Başlığa bakan, şaşıracak! E şaşırsın tabii ki, onun için yazdım zaten. On yıldan fazla bir zamandır Diyarbakır Suriçi'nin Urfakapı semtindeki adı "Naum Faik Palak Sokağı" olan eski Puşici Sokağa girin o sokakta etrafı gri biriket tuğla ile örülü kapısı betonlanmış ama sokaktan baktığınızda harap bitap ve orta yerde sadece yan yana birkaç kolon ve birkaç penceresi gözüken bir yapı dikkati çeker.
Çok değil on yıl öncesine kadar kapısı da vardı, ev de haraptı ama daha halliceydi. Zamana ve sahipsiz kimsesizliğe yenik düştü o ev!
İşte o ev bir zamanlar Palakların eviymiş. Tarihi kayıtlar öyle bilgi veriyor. O evin hayırlı evladı olan ve adı da Naum Faik olan şahsiyet 5 Şubat 1868’de o evde doğar. Zamanın olanakları ölçüsünde eğitimini alır. Sonrasında da tebaası olduğu Süryani halkının dili, kültürü, kimliği üzerine çalışmalar yapar.
1912 yılında koşulların da zorlamasıyla ardında;
“Sende doğdum, sende ölmek isterim ey vatanım / Eylerim arz-ı turabında gömülsün bu tenim” dizelerini hasretle bırakarak Beyrut üzerinden Amerika’ya göç eder. 18 yıl da orda yaşar 1930 yılında New Jersey’de zatürreden ölür ve vasiyetine rağmen orda da gömülür.
Naum Faik bir “Mezopotamya yurtseveri” Omid / Diyarbakırlı Süryani. Dil öğretmeni, yazar entelektüel. Halkının anadili üzerine hayatı boyunca dergiler çıkarmış, otuzdan fazla kitap yazmış, eğitim vermiş üstelik sadece Diyarbakır’la sınırlı kalmayıp dil eğitmenliği amaçlı çok yer gezmiş bir adam.
Önceki gün (5 Şubat 1868-1930) Naum Faik’in doğum ve ölüm yıldönümüydü. Suriçi'ndeki eski Süryani Kızlar Mektebi'nde Naum Faik’i andık. Şimdi artık DİTAV Kültür Sanat Evi / Amida Akademi olan mekânın salonu doluydu. İki buçuk saat boyunca Şilan Çelebioğlu ve Adem Coşkun’un sunumlarıyla üstadın yaşam serencamı ile yazıp yaptıklarını konuştuk. Naum Faik’in ihtimaldir ki kendisinin de ders verdiği eski kızlar mektebi üzerine 1911’de yazdığı yazıyı paylaştı Midyat Turabdin Enstitüsü'nden Adem Coşkun.

Naum Faik’in evi Meryemana Süryani Kadim Kilisesi ile Cemilpaşa Konağının tam ortasında yer alıyor. Naum Faik’in Kewkeb Medinho dergisini çıkardığı yıllarda, Ziya Gökalp Peyman’ı yayınlıyor. Ermeniler de Angah Dikris / Dicle kaynağını çıkarıyor. Yani o yıllarda ikinci Meşrûtiyet sonrası çok dilli bir yayıncılık var şehirde. Her üç dergide de Türkçenin yanında Süryanice, Ermenice, Kürtçe ve Arapça sayfalar var.
Naum Faik’in evinin artık neredeyse arsaya dönüşme öncesinde olduğunu yazdım yukarıda. Ama o kadim mekanın hemen sol çaprazında bir fırın var. Fırının çok detay bir özelliği var. Önceleri ekmek, şimdi simit fırını olan fırının pişirme bölümünün altından ısıtmalı tek örnek bir fırın. Ve hâlâ eski sahibinin adıyla anılıyor halk arasında; Tümes’in Fırını. Tümes, halk ağzında Thomas / Tomas’ın evrilmiş hali. Ve bir detay Naum Faik’in abisinin adı Tomas! Hiçbir kayıtta Tomas’ın ne iş yaptığının kaydı yok. Bu “Tümes” o “Tomas” olur mu? Olur belki.
Sanki hayat bugün bize o fırından sımsıcak susamlı simidini sunarken Tümes / Tomas o virane evin yıkıntıları arasından “ya ben” diyor! Ben bu halde mi kalmalıyım diyor ve soruyor elbette Naum Faik de: dört yıl sonra 2030’da ihtimaldir ki öte yakaya göçüşümün 100. yılı anmasını yaparsınız sanırım. Hani evimi ayakları üzerine kaldırıp bir güzel yapsanız. Sonra da kapısının üzerine bir lale motifiyle ‘Naum Faik Müze ve Araştırma Merkezi’ yazsanız benim ruhum da sükuna erse şu Kadim Omid’in göğünde…
Olur mu olur elbette. Bu, bir çağrıdır Diyarbakır Büyükşehir ve Sur Belediyelerine ve eşbaşkanlarına. Bir mekânı kurtarmak bazen suya atılan bir taşın etrafında yarattığı giderek genişleyen halkalar misali dünyaya ses olur. Malum şehirli olmak biraz da HEMŞEHRİ olmaktır…
(ŞD/HA)







