“Eğitim adı altında çocuklara hayal değil sınır çizen her sistem, eşitlik değil itaati üretir; MESEM de bugün tam olarak bunu yapmaktadır.”
Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), resmî söylemde “fırsat eşitliği sağlayan, gençleri üretime kazandıran bir eğitim modeli” olarak sunulmaktadır. Oysa bu söylem, eğitimin toplumsal işlevi açısından incelendiğinde, MESEM’in bir eşitleme aracı değil; tam tersine mevcut sınıfsal eşitsizlikleri yeniden üreten bir mekanizma olarak işlediği görülmektedir. Bu sistem, eğitimi bireysel gelişimin alanı olmaktan çıkarıp, alt sınıflar için erken ve güvencesiz çalışmanın normalleştirildiği bir sürece dönüştürmektedir.
MESEM’e yönlendirilen öğrencilerin büyük çoğunluğu, ekonomik, kültürel ve sosyal sermayesi sınırlı ailelerin çocuklarıdır. Orta ve üst sınıfa mensup ailelerin çocukları, akademik liselere ve üniversite yoluna yönlendirilirken; alt sınıfların çocukları “en azından elinde meslek olsun” söylemiyle MESEM’e itilmektedir. Bu durum, eğitimin bireyleri yükselten bir araç olmaktan çıkıp, sınıfsal konumları sabitleyen bir aygıta dönüşmesi anlamına gelmektedir.

MESEM: Çocukların eğitim adı altında işçileştirilmesi
MESEM, öğrencileri çok küçük yaşlarda iş hayatının içine çekerek, onlara yalnızca bir meslek değil; aynı zamanda bir sınıfsal kader bilinci aşılamaktadır. Haftanın dört günü çalışan, bir günü okulda geçen öğrenciler için eğitim, hayal kurulan bir alan olmaktan çıkmakta; hayat, erkenden “çalışmak zorunda olunan” bir zorunluluğa indirgenmektedir. Bu durum, özellikle yoksul aile çocukları için, toplumsal eşitsizliğin içselleştirilmesine yol açmaktadır.
MESEM’in en güçlü savunularından biri, öğrencilere maaş ve sigorta sağlanmasıdır. Ancak bu argüman, sınıfsal gerçekliği gizleyen bir söylemdir. Çünkü MESEM kapsamında yapılan sigorta, emekliliğe sayılmamaktadır. Yani alt sınıf çocukları, gençliklerini çalışarak geçirirken; bu emeğin uzun vadeli karşılığı sistematik biçimde yok sayılmaktadır. Bu durum, sosyal güvence kavramını içi boşaltılmış bir vaade dönüştürmektedir.
MESEM savunucuları, üniversite yolunun açık olduğunu iddia etmektedir. Oysa bu yol, pratikte yalnızca üst sınıflar için anlamlıdır. Kültür derslerinden yoksun bırakılan, sınav sistemine hazırlanma imkânı bulunmayan MESEM öğrencileri, akademik yarışa eşitsiz koşullarda sokulmaktadır. Böylece üniversite, alt sınıflar için teorik olarak mümkün; fakat fiilen erişilemez bir hedef hâline gelmektedir.
“Herkes üniversite okuyamaz” ifadesi, çoğu zaman bir gerçeklik tespiti gibi sunulsa da, gerçekte sınıfsal ayrıcalıkların meşrulaştırılmasından başka bir anlam taşımamaktadır. Sorun herkesin üniversite okuması değil; kimin okumasına izin verildiğidir. MESEM, bu seçimi öğrencinin yeteneğine değil; ailesinin ekonomik gücüne bırakmaktadır.

ANADİLİNDE ÇOCUK SESLERİ
"Siz bu yazıyı Çocuk Hakları Günü’nde okurken, ben bir günümü 200 TL’ye satmış olacağım"
Eğitim-Sen’in MESEM üzerine gerçekleştirdiği çalıştay ve değerlendirmeler, bu sistemin pedagojik bir ihtiyaçtan değil; neoliberal emek rejiminin ihtiyaçlarından doğduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Sendika, MESEM’i “mesleki eğitim” adı altında çocuk emeğinin kurumsallaştırılması olarak tanımlamakta; öğrencilerin eğitim hakkının piyasanın ihtiyaçlarına feda edildiğini vurgulamaktadır. Eğitim-Sen’e göre MESEM, çocukları nitelikli ve bütüncül bir eğitim sürecinden kopararak erken yaşta güvencesiz çalışmaya mahkûm etmekte, böylece sınıfsal eşitsizliği azaltmak yerine derinleştirmektedir. Çalıştaylarda öne çıkan en temel tespit, MESEM’in bir istihdam politikası gibi sunulmasına rağmen, çocukların akademik, kültürel ve kişisel gelişimini sistematik biçimde dışlayan; onları “ucuz iş gücü” olarak konumlandıran bir yapı olduğudur. Bu yönüyle MESEM, Eğitim-Sen’in de altını çizdiği gibi, eğitimin kamusal ve eşitleyici niteliğini aşındıran, sınıfsal ayrımları eğitim yoluyla yeniden üreten bir mekanizma olarak işlemektedir.
MESEM, eğitim yoluyla eşitlik üretmek yerine, mevcut sınıfsal ayrımları daha da derinleştiren bir işlev görmektedir. Üst sınıflar çocuklarını bilgiye, akademiye ve güvenceli geleceklere yönlendirirken; alt sınıfların çocukları erken yaşta çalışmaya, güvencesizliğe ve daraltılmış hayat ihtimallerine mahkûm edilmektedir. Bu noktada eğitim, bireyi özgürleştiren bir alan olmaktan çıkmakta; onu doğduğu sınıfsal konuma geri gönderen bir aygıta dönüşmektedir. MESEM, gençlere bir gelecek inşa etmekten çok, onlara hangi geleceği talep edemeyeceklerini öğretmektedir. Seçenek sunmak yerine seçenekleri sınırlandıran, umut üretmek yerine kabullenişi normalleştiren bu model; eşitsizliği azaltmak bir yana, onu kurumsal ve kalıcı hâle getirmektedir. Eğitim, bireyin kaderini genişletmediği sürece anlamını yitirir. MESEM ise bugün, tam da bu anlam kaybının somut karşılığı olarak karşımızda durmaktadır.
(AÖ/NÖ)







