Boğaziçi Köprüsü 53 yıl kadar önce açıldığında, İstanbul'un iki yakasını hatta Asya ile Avrupa'yı birleştirmesinin dışında hayatımızda derin izler bırakan bir özelliğe sahipti. Y ve Z kuşağı hatırlamaz elbette ama eskiden köprü geçişlerinde gişeler vardı. Hatta gişe memurları iş yavaşlatma eylemi yaptığında uzun kuyruklar oluşur, bu nedenle haklarını almaları çok kısa sürerdi. Sonra KGS, HGS, OGS girdi hayatımıza. Mesaiye gidiş ve eve dönüş saatlerinde ise neredeyse İstanbul'un her tarafında hissedilen “köprü trafiği” şehrin parçası oldu. Bir de her dönem karşımıza çıkarılan köprü satışı meselesi gündemimiz oldu.
29 Ekim 1973 tarihinde Boğaziçi Köprüsü açıldığında ücretli olduğu, ancak kendisini amorti ettiğinde ücretsiz olacağı vaat edilmişti. Köprü kendini amorti ettiğinde bu kez ikinci köprü, yani Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne finansman sağlamak için “bir süre daha” ücretli olacağı açıklandı. Her iki köprü de adeta para basıyordu. Ücretsiz olmadığı gibi zamlar arka arkaya gelmeye başladı.
Boğaziçi Köprüsü’nün yapımından 10 yıl sonra, yani 1983 yılında, 12 Eylül sonrası ilk seçimlerde liderler ekrandaydı. Türkiye yeniden “sivilleşme” sürecindeydi. Ziverbey Köşkü işkencecisi, “Makata cop sokmaya ne gerek var? Öyle bir şey yapılacak olsa aslan gibi delikanlılarımız var” diyen asker eskisi Turgut Sunalp; sol bir parti liderliği için MGK’dan “olur” alabilen 12 Eylül darbesi Başbakanlık Müsteşarı Necdet Calp ve işçi düşmanı MESS’in (Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası) eski genel sekreteri, 24 Ocak kararlarının mimarı, darbe sonrası kurulan Bülend Ulusu hükümeti başbakan yardımcısı Turgut Özal sayesinde yine bir gün Türkiye sivilleşiyordu. O gün hepsi birlikte kameraların karşısındaydı. Y ve Z kuşağı bunu da bilmez; bir zamanlar liderler seçim öncesinde televizyonda canlı yayında soruları yanıtlardı. Üstelik sorular konuğa önceden verilmezdi.
Turgut Özal, seçim vaadi olarak halkın parasıyla yapılan köprünün gelirini halka satacağını söyledi. Necdet Calp ise karşı çıktı: “Sattırmam” dedi. Özal’ın yanıtı, “Satarım, hatta siz de alırsınız” olmuştu. Bu diyalog yıllarca hafızalarda kaldı. O dönemde köprü satış tartışmaları, İstanbul’un namlı dolandırıcılarından Sülün Osman’ın insanlara Galata Köprüsü’nü satmasının yeniden hatırlanmasına yol açtı.
1991 yılına geldiğimizde, DYP Genel Başkanı olarak seçim yarışına giren Süleyman Demirel’in de seçim vaadinde köprüler vardı. Boğaziçi Köprüsü hizmete girdiğinde geçiş ücretleri motosiklet için 2, otomobil için 10, minibüs için 15, kamyon ve otobüs için 50, 3–7 akslı treyler için 150 lira olarak belirlenmişti. Şimdi hafızanızı tazeleyin: Bu fiyatlar TL’den sıfırlar atılmadan önceydi. Ancak kısa sürede peş peşe gelen zamlarla geçiş ücreti 1990 yılında motosiklet için 2 bin 500, otomobil ve minibüs için 5 bin, otobüs ve kamyon için 20 bin, treyler için de 100 bin liraya yükseltildi. İşte Demirel, seçimi kazanırsa ücretleri yarı yarıya düşüreceğini söylüyordu. Seçimi kazandı. Fiyatlar düştü mü? Bu nasıl bir soru?
Köprüler para basmaya devam etti. Kârlı bir iş olduğu için toplu taşımayı teşvik etmek yerine İstanbul Boğazı’na bir köprü daha yaptılar. Yetmedi, Osmangazi; o da yetmedi, Çanakkale Köprüsü yapıldı. Tabii bir de Avrasya Tüneli. Yeni sistemin adı Yap-İşlet-Devret olmuştu. Vatandaşın parasıyla yapılan iki köprüden 6–7 köprü yapacak para tahsil edildikten sonra, yeni sistemde de geçiş garantisiyle birkaç köprü parası ödendi; ödenmeye de devam ediliyor. Artık vergiler ile yapılan köprüden geçmek için para ödemek yerine "geçsen de ödersin, geçmesen de" dönemi başladı. Tarih tekerrürden ibaret işte. Sülün Osman yıllarından bir anda Deli Dumrul dönemine gitmiştik.
Bugün yine köprüleri satma tartışmasının ortasındayız. Başta CHP olmak üzere çeşitli kesimlerden de itiraz yükseliyor. İtiraz noktası ise “özelleştirilirse fiyat artar.”
Oysa itiraz noktası, "Benim paramla yaptığın şey için neden benden bir daha para istiyorsun?" olmalı. Madem Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü Boğaziçi Köprüsü’nden topladığın parayla yaptın, neden bugün ücretsiz değil? Bugüne kadar satılan kamu işletmelerinden elde edilen gelir ne oldu? Mesela 2003 yılında özelleştirilen Zeytinburnu’ndaki Et ve Balık Kurumu depolarından çıkarılan bakır kabloların hurda satış fiyatının dahi özelleştirmede elde edilen paradan daha fazla olduğu söylenirdi. Satılan kamu işletmeleriyle kamuya kaynak mı aktarıldı, yoksa birilerinin zengin olması mı sağlandı? Köprüler satıldı diyelim; elde edilen gelir seçimi finanse etmek için mi kullanılacak?







