Tarihin bir dönemecini geride bırakıyoruz. “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile gelişen süreçte önemli bir eşik aşılıyor. Eşikten ileriye baktığımızda, toplumsal barışı inşa edebilmek için kat etmemiz gereken uzun bir yol bulunuyor. Böylesi süreçlerde başarıya götüren yaklaşım iki soruyla beliriyor: Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?
İnsanın sorduğu ilk soru olmayabilir. Fakat ilk insanın da sorduğu, her insanın da sormaya devam ettiği bir soru. Soruların en anlamlısı olduğunu iddia edebilirim; en zoru olduğunu da.
Bu, başkasına yöneltilen bir soru değil. İnsan kendisine sorar. Bazen yalnızca kendisine, bazen de parçası olduğu topluluğa yöneltir. Topluluğa sorarken kendisini de onun içinde görür. Soruyu anlamlı kılan, insanı edilgen kılmayı reddetmesidir. İnsanı özne olarak görür, irade sahibi kılar. Sorumluluk yükler. Bir başkasına havale etmez, bir başkasından beklemez, kendisini dışarıda tutmaz. Soruya, soranın kendisi cevap olmalıdır.
“Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusu yalnızca bir itiraz değil. Bir şikâyet, sitem ya da tepki de değil. Elbette yaşanmışlıkların eksik ve yetersiz yönleri bütün boyutlarıyla değerlendirilmelidir. Yanlış ve çarpık olan eleştirilmelidir. Ancak eleştirmek, yakınmak ya da geçmişe takılı kalmak bizi ileriye taşımaz. Bu soru, geçmişten ders çıkararak yönümüzü geleceğe çevirmemizi sağlar.
Peygamberlerin, filozofların ve halk önderlerinin idealize ettikleri yaşama ulaşmak için sürekli üzerine düşündükleri ve cevap aradıkları bir soru. Kitaplara adını verir; özü gereği üretim odaklıdır. Statik değil, dinamik bir yapı taşır. Harekete geçirir. Emek ve çaba ister.
Kapsayıcıdır; kimseyi dışlamaz, herkesi sürece katar. İnsanı teorinin de pratiğin de öznesi kılar. Bu yönüyle demokratik bir karakter taşır. Kolektivizmi çağırır, komünaliteye götürür.
İnşa etmek, yol açmak ve yürümek ister. Tarihte bunun çok sayıda örneği vardır. Tapduk Emre, yürürken gördüğü talebesi Yunus Emre’ye, “Yola çıkıp varmayan, yoldan çıkıp varan yoktur” der. Bir bilge de “Bin kilometrelik yol bir adımla başlar” der. Birbirini tamamlayan bu tarihsel sözler, esas itibarıyla “Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusuna cevap verir. Zaman ve mekân farklı olsa da hakikat açığa çıkar: Yola adım atan ve yoldan çıkmayan, amacına ulaşır.
Küçük ya da büyük, bireysel ya da toplumsal hedeflere ulaşmanın yol ve yöntemini arayan bir soru. Hedef belirlenir. Verili koşullar enine boyuna incelenir. Eldeki imkân ve olanaklara bakılır. Duygulara yenik düşmeden, somut gerçekliğin somut tahlili yapılarak bir denklem kurulur. Denklemi doğru kurmak, yol haritasını çizmektir. Hedefe ulaşmak için yolu adımlayacak irade gerekir. Ortaya konulan akıl ve irade gücü, “Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusunun cevabını getirir.
Beklentili bir ruh hâline girmeden, bir kurtarıcı aramadan, kendimizi özne olarak görerek; bireysel ya da toplumsal sorun her ne olursa olsun çözümü sağlayacak yolu bulmalıyız. Enerjimizi kısır tartışmalarla tüketmek yerine çözüme ve üretime kanalize etmeliyiz.
Barış sürecinde bozulan ilişkilerin düzeltilmesi, baş aşağı edilenin yeniden ayakları üzerine dikilmesi ve idealize ettiğimiz yaşamın inşası güzergâhımızı oluşturuyor. Bu güzergahta hep birlikte yürümeyi başarırsak hedefe ulaşmamız mümkün oluyor. Mesleki perspektiften baktığımda ise boşaltılan köyler, toprak altında kalan tarih ve kimliğini yitiren kentler konusunda “Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusuna yoğunlaşmak gerekiyor.
“Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?” sorusu, toplumsal barışı inşa sürecinde hepimizi özne hâline getiriyor. Katkı sağlayabildiğimiz yerden bu soruyu sormalıyız. Barışı birlikte kurmalıyız.
Barışın inşasında, meslek alanım olan mimarlıkla ilgili birkaç konuyu bir sonraki yazıda tartışmaya açacağım.
(DK/NÖ)



