İkinci Dünya Savaşı sırasında Mussolini’ye ve faşizme karşı direnişe katılan, gerçeklerden ve hayallerden hiç kopmayan, gerek tarihten gerek yaşamın orta yerinden hikâyeler kotaran ve her şeyden evvel kendine münzevilikle eşanlamlı saydığı okur diyen, bu münzevilikten ise yazarak çıkan gazeteci, dergici ve eleştirmen, öykü, roman ve deneme yazarı Italo Calvino; “Neden yazıyorsunuz?” sorusunu “Bilmediklerimi öğrenmek için” diye yanıtlamıştı. Bu cevap, bir tarafıyla ironikti, diğer tarafıyla tamamen doğruydu çünkü Calvino yılmaz bir araştırmacıydı. Kültürel çalışmalar konusunda hayli titizlenen yazar, 1945-1985 arası kaleme aldığı mektuplarından birinde “insanın ne yazmadığı, çoğu zaman ne yazdığından daha önemli” demişti.
Calvino; okuma ve yazma eylemlerinin anlama ve anlatma manası taşıdığını, anlatmanın ise anlamlandırmaya ve eleştirmeye denk geldiğini ortaya koymuştu. Metinleriyle konuşurken düzeysizliğe, entelektüel birikimden uzak gürültülere, yüzeyselliğe, yavan üsluba, hikâyesizliğe ve anlatacak bir hikâyesi bulunmamasına rağmen “yazar” olduğunu haykıranlara karşı ses yükseltirken Amerika Dersleri’nde, ne yaptığını ve neyi aradığını söylemişti: “Edebiyatın sonsuz evreninde hep keşfedilecek başka yollar, çok yeni ya da çok eski yollar açılır, dünyaya ilişkin imgemizi değiştirebilecek üsluplar ve biçimler... Ama eğer edebiyat bana yalnızca düşlerin peşinde olmadığım güvencesini vermeye yetmezse içinde her ağırlığın çözüldüğü görülerim için bilimde kaynak ararım.”
Diğer denemeleri ve eleştiri metinlerinde olduğu gibi okuma-yazma-anlatma bağlantısı üzerine kalem oynattığı Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya’da Calvino; hem bahsi geçen üslupları ve biçimleri arayıp onlara dair fikirlerini paylaşıyor hem de edebiyata, çeviriye, yayıncılığa ve kitaplara ilişkin dertlerini okura açıyor.
‘Beni yazmaya iten, beceriksizliğimin acı verici farkındalığı’
Calvino’nun kafa yorduğu temel şey, iyi okur ve iyi yazar olmanın ne anlama geldiği. Başka bir deyişle okuma ve yazma arzusu. Ona göre okumak ve yazmak için gerekli koşul yalnız olmak. Yani münzevilik. Anlamanın ve anlatmanın da bununla mümkün olduğunu düşünen Calvino, büyük yazarların ve büyük eserlerin oradan beslendiğini belirtiyor. Eleştirinin ve anlatının durumunu tartışmak için de geçerli bu. Böyle bir ortamda roman ve anlatı üzerine şunları söylüyor yazar: “Anlatının, şunu ya da bunu anlatmasını isteme alışkanlığı, örneğin, şiir ya da resim sanatından farklı biçimde, hikâyeler anlatarak her şeyin söylenebileceğine olan inancımızdan kaynaklanır. Ancak bu sadece, her işlev için uygun araçları oluşturmayı beceremeyen bir kültürün yetersizliğinin göstergesidir. Bu söylediğimle saf öykücülüğü destekleme niyetinde değilim; bilakis saf olanın yerine her zaman için bozulmuş ve saf olmayanı yeğlerim. Fakat anlatmak anlatmaktır; bir hikâye anlatma kaygısında olan anlatı, zaten kendi işine ve kendi ahlakına ve dünyayı etkileme yoluna sahiptir.”
1950’lerin ortalarından itibaren edebiyatın, yayıncılığın, eleştirinin ve kurmaca dışı metinlerin hâlipürmelaline dair yazıp çizen Calvino, yazarın kim olduğuna ve ne yaptığına da kafa yoruyor: “Yazar nasıl biridir? Yazar, yazdığı her şeyin tarihi sürecinin, siyasi boyutunun bilincinde biridir (mesele öyle olması gerektiği değildir; öyledir ve artık öyle olmama ihtimali yoktur). Anlatım aracını, her defasında keşfedilecek ya da yeniden keşfedilecek bir araç gibi bütün süreci bilerek hissetmesi gerekir. (Bunu içgüdüsel olarak hissettiğinden değil; bu anlamda yıpranmış ve yenilenebilir yapıları hayata geçirmek için her daim kendini zorlaması gerektiğinden).”
Calvino’nun metinleri âdeta ders gibi. Fakat yazar, fikirlerinin kabul edilmesi için kimseyi zorlamıyor, muhalifliğini eleştirilerinde de ortaya koyarak zamanında olup biteni yorumluyor ve akımların çekimine kapılmadan yol alıyor. Bu sırada, sanatsal olanın politikliğini vurguladığı gibi siyasetin sanata müdahalesine de kuşkuyla yaklaşıp kültür endüstrisini ve edebiyattaki ticarileşmeyi hatırlatıyor.

Calvino’nun bir diğer derdi, çeviride titizlik meselesi; 1960’lardaki çevirileri yeterli bulmayan yazar, bugünlere göz kırpan eleştiriler sıralıyor: “Teknik yetilerle birlikte, ahlaki yetiler de giderek azalıyor: Aylar boyu, her an pes etme noktasına varan bir kılı kırk yarmayla kötü alışkanlıklara, halüsinasyonlara, dilsel hafızanın çarpıklıklarına teslimiyet; her an bozulma noktasına varan bir muhakeme yeteneğiyle, tarif edilemez bir tatlılığı ve yıpratıcı bir çaresizliği olan bir tür yöntemli çılgınlığa dönüşmesi gereken mükemmellik şüphesiyle hep aynı tünelin içinde iğneyle kuyu kazmaya odaklanmak için gereken o sebat…”
Yayıncılık mutfağının sorunlarının ve işleyişinin tartışılmadığını söyleyen Calvino; yazarın, yayıncının ve çevirmenin okurluğu ile dil konusundaki yetkinliğinden emin olmak gerektiğini not ederken kendisinin neden yazdığını bir kez daha açıklıyor: “Bir bakıma, her zaman bilmediğimiz bir şeyler hakkında yazdığımıza inanıyorum: Yazılmamış dünyanın bizim aracılığımızla kendini ifade etmesini sağlamak için yazıyoruz. Dikkatim yazılmış satırların düzenli sırasından saptığı an ve hiçbir cümlenin içeremediği ya da tüketemediği hareketli karmaşayı takip ettiğimde, sanki hapishane duvarına vuruyormuş gibi sözcüklerin öte tarafında suskunluktan çıkmaya, dil yoluyla anlam üretmeye çalışan bir şey olduğunu anlamaya yakın hissediyorum kendimi. (…) Beni yazmaya iten şey, bildiğim ya da bildiğimi sandığım şeyleri başkalarına öğretme arzusu değil ama tam tersine beceriksizliğimin acı verici farkındalığıdır.”
Bilinenin ve öğrenilenin dışına çıkmak
Okumanın, anlatmanın, yazmanın ve eleştirinin tarihine yoğunlaşan Calvino buralardan hikâyeler çekip çıkarıyor. Başka bir deyişle kültür ve dil bağlantısına odaklanıyor. Daha sonra bunun çeviri ve yayıncılık yoluyla yeryüzünde nasıl dolaşıma sokulduğunu anlatırken tarihî anekdotlar veriyor.
Calvino, farklı edebî türler arasında gezinir, sosyal bilimler ile okuma ve yazma bağlantısı kurar, çevirmenleri ve yayıncıları eleştirirken mevcut tanımları gözden geçiriyor ve kendi tanımlarını yapıyor. Dolayısıyla Mario Barenghi’nin ifade ettiği gibi sınırlar çizmeye yöneliyor. Özellikle de edebiyatla ilgili olarak yapıyor bunu: “İlk ve genel yaklaşımda, öyle görünüyor ki Calvino için edebiyatın tanımı esasen bir hudut sorunudur – ya da daha iyisi, çoğul kullanalım, hudutlar sorunudur. Demek ki Calvino, kapsayıcı olmayan bir edebiyat düşüncesine sahiptir. Onun için edebiyat gerçekliğin ve deneyimin bütününü içine almaz. Özerkliğine rağmen (kendine ait kuralları olması anlamında), kendi kendine yeterli ve kendi içinde tamamlanmış bir şey değildir.”
Calvino’nun edebiyat, okuma ve yazma bağlamında ilgilendiği konular çok çeşitli elbette. Dil ve gerçeklik ilişkisi ise hepsinden önde. Buradan baktığında, yazılmayanın ve yazılma ihtimali bulunanın kıymetini vurguluyor. Başka bir deyişle edebiyat, Calvino için bilinenin ve öğrenilenin dışına çıkma anlamı taşıyor. Tüm bunlar ise onun her şeyden evvel iyi okurdan yana zar attığını, diğer sıfatların ve eylemlerin bundan sonra geldiğini bir kez daha gösteriyor bize. Kısacası Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya’da da Calvino, okurluğun bir başlangıç noktası olduğunu, bunun da yalnızlıkla zirveye ulaştığını; yazmanın, anlatmanın ve eleştirmenin münzevi okumalar sonunda hayat bulduğunu söylüyor.
Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya, Italo Calvino, Çeviren: Esin Gören, Yapı Kredi Yayınları, 328 s.
(AB/TY)







