“Yanmış bir dağın omzunda, senin omzunu hatırlıyorum.
Senin dirseğini hatırlıyorum, senin çamaşırını hatırlıyorum.
Senin ayak seslerini hatırlıyorum.
Atsız bir kenti hatırlıyorum.
Yanıp tutuşan bakışını hatırlıyorum.” (“Mutlu Aşk Yoktur”, Aragon).
Başlıktaki sorunun kesin bir yanıtı olduğundan emin değilim. İzini sürdüğüm bazı düşünürler, aşkı ontolojik bir eksiklik ya da duyguların varoluşsal gücünün artışı olarak tanımlıyor. Kimileri onu tekrarın trajedisi olarak görürken, kimileri en incelikli yanılsama biçimi sayıyor. Yine de çoğunun vardığı yer, romantik iyimserlikten ziyade melankolik bir gerçekçilik. Her çağ ise kendi duygusal kaosunu benzersiz sanma eğiliminde. Oysa bugünün parçalı, hızlanmış, zihni düzenlemek yerine daha çok dağıtan ilişkileri, başka tarihsel bağlamlarda da benzer kırılganlıklar üretmiş olabilir. İşte tam bu noktada “Los años nuevos” (Birlikte On Yılbaşı), aşkı bir istisna olarak değil, zamanın içindeki kaçınılmaz bir deneyim olarak ele alıyor.
Rodrigo Sorogoyen’in yarattığı 10 bölümlük mini dizi, kariyerinin başında bir doktor olan Óscar (Francesco Carril) ile gazetecilik mezunu; ama bambaşka işlerle meşgul olan Ana’nın (Iria del Río) ilişkisini 2015’ten başlayarak her yıl 31 Aralık gecesi ile 1 Ocak sabahı arasındaki eşikte konumlandırıyor. Söz konusu eşik, yalnızca takvimsel bir sınır değil; varoluşsal bir ara bölge. İki karakterin de doğum günlerinin yılın sonu ve başına denk düşmesi, anlatıyı neredeyse alegorik bir düzleme taşıyor: Biri biten, diğeri ise başlayan yılın çocuğu. Böylece her bölüm, kronolojik ilerlemenin ötesinde, zamanın tekrarını imâ eden bir ritüele dönüşüyor.
Sabaha kadar içilen, konuşulan, dans edilen, arzunun gizlenmediği; ama fiziksel yakınlığa asla varmayan bir geceyle açılıyor dizi. Bu bilinçli erteleme, dizinin estetik tonunu da belirliyor. Arzu, askıda bırakılan, ertelenen, hatta bilinçli olarak geciktirilen bir deneyim olarak karşımıza çıkıyor. Yemeklerin birbirine karıştığı dağınık bir masa, sizi şefkatle kuşatan arkadaşlar, gündelik hayatın içinden filizlenen, kusurlu ama sahici bir temas, elimizdeki en değerli hazineler şimdi.
Dizinin ilerleyen bölümlerinde aşkın olanca coşkusuyla birlikte, diğer evrelerini ve nihayetinde ıstırabı izliyoruz. Fakat burada ıstırap, bir sapma değil, büyük anlatının kurucu unsuru. Bu anlamda yapım, romantik trajedinin klasik kalıplarına yaslansa da bizi, onları yeniden düşünmeye zorluyor. Çünkü Sorogoyen, dramatik patlamalardan ziyade mikro-çatlaklara odaklanıyor: Yarım bırakılmış cümleler, neredeyse her an belirebilecek bir tereddüt, yanlış zamanda söylenmiş bir söz. Aşkın yıkımı burada gürültülü bir şekilde değil; yavaşça, sızarak gerçekleşiyor.
Sosyal medyada denk geldiğim yorumlardan takip edebildiğim kadarıyla, Birlikte On Yılbaşı, sıkça “Normal People” ile kıyaslanıyor. Sorogoyen’in dizisi, çağdaşlarının en yeteneklilerinden biri olan Sally Rooney uyarlamasına göre bana kalırsa daha “dünyevi” bir zeminde ilerliyor. Aşk, dizi boyunca soyut bir duygu olmaktan çok, yaşamın bütün ağırlığını taşıyan bir pratik hâline geliyor. Karakterlerin zaman içindeki dönüşümü; yaşlanmaları, yorgunlukları, karar verme biçimlerindeki değişim bu pratiğin bedensel izlerini görünür kılıyor. İlk bakışta karakterlerin psikolojik derinliğinin yeterince kazılmadığı izlenimi edinilse de bu alanın bilinçli bir şekilde boş bırakıldığını düşünmek daha keyifli. Sorogoyen, karakterlerini bir divanda psikanalitik bir çözümlemeye tabi tutmaktansa, aralarındaki boşlukları koruyor. İzleyici de bu sayede, söz konusu boşluklara kendi deneyimini, hafızasını yerleştirme imkânı buluyor.
Carril ve Del Río’nun performansları da bu kırılgan hikâyeyi taşıyabilecek ölçüde incelikli. Gece yarısına doğru yapılan geri sayım, tane tane yenen üzümler; kaçırılmış fırsatların, ertelenmiş yüzleşmelerin ve geri dönülmez kararların da simgesi oluyor. “Hâlâ zaman var” hissinden “artık çok geç” duygusuna geçiş, dizinin en evrensel deneyimi.
Sorogoyen’in başarılı müzik kullanımı ise anlatının katmanlarını derinleştiriyor. Nacho Vegas’ın melankolik tınıları, Los Chunguitos’un kültürel hafızaya yaslanan parçaları ve Rodrigo Cuevas’in çağdaş dokunuşları, sahnelere ayrı bir bağlam kazandırıyor. Özellikle araba yolculuklarında, güneşli İspanya manzaraları eşliğinde çalan şarkılar, hafızayla şimdi arasındaki geçirgenliği artırıyor.
Nihayetinde Birlikte On Yılbaşı, aşkı romantik bir ideal olarak değil, zamansal bir deneyim olarak konumlandırıyor. Aşkın olanca güzelliğini, insanı mahveden acısını, olgunlaşmayı, bazı şeylere artık şaşırmamayı; kısacası hayatın sıradan ama dönüştürücü ağırlığını anlatıyor. Aşkın mümkün olup olmadığından çok, sürdürülebilir olup olmadığını ve belki de daha önemlisi, bizi kimlere dönüştürdüğünü soruyor. Asıl cesareti ise sanırım kesin bir yanıt vermeyi reddetmesinde saklı. Aşkın varlığının mı yokluğunun mu daha incitici olduğuna hükmetmemesinde.
(TY)







