Türkiye’nin olası NTE rezervlerini stratejik bir güce dönüştürebilmesinin şartlarını aktardıktan sonra, önemli bir uyarıda bulunmak gerekiyor: NTE üretim sürecinin çevresel ve ekolojik maliyetlerini görmezden gelmek, bir ‘‘yeşil enerji karadeliği’’ yaratabilir. Bu karadelik, NTE madenciliği ve rafinasyonu sırasında açığa çıkan toksik atıklar, radyoaktif kalıntılar, su kirliliği ve ekosistem tahribatı olarak kendini gösterir.
Nitekim NTE’ler, yer kabuğunda nadir değildir, ancak ekonomik olarak işlenebilir yoğunlukta bulunmazlar. Bu nedenle çok küçük bir miktar nihai ürün elde etmek için muazzam miktarda toprağın kazılması, taşınması ve işlenmesi gerekir. Üstelik geleneksel NTE rafinasyon süreçlerinde bir ton NTE başına ortalama iki bin ton toksik atık üretilebildiği ve atık çökeltme havuzlarının sızıntılarıyla su kaynaklarının kirlenebildiği belgelenmiştir.
Karbon ayak izi katbekat yüksek
Bu süreçlerin karbon ayak izi de geleneksel metallere kıyasla oldukça yüksek: Uluslararası Enerji Ajansı’na göre Neodimyum gibi NTE’lerin üretiminden kaynaklanan emisyonlar; demir-çelik, alüminyum ve nikel gibi yaygın metallere kıyasla çok daha fazla.
Neodimyum, çok kirli olduğunu düşündüğümüz çeliğe göre neredeyse 40 kat, alüminyuma göre ise sekiz kat daha fazla emisyona sebep oluyor.
NTE’ler elektrifikasyon ve temiz enerji teknolojileri için kritik olmakla birlikte, madencilik ve rafinasyon süreçlerinin hızla karbondan arındırılması gerekiyor.
Ekolojik maliyetleri hesaplamazsak felaketler kapıda
Çin’in NTE piyasasındaki öncülüğünün bir nedeni de bu yüksek ekolojik maliyetler. Çevresel düzenlemeleri sıkı olan batılı ülkelerde NTE işleme gibi kirletici ve enerji-yoğun sektörler son yıllarda ya yasaklandı ya da çok maliyetli hale geldi. Buna karşılık Çin, bu tür çevresel kaygılardan büyük ölçüde feragat ederek, bu endüstrileri ucuz maliyetle sürdürdü. Çin’in bu yaklaşımı, Batılı rakiplerinin NTE piyasasına girmesini fiilen engellemiş oldu.
Beylikova’daki NTE sahasında kurulacak tesislerde de eğer madencilik ve işleme faaliyetlerinin yol açacağı çevresel maliyetler hesaba katılmaz ise, Çin’in Bayan Obo sahasında yaşanan büyük felaketlerin benzerlerine yakın zamanda tanık olabiliriz.
Üstelik Eskişehir’deki NTE cevherleri önemli miktarda Toryum içerdiğinden ilave çevresel maliyetler de söz konusu olacaktır. Radyoaktif bir element olan Toryum’un varlığı, sadece madencilik atıklarının değil, rafinasyon sürecinden ortaya çıkacak yan ürünlerin de özel lisanslı, izole edilmiş ve uzun vadeli bir radyoaktif atık yönetimi gerektireceği anlamına geliyor.
Çin’in düşük maliyetleriyle rekabet etmek mümkün mü?
Türkiye’nin, Çin’in çevresel sorunları ihmal eden, düşük maliyetli modelini takip etmesi, ne jeopolitik ne de etik açıdan söz konusu olabilir. Bu durum uluslararası işbirliklerini ve finansmana erişimi de imkansız kılacaktır. Türkiye, cevher rezervlerini hammadde olarak ihraç etmeyi değil de yerinde işleyerek yüksek katma değerli ürün haline getirmeyi hedefliyorsa, stratejisini çevresel sürdürülebilirlik üzerine kurması gerekiyor.
NTE tesislerinin yol açacağı çevresel maliyetler ve riskler, proje başlamadan önce en üst düzeyde hesaplanmalı ve yönetilmeli. Böyle bir yaklaşım, Türk NTE ürünlerine ‘‘sürdürülebilir kaynaklı’’ etiketi kazandırarak AB ve ABD’deki hassas tedarik zinciri ortakları için çekim merkezi oluşturabilir.
Ancak kurulacak entegre NTE sanayi kompleksinin işletme maliyetlerinin de Çin seviyelerine mümkün olduğunca yakın olması gerekir. Aksi halde küresel piyasada ayakta kalmak mümkün olmadığı gibi, yatırımın ekonomik fizibilitesi de en baştan ortadan kalkar.

Çin ile işbirliği zor, Batılı ülkeler öne çıkıyor
Ekim 2024’te imzalanan mutabakat zaptının ardından Türkiye ile Çin arasındaki müzakereler çıkmaza girdi. Çin, Türkiye’de çıkarılacak ham maddelerin işlenmek üzere Çin’e taşınmasında ısrar etti, kritik işleme teknolojisinin transferini kesin olarak reddetti ve hatta Türkiye’nin katma değerli rafinaj kapasitelerini geliştirme olanaklarını da kısıtlamak istedi. Pekin’in NTE değer zinciri üzerindeki kontrolünü sürdürme stratejisinin bir yansıması olan bu şartlar, Türkiye’nin stratejik ve ekonomik değeri yurt içinde tutma hedefleri ile uyuşmadı.
Son dönemde ise Ankara’nın, Batılı ülkelerle işbirliğine yöneldiği görülüyor. Türkiye’nin bu görüşmeleri, aynı zamanda ABD ve AB’nin, Çin’in hakimiyetini azalatmaya yoğunlaştığı bir döneme denk geldi. Örneğin AB’nin geçen yıl kabul ettiği Kritik Hammaddeler Yasası (CRMA), 2030’a kadar yıllık tüketimin %40’ının birlik içinde işlenmesini hedefliyor. Bu çerçevede Türkiye’nin bir partner olma potansiyeli yüksek. Olası işbirliği görüşmeleri, ABD, Kanada ve İsviçre ile de devam ediyor.
Batılı ülke ve şirketler yapamadı
Ucuz ve güvenilir enerji arzı, düşük işgücü maliyetleri, geniş ölçek ekonomileri, cömert devlet destekleri ve ekolojik maliyetleri umursamayan esnek uygulamalar, Çin’in ayrıştırma ve rafinasyon maliyetlerini ton REO başına 2.000-3.500 ABD doları bandına çekmesini sağladı. ABD, AB veya Avustralya’da ise benzer bir tesis kurmanın sermaye maliyeti, Çin’den 3-5 kat yüksek iken işletme maliyeti farkı ise ton başına 8.000-15.000 doları bulabiliyor.
Son 20 yılda Batılı devletlerin ya da özel işletmelerin piyasadan çekilmesi ve hakimiyeti tamamen Çin’e devretmesi, işte bu maliyet uçurumu neticesinde oldu. Dolayısıyla Türkiye gibi rezerv potansiyeli yüksek ancak rafinasyon ve nihai ürün teknolojilerinde henüz başlangıç aşamasında olan ülkeler, bir ikilem ile karşı karşıya: Uluslararası ESG ve çevresel standartlara uyum zorunluluğu, yüksek finansman maliyeti ve henüz oluşmamış ölçek ekonomileri nedeniyle Çin’le rekabet edebilecek birim maliyetlere ulaşmaları çok zor görünüyor.
Özetle Türkiye’nin NTE tedarik zincirinde etkin bir aktör haline gelebilmesi, ancak uluslararası işbirliğini zorunlu bir strateji olarak kabul ederse mümkün olabilir. Yalnızca rezerv madenciliği, Türkiye’yi kritik bir aktör konumuna taşımaz. Asıl stratejik önem taşıyan aşama, bu elementlerin yüksek saflıkta oksitlere rafine edilmesi, saflaştırılması ve güçlü mıknatıslar, katalizörler, metal alaşımları gibi nihai teknolojik ürünlere dönüştürülmesi olacak. Bu hedeflerin başarıyla hayata geçirilmesi ise birçok yapısal engel nedeniye kolay görünmüyor.
Etkin bir aktör olmak için ne yapılabilir?
İlk olarak, devletin öncü rol üstlenerek doğrudan yatırım veya kamu-özel sektör ortaklığı yoluyla madencilik ve işleme altyapısına finansal destek verebilir. Ancak bu politikaların çevresel ve sosyal sorumluluklarla birlikte tasarlanması gerekir. Bu hem ekolojik riskleri minimize eder hem de uluslararası kabul gören normlara uygun, sürdürülebilir bir üretim altyapısı kurulmasını sağlar.
Bu sürecin uzun vadeli başarısı için ulusal bir ‘‘kritik mineraller stratejisi’’ geliştirilmesi de önemli. Ham madde keşfinden işlenmiş teknolojik ürün imalatına kadar tüm aşamaları kapsaması gereken bu strateji çerçevesinde, teknoloji transferi, AR-GE yatırımları ve nitelikli işgücü eğitimi gibi unsurlar planlı bir şekilde ele alınmalı.
Türkiye’nin tek başına üstesinden gelemeyeceği kritik teknoloji transferi, büyük ölçekli proje finansmanının sağlanması ve küresel pazar erişiminin güvence altına alınması, ancak uzun vadeli ve karşılıklı çıkara dayalı stratejik anlaşmalar yoluyla başarılabilir.
(EK/TY)



