Kardeşim, sırdaşım, yoldaşım…
Sana veda etmek, yaşamımın hiçbir lahzasında tahayyül edemediğim bir ihtimaldi. Sana veda etmek, bütün mektepli dostların için en başta birlikte büyüdüğümüz okula, semte, şehre veda etmek. Haberi aldığımdan beri, muhayyilemde Cebeci’yi, Siyasal’ı, Kurtuluş’u, Kolej’i dolaşıyorum. Ne yazık, sensiz bir adım, bir hatıra bulamıyorum. Arka bahçeden akvaryuma, Aziz Köklü’den konferans salonuna, botanikten küçük amfiye, sensiz bir anım yok.
Okula adım atıyorum ve adımımla beraber girişteki koltuklarda ders çalışan seni görüyorum. Yeni Acun Sokak’tan yukarı doğru yürüyorum, okula biber gazı atıldığında, apar topar benim evden getirdiğimiz merdivenle arkadaşlarımızı dışarı çıkardığın zamanı hatırlıyorum. En cengaverimiz sendin ya, başta eşya taşımak, bütün zor işler sana kalırdı. Metroya binip Tandoğan’a gidiyorum. Seninle havuza gidişimizi, bize saldıran köpeklere karşı beni arkana saklamanı ve bizi korumanı anımsıyorum.
Cebeci altgeçidine doğru adımlıyorum. Kâh suların işgalinde, kâh buzların ayağımızı kaydırmasında, kâh Kırık Oklava’nın gözlemesinde, kâh yurdun önünde, sana rastlıyorum. Yurdu geçip Talatpaşa Bulvarı’ndan Hamamönü’ne doğru adımlarken, köşede kalan kahvede seninle çay içiyorum, bir dargınlığın ardından, “Madem biz barıştık, diğerlerine de söyleyin bunu, itibarımı iade edin” diye sana feryat ediyorum.
Kurtuluş - Kızılay arasını yürürken Uzun Haziran’ı hatırlıyorum. Konur’da karşıma çıkıyorsun. Yüzünü örtmüşsün bir poşu ile. Ya elinde taş barikatı savunuyor, ya aldığın limonlarla biber gazından mustariplerin yardımına koşuyorsun.
Murat hocanın düzenlediği anayasa seminerlerine katılıyoruz. Toplantılar bitip de nihai bir metin çıkınca, ilk kez bir yazımız yayınlanmış gibi seviniyoruz. Eski Yeni’de Murat hocayla bütün katılımcılar, bir masada oturduğumuzu anımsıyorum. Okulla ve memleketle dolu nice sohbetlerimizden yalnızca biri bu…
Türkü söylüyoruz çardakta; ellerini birbirine vurarak ritim tutuyorsun. Ellerinden sanki bendir gibi bir ses çıkıyor; öylesine güçlü bir eşlik senden gelen. Arada keyfe erince davudî sesin ile eşlik ediyorsun türkülere; lakin bu çok nadir gerçekleşen bir durum. Zira çekingenliğin, sessizliğin ve naifliğin, türkü söyleme arzuna dahi baskın çıkıyor çoğu zaman. O kâma erdiğin anda “Vardım Hint eline, kumaş getirdim”i gözlerini kapatarak söylüyorsun…
Bir bayram tatiline gidemiyoruz, vizeler var. Emice’nin ısınmayan birinci kat evinde beraber hastalanıyoruz. Bir diğer bayram tatilinde, Osmaniye’de aile büyüklerini ziyaretin dönüşünde Adana’ya geçerken Ceyhan’a beni ve ailemi ziyarete geliyorsun, yanında ikizlerle. Şans bu ya, asansörde kalıyoruz. Korkuyor çocuklar haliyle. Şimdi ikizler, kabrinin başında ağlıyor. Öyle bir taş attın ki onların ömür gölüne, hep sekip duracak sularının üstünde; bir o kıyıya, bir bu kıyıya; o göl kuruyuncaya dek… Belki ilk günkü kadar hızlı sekmeyecek; ancak bu taşın su üzerindeki hiç gitmeyecek. Eşin, annen, baban; artık hayatta daha başka acı tanımayacak. Sırayı bozdun bir kez ve sırayı bozan ölümlerin acısı dinmez…
Seni sükûnetinle tanıdık biz. İçindekileri çoğu kez saklamanla, sitemini, sevgini dahi dile getirememenle… Acele etmemen, durup birkaç kere düşünüp karar alman, bizleri sakinleştirmen, itidale sevk etmen; Fikret Hakan gibi saçaklanan bıyıkların, selvilere sarılan boyun, kalın kaşlarınla beraber seni sen yapan, seni tanıtan gerçekliklerindi. Sahi, nereden çıktı bu acele? Daha 1930’larda yazılan şiirde dahi yolun yarısı eden 35’e yeni erişmişken? Neydi bu kalanları viran eden yolculuğun hikmeti? Her ölüm erken ölümdür ama, böylesine erken dahi denilmez ki...
Hani Ayhan abi vardı, Mülkiyeliler’in teras katının müdavimi. Bir gece memleketi kurtarıyorduk teras katta. Bütün misafirler kalktığında ve Mülkiyeliler’in kapanma zamanı geldiğinde, garsonlar bizim kalkmamız gerektiğini söylemişti. Ayhan abi ise bize kefil olmuş, “Gençler benim misafirim, bıraksın otursunlar” demişti. Sonrasında masasına bizi buyur etmiş, 68’lerden kalan anılarını anlatmıştı. Hani biz 2010’larda 68’lere imrenen gençlerdik ya, “Ben kendime Ayhan abiyi idol seçtim, onun gibi olacağım ben de” demiştin. O yüzden mi Ayhan abi gibi sessizce, aniden çıkıp gittin aramızdan? Adından ilham mı aldın ki hepimizin önünden yürüdün bâki sona, hepimize Öncü oldun?
Mülkiyeliler Birliği’nin paylaştığı resminde ve beraber bütün resimlerimizde, gülen yüzün karşıma çıkıyor ve Murathan Mungan’ın dizeleri dökülüyor gönlüme.
“Nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata?
Öldüğünden haberi yok fotoğraflarının”
Kardeşim, sırdaşım, yoldaşım…
Sabahın çok erken bir saatinde Ramazan’dan aldım haberini. Zaten kara haberler hep tez gelir. Kusuruma bakma, ki bakmazsın eminim, haberini aldıktan sonra çıkıp gelemedim. İkizleri ağlarken görmeye, Merve’yle karşılaşmaya cesaret edemedim. Son yılların olacağını hiç tahmin etmediğim son yıllarında, ancak doğum gününden doğum gününe aradım seni. Beni iyi bilirsin, elimde olmadan saklanırım sevdiklerimden. Hep gönlümdeydin. Giderayak bana dünyanın “dört sultanlık yer” olduğuna, hatırı ve selamı ertelememek gerektiğine dair iyi bir ders daha verdin… Seni 3 Şubat ile değil, doğduğun gün 10 Ağustos ile, her sene o gün sana yazmam ile hatırlamak istiyorum.
Hiç unutulmayacaksın, söz veriyorum…
(FŞB/HA)


