Sevgili Efronya bu mektubu sana yüz yıl sonra yazıyorum. Aslında memleketlerimiz yakın sayılır. Senin ulusunun yaşadığı yer ile benim doğdum yer arasında sadece Arpaçay geçiyor. Kuşların önemsemediği bu sınırlarda, Ani’den senin memleketine yürümem on dakika ya sürer ya sürmez. Kim bilir belki de komşu olan köylerimizde tavuklarımız birbirine karışmıştır.
Şu an olduğum 5137 metre Ağrı Dağı zirvesinde, Küçük Ağrı’yı ve senin ülkenin topraklarını alabildiğine görebiliyorum. Ağrı Dağı’nı bilirsin hani birileri için derinlik, diğerleri için yükseklik olan o muhteşem dağ! Bu dağda sen ve diğer gidenleri hatırlamak benim için de hem zor hem de gerekli gibi duruyor.
Senin ulusun, Ermeni halkı; yüz yıllar boyunca Osmanlı toplumsal düzeninin önemli unsurlarından biri olarak yaşarken, İmparatorluğun son döneminde yükselen milliyetçilikler, Balkan Savaşları’nın yarattığı travma, savaş koşulları ve İttihat ve Terakki yönetiminin giderek sertleşen homojenleştirme politikaları içinde ölümcül bir hedef hâline geldi. Özellikle merkezî yönetimdeki karar vericilerinin savaş koşullarını ve ulusçu güvenlik anlayışını gerekçe göstererek başlattığı kitlesel tehcir ve sürgün sürecine maruz kaldılar.

Sizin yaşadıklarınız yanında karşılaştıramayacağım şey de benim dedelerim bu olaylardan 10 yıl sonra 24 Eylül 1925’te kabul edilen Şark Islahat Planı ile Kars’tan Aydın’a sürülmüşler. Demem o ki sürgün yönünde değişik uluslardan olsak da benzer süreçleri yaşamışız. Senden çok sonra yaşayan bir şair Cahid Zarifoğlu şöyle d’ :erNe çok acı var’ ’ Bu anlamda Anadolu ve Mezopotamya Coğrafyasında yaşanmış çok sayıda politik ve bireysel acının olduğu ve bunlarla hâlâ yüzleşilemediği bir yüzyıl sonra sana söyleyebilirim.
Elbette ki yaşananlar arasında bir hiyerarşi kurmak insani olmadığı gibi politik olarak da doğru değil. Ama senin ve Ermeni ulusunun yüzyıl önce yaşadığı İstanbul ve Anadolu’nun diğer kentlerinde, Suriye’ nin Deyrizor, Resulayn (Serekaniye), Halep çöllerine olan sürgün yolculuğu sonrası, bir kimlik Anadolu’da rengini kaybetmiştir. Adına büyük acı /tehcir /soykırım ne dersek diyelim bir kişinin bile taşıdığı kimlikten dolayı sistematik yok etmeye yönelik İttihatçı politikaların, bizlere bugün yüklediği öncelikle vicdani, sonra politik yüzleşmeyi hâlâ yapamadığımızı söyleyebilirm.
Mektubu yazmaya senin ve Ragıp Bey’in aşkını merkeze alarak o sürgün yollarında yaşadıklarınızı anlatan Ahmet Altan’ın kitabını* okuduktan sonra karar verdim. Kitabın amacı, sınırlılıkları ve edebiyatın sadece yaşananın bir paragrafını anlatabileceğini unutmadan, tüm kitap boyunca seninle acının coğrafyasında yürümeye çalıştım.
Nefesimin kesildiği yerlerde ise suçluluk ve vicdan arasında günümüzde başka bir kimliğin yaşadıklarında payıma düşenlerle, ezilen tarafgirliğimizi hatırladım.
Kolektif günahların yaratığı ortak suçlu olma davranışının en büyük dışavurumu inkâr ve büyük ulusal anlatılar olduğunu; tarihi yazan egemenin dilinde mağdurun görünmediğini, sayısız grupsal/etnik/dini/alt kültürün asimilasyon veya yok edicilik yaşandığını biliyoruz. Senin ulusunun yaşadıkları 111 yıl sonra bile hâlâ bu durumdadır. Bir türlü Anadolu’da sürüldüklerini, Suriye ve diğer yerlere kadar olan kederli yolculuklarında öldüklerini, modern dünyanın ahlaki değerlerine anlatamadılar. Bunu bugün, farklı biçimlerde, ‘Ermeniler öldürüldüklerini, Kürtler yaşadıklarını bir türlü anlatamadılar’ şeklinde ifade ediyoruz.
Yolculuğun İstanbul’da başlayıp, İzmit’e oradan Konya, Tarsus çevresindeki Külek bölgesine, trenle Halep ve Resulayn ve kaydı tutulmayan bölgelere sürüp gitti. Yolda açlık, kolera, dizanteri ve trahom … gibi hastalıklar, bazı Çerkez, Çeçen ve Kürt silahlı gruplarının saldırıları yanı sıra; özelikle Talat Paşa’nın ulus devlet milletçiliğine inanmış otoriterlerin öldürmeye de varan baskıları ile çok sayıda kişi zaten yolculuğunu tamamlayamadı.
Evet Efronya ben de senle bu yolda hep iki adım geriden bir şey yapamamanın acısını içimde hissetim. Çadırlarda çok sayıda kişinin birbirine sokulup yaşam mücadelesi vermesini, ölenlerin çoğunun gömülmeyip dışarda beklettiğini, bazen vahşi hayvanlarca parçaladığını senin kadar ben de uzakta izlemek dışında başka bir şey yapmadım Bir kağnı gibi sürülen yüz binlerin büyük bölümünün yollarda ölümle karşılaşacağı, artık merkezî yönetimin yazışmalarına ve dönemin tanıklıklarına da yansıyan bir gerçekti.
24 Nisan 1915’te İstanbul’da yaklaşık 240 Ermeni siyasetçi, aydın, din adamı ve toplum önderinin tutuklanması ve Anadolu’ya sürülmesi bu acıların hatırlandığı ve yasın tutulduğu gün olarak anlam bulmuştur. Özelikle kendilerinin de katliamcı geçmişi olan başta A.B.D gibi devletler, 1915’i Ermenice ‘Medz Yeghern’, yani ‘Büyük Felaket’ olarak anıp ne kadar üzüntü içinde olduklarını anlatıyorlar. Sen de eminim yaşasan, bu durumu tiksinç benzeri bir duyguyla karşılardın.
Yolculuk sırasında aslında birkaç kez kurtulma şansın oldu. Ama bir yerde söylüyorsun ya bunca şeyi bilip, görüp nasıl onları bırakabilirim, nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayata devam edebilirim diye?
Ölüler diyarında Osman ile sohbetlerinde bir gün Ragıp Beyin seni bulacağı ve ona olan aşkının seni ayakta tuttuğunu söylesen de aslında yolculuğa devam ettiren duygun; geride bırakmanın utancın yaratacağı yıkımı bilmendi. Yolda yaşananlar karşısında Tanrı’dan beklediğin yardım gelmeyince şöyle bir şey demiştin:
‘Tanrı sükunettir ve sükunet kaybolunca Tanrı da kaybolur. Bazen Tanrı’ya inanıyorum, çünkü böyle aptallığı ancak yüce bir kudret yaratabilirler ‘
Tarihin pek çok katliamı tanrı adına yapıldığını bilen bizler için tanrının sükûnet olması ne kadar anlaşılırr aslında. Gene bir gün ölüler diyarında Osman’la konuşurken söylediğin:
‘Hayır bazı şeyleri affetmek ahlaksızlıktır, öyle olaylar var ki onları affetmeye hakkımız yok .Ne istiyorsun, cezalandırmalarını mı? Hayır, utanmalarını.’’ derken bana İmmauel Kant’ı hatırlatıyor. Hani o evrensel ahlakın merkezine ödevden dolayı vicdanı koyup evrensel yasanın merkezinin biz olmamız gerektiğini hatırlatan sözlerini.
Hayatı ölülerden öğrenmek ve ölülerin öyküsü anlatmak bile başlı başına bunu yapanlar için bir cezalandırma değil m? Geçmiş ve geleceğin olmadığı, sadece O An’ın yer aldığı bir zaman ikliminde sürgün yoluna ne kadar çok buna benzer sorgulama yapmışsındır Efronya? Bir cevap bulabildiysen eğer, bizlerle de paylaşmanı isterdim.
Neden bunca ölüm ve acı varken yas tutmayıp, yokmuş gibi davranıyoruz? Benim gibi sen de bu soruyu devamlı sormuşsundur eminim. Ama galiba yok saymak, bilmenin o ağır sorumluluğunu taşımamak ve bir şey yapamamanın suçluluğu karşısında zihnimiz ve ruhumuz başka bir sahte gerçeklik yaratıyor. O donup kalmanın yaratığı ve yaşananlara bir buz perde arkasından bakma hali kolayca o evrensel ahlakı ihlal eden tek tek biz bireylere, yük oluşturmuyor diye düşünüyorum Efronya.
Aktarılmış travmalar ve çözülmeyen yas hali
Şimdi bir 111 yıl sonra düşünüyorum, acaba bu ölümlerin yası yaşandı mı? Bazı ölümleri hikâyesini neden anlatılmadı. Psikanalist Vamık Volkan ‘seçilmiş travma’ kavramıyla, büyük grupların geçmişte yaşadığı ve sonraki kuşakların grup kimliğinde yeniden taşınan travmatik olayların nasıl kimliğin parçası hâline gelebildiğini açıklamaya çalışır.
Zorunlu toplu göçler, kaybedilen savaşlar gibi başkasının elinden ortaya çıkan travmalar sonrası, toplumun üyeleri tarafından tamamlanmayan yas görevlerinin ve travmanın zihinsel tasarımının kuşaktan kuşağa aktarılması, sonraki kuşaklarda “haklılık ideolojilerini” oluşturabilir, der. Senin sürekli geçmiş ve yaşananla kurduğun anılar ve hikâyeler belki de bu yasını uzatan bir durumdur. 1915’te toplu yaşanan bu büyük sürgünün yarattığı hikâyelerin sonraki kuşaklarda hâlâ tutulduğu ve çözülmediği için yüzleşemediğini, bunun da büyük grup kimliğini etkilediğini söyleyebiliriz.
Çok sayıda kişide, bu ortak kayıp semboller ve kayıplarla yüzleşemediği için hem politik karakter kazanmış hem de içinde canlı durmaktadır.
Yasın ve kayıpların görünürlüğün diğer önemli noktası ise Judith Butler’ın kavramsallaştırmasıyla, bazı hayatların ‘yas tutulabilir’ olarak çerçevelenirken bazı hayatların kaybı kamusal alanda aynı görünürlüğe kavuşmamasıdır (1). Yas’ın kamusallığa gelip gelmeyeceğini de belirleyen dizayn bu ölümleri kendi içinde anlamlar yükler.
Çerçeveyle kimin yası tutulacağı, kimin kamusal alanda bilineceği ve kimin yüzünün gösterileceği şeklinde yas hiyerarşisi oluşturulur Ne yazık 1915’te yaşanan yaygın ölümler bu çerçevenin dışında tutulmuştur.
Hikâyesi bilinmesi ve yası tutulması için önemli olan diğer nokta ‘Yas’ı tutulacak olanın ‘Yüz’üdür. Etik filozof Emmanuel Levinas’ın (2) iddia ettiği gibi bizden Etik karşılık talep eden şey ötekinin “yüzü” ise eğer, ötekinin yüzü, yalnızca gördüğümüz bir fiziksel yüz değil, bizi sorumluluğa çağıran etik karşılaşmanın kendisidir. Bu normlar görünürlüğü sağlayacak “yüz vermeye “veya yok sayılmayı sağlayan “yüz silmeye “dir.
Yüzsüz kalanlar ya da yüzleri bize kötülüğü sembolleri olarak sunulanlar, yok ettiğimiz ve yas tutulabilirlikleri ertelenip, duyarsızlaşma yetkisi bize verebilir. O yüzden kimin yüzünün görünür, kimin yüzünün silinmiş olduğu, yalnızca temsil meselesi değil, aynı zamanda etik ve politik bir meseledir. Acaba o yüzleri görebiliyor muyuz?
Gene Osman’a söylediğin ‘sürekli ölüler konuşuyorum’’u Jacques Derrida yasın bitmez bir hali olarak görür ve bu konuşmanın sürekliliği Yas’ın yaşanması ve çözülmesini uzatır. Hafızamızda yaşayan öteki ile ilişkimiz sürekli sürdürülmesi bu konuşma halini çağırır.
Evet Sevgili Efronya, aslında yaşananların henüz hikayesi ve yüzleşilmesi yazılmadı. Ben bu mektupta 111 yıl sonra seni duymaya ve anlamaya çalıştığımı ifade etmeye çalışıyorum. Kim bilir belki geçmişin suçları ve acıları ile yüzleşmek, senden önce bizi iyileştirecektir.
Ne dersin?
(UY/EMK)
O Yıl/Ahmet Altan/Everest/2015
1)Kırılgan Hayatlar/Judith Butler/Metis/2005
2) https://en.wikipedia.org/wiki/Face-to-face_(philosophy)







