Mezopotamya’nın, anası… Ve sohbete başladı. Bilmediğim bir dildi Kürtçe ve fakat, dil sevgiyle söylerse, her dil kalpte anlaşılırdı. O,sanki bütün dünyanın çocuklarını sevmeye, bütün insanlığın karnını doyurmaya hazırdı.
Öyle ya zaten o,binlerce yıl önce ince sezgisiyle, fark edip keşfettiği, buğday tohumunu toprağa eken ve hali hazırda dünyayı doyuran, sevgi, saygı, dürüstlük, salt toplum yararına karşılıksız paylaşmaya hazır, Mezopotamya’nın ana tanrıçasıydı. Bu merhamet, bu saflık, bu samimiyet o tandırın başında aniden ruhumuzu kucakladı, sevgisi öyle gerçek, öyle sahiciydi ki… Nasıl dedim hayretle, nasıl böyle saf, koşulsuz bir merhamet kalmış mıydı artık dünyada? Büyük konuşmuştum ama sevginin denizi, denizi olmayan bu şehirde yaşama kararı aldırmıştı bana günün sonunda.
Tandırla başlayan hikâyemde sayısız sofralarda oturdum, bazen misafir oldum, bazen misafir ağırladım. Otuz sekiz yıldır yaşadığım bu şehirde, tek bir gün, tek bir saat, tek bir dakika nefretle söylenmiş bir söz duymadı kulaklarım, kine şahitlik etmedi gözlerim ve değmedi tenime tek bir bakış öfkeyle… Tam da bu günlerdeki gibi nefretin dalga dalga estirildiği zamanlarda ve en büyük acılarda dahi, yanı başımdaki hiçbir Kürdün, kendinden başkasının acısıyla sevindiğini, kederinin üstünde tepindiğini, ‘’Ama onlar’’ diye başlayan cümleler kurduğunu duymadım. Duymadım… Ve duymadıkça, duyduklarımdan daha da utandım…
Gözden uzak olan gönülden uzak mıdır, uzak olanı incitmek bu kadar mı kolaydır acaba, diye soruyorum bazen kendime. Uzak denince hep aklıma gelir. Yeni nesiller bilmez muhakkak, fakat bizim neslimizin zihinlerine kazınmış bir şarkıyla büyüdük biz.’’Orda bir köy var uzakta, O köy bizim köyümüzdür, Gezmesek de tozmasak da, O köy bizim köyümüzdür’’Kolektif yaşamın çok silik de olsa hala izlerinin kaldığı zamanlardı ve bu şarkının o günlerde, bizdeki çağrışımı dayanışmaydı. Yani hayalimiz köyün sahibi olmak değil, köye sahip çıkmaktı. Şimdilerde ise mesele, sahip olmak.
Ne fark var diyorsunuz belki! Aynı şey değil ikisi. Sahip olmak gibi ’’BENİM ‘’ demek değildir, sahip çıkmak… Sahip çıkmak, emanet bilmektir. Gelip geçiciliğin idrakidir. Sadakattir… Kaygıdır… Endişedir, sahip çıkmak… Sevdiğini incitmeden tutmaktır ve bazen sevdiğinden vazgeçmektir. Sahip çıkan bağırmaz, incitmez, kırmaz… Korur ama üste çıkmaz. Yanındadır ama hükmetmez. Uzaktadır ama yakındır. Yük olan değil, yük alandır. Bozan değil yapandır.
Karanalığa karşı ışık
Emperyalizmin Tanrılarının maskelerinin düştüğü, çıplak yüzlerine hiç olmadığı kadar yakın olduğumuz şu günlerde, uzak köylere, uzak kentlere, uzak denizlere, uzak kıtalara sahip olmaya aday bir hoyratlığın tanıklığındayız. Kendi bedeninin dahi sahibi değilken, her şeyin sahibi benim diyen ve ancak son nefesinde bunun bilgisine erebilen narsistik kibir, her zamankinden daha kuralsız, daha kaba, daha ölçüsüz, daha şuursuz, daha saldırgan ve daha yıkıcı.
Hal böyleyken sahip olmanın hezeyanı sarmışsa dört bir yanı, sahip çıkmak, ferasete yapılan zorunlu bir çağrıdır. O ferasetin adı ki şimdi Rojava’dır. Gönülden uzak olanlar için uzak, kalben yakin olanların yanı başında, orda bir yer var uzakta, Rojava… Rojava’ya sahip çıkmak, susuz bırakılmış dudaklara su damlası, oksijeni kesilmiş kuvezdeki bebeklerin nefesi, soğukta morarmış bedenlerin battaniyesi olmaktır. Rojava’ya sahip çıkmak, hastalara ilaç, yaralara merhem, sofraya ekmek… Kendin için istemediğini, onlar için istememek. Acıların üstünde tepinmemek, kırıp dökerek incitmemek.
Karanlığa ışık, hafızaya saygı, onurlu bir yaşam hakkı.Rojava’ya sahip çıkmak, bizim için sol yanımızın sınavı. Ama’larla başlayan cümleler kurmamak, nefretin kuytularında saklanmamaktır. Rojava’ya sahip çıkmak, kadın bedenini ganimet gören, kestiği saç örgüsünü sevinçle gösteren bir caninin resmi düşünce önüne, saç örmenin de sahibi benim demek yerine, aslolanın saçı örmek değil, o örgünün insanlıktan koparılan bir parça olduğunun idrakinde, acıyla kıvranan bir ‘’Eşref’’ kalmaktır.
İnsan Eşref-i Mahlukatdır. Eşref doğmaz insan, ancak yaşarken eşref olunur. Sabırla arayanlar, şefkatle yaşayanlar onu bulur. Nefreti normal sayan, diliyle kasten yaralayan, incitip aşağılayan, hile ile galebe çalan, zulmeden, zulmü kutsayan, kibriyle dağları yaratan, sözle gönülleri yıkıp parçalayan, Eşref-i taşımıyordur. Çünkü Eşref sorumluluktur. O, daha yaratıldığı ilk gün, derine damgalanmış mühür, en değerli hazine, sırlarla kaplı bilgi, giyilmeyi bekleyen en ihtişamlı giysidir.
Aklımız ermeye başladığından beri, sürekli duyduğumuz siyasi bir retoriktir, bölünmez bütünlüğümüz. Evet, çok da doğrudur, yaşadığımız bu integral sistemde her şey görünmez bağlarla birbirine bağlı, bir bütünün parçası olarak’’ Bir’’ olmaya eğilimlidir. Çünkü ‘’ Bir olmak’’ Hak’tandır. Ve fakat bir olmak, teklik değildir. Farkları yok saymak, aynı olmak, aynı düşünmek değildir, birlik… Var olanı silmek, inkarda ısrar ve ret, Hak’ın genişliğini inkar etmektir. Birlik haklı çıkmak değil, aynı Hakikat’e ermektir. Birlik, aynı kalpte durabilmektir. Coğrafyanın sınırlarının mürekkebi, kalplerimizin içindedir. İnsan, etinin kaldığı yerde değil, kalbinin attığı yerde yaşar. Oysa nefret kalplere giden tüm yolları tıkar. İncitmek için çıkan söz, şifası bulunmaz yaralar açar.
Çocukken en büyük düşlerimizden biriydi, kayan bir yıldız görmek ve tam da o anda bir dilek dilemek. Bir taraftan anın heyecanı kaplardı içimizi, diğer yandan anı kaçırmanın telaşı. Çünkü bilirdik, o anı yakalayamazsak, dileğimiz için bir fırsat kaçacak. İnsanlık tarihi boyunca, tüm toplumlar için de, gökyüzünde kayan yıldızı görüp, gözden kaybolmasına izin vermeden, gelecek için dilek tutma fırsatları oluşmuştur. Bir yıla yaklaşan süre içinde, barış için verilen çaba, karanlık gecelerde gördüğümüz yıldızdır.
Önümüzdeki süreç, tüm dünya için bilinmezliklerle dolu. Hiç olmadığı kadar büyük bir yarılma var, insanlığın bağrında. Bir yanda sahip olmak için her teamülü aşanlar, bir yanda sahip çıkmaya çalışanlar. Bir taraftan mahlûkat kalmakta ısrar, diğer yanda Eşref olmak için yolu arayanlar. Birbirimize değmeye, birbirimize güvenmeye, birbirimize sahip çıkmaya ve bir olmaya, her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Neşet Ertaş ne güzel anlatır yolun hakikatini;’’ Rızasız bahçenin gülü derilmez, kalpten kalbe bir yol vardır görülmez, gönülden gönüle gider, yol gizli gizli…’’
Bahçemizin güllerini derip, bükülmez bir demete dönüştürmek için bir yıldız kaydı ve dileğimizi diledik, gözden kaybolmadan, bir fırsatımız var. Şimdi herkes, gönülden gönüle varan o gizli yolları bulmalı, gerekirse yeni yollar açarak, rızalık almalı. Artık herkes idrakine varmalı ki, birliğimizin sırrı, saç örgülerimizde saklı. Zira saçlarımızın telleri, kalbimizin tellerine bağlı…
(HBÇ/EMK)







