Türkiye’de sol ve sosyalist siyasetin bugünkü sorununu sadece güç kaybetmeye bağlarsak eksik olur. Sanki daha derindeki sorun, toplumla ilişki kurma biçiminin eskimesidir. Örgütler var, partiler var, sendikalar var, çeşitli mücadele alanları var; fakat bütün bunların yan yana gelişi, ilginç bir şekilde, kendiliğinden bir toplumsal güç yaratmıyor. Aynı çevrelerin aynı salonlarda buluşması, ortak bildiriler yayımlaması veya seçim dönemlerinde ittifak kurması artık geniş kesimlerde geçmişteki karşılığını üretmiyor.
Bugün ne yanlış gidiyor, bugün neden böyle, hangi yöntemde hata yapıyoruz şeklinde bir tartışma da görebildiğim kadarıyla pek yok.
Buradaki temel bir meseleyi temsil ile özne olmak arasındaki farkta görebiliriz. Sol uzun zamandır işçiyi temsil ediyor ama işçi çoğu zaman o siyasetin içinde işçi olarak yok. Üniversite öğrencisinin taleplerini savunuyor ama öğrenci kararın parçası değil. Aleviler, kadınlar, ekoloji mücadeleleri, güvencesiz çalışanlar adına söz kuruluyor; fakat bu toplumsal kesimler kendi sözleriyle, kendi örgütlenmeleriyle siyasal alanın gerçek kurucuları haline gelemiyor. Temsil arttıkça toplumsallaşmanın da artacağı düşünüldü. Ve hala bu fikir geçerli gördüğüm kadarıyla. Lakin deneyim bunun böyle olmadığını gösteriyor, en azından bugün için.
O halde yeni bir çıkışın ilk şartını buradan başlatmak mümkün mü?
Yani insanları bir yapıya çağırmadan önce onların zaten yürüttüğü mücadeleyi görmek daha efektif olmaz mı? Çünkü, bugünün toplumsal hayatı eski siyasal haritalara sığmıyor.
Bir madencinin direnişi, barınamayan öğrencilerin mücadelesi, mahallesini maden şirketine karşı savunan köylüler, hayat pahalılığı altında ezilen küçük esnaf, güvencesiz çalışan kurye, kadınların gündelik hayat içindeki eşitlik mücadelesi ayrı ayrı siyasal gerçeklikler yaratıyor. Bunları merkezde kurulmuş bir örgütün çevresine dizmek yerine, aralarında ortak bir mücadele zemini kurmak daha etkili olabilir mi sorusunu ciddi tartışmaya ihtiyaç var.
Böyle bir tartışmayı “parti” formatı tek başına karşılaması da zor elbette. Parti seçimlere girer, parlamentoda temsil sağlar, iktidar mücadelesi yürütür. Bunlar gereklidir. Fakat toplumun bütün enerjisini parti formunun içine sıkıştırmak başka bir şeydir. Parti doğası gereği merkezileşir, temsil üretir, sınır çizer. Toplumsal hareket ise kendi gücünü farklılıkların birlikte hareket edebilmesinden alır. Toplumsal damarlara girmek gerekiyor. Yeni arayış, bunlardan birini ortadan kaldırmak değil, birbirinin yerine geçmelerini engellemek olmalıdır.
Solun bir başka açmazı geçmişe duyduğu siyasal özlemdir. Her yenilginin ardından eski bir kuruluş anına, eski bir ittifaka, eski bir örgüt modeline dönme eğilimi oluşuyor. Oysa toplum değişti. 10 yıl önceki toplum gerçekliği ile şimdiki arasında muazzam farklar var. Ve çok hızlı dönüşümler oldu. Emek rejimi değişti, kentler değişti, gençliğin siyasetle ilişkisi değişti. Dünyada sağın yükseldiği, örgütlü emeğin zayıfladığı, insanların klasik kurumlarla bağlarının gevşediği bir dönemde on beş ya da otuz yıl önce işe yarayan modeli yeniden kurmak çözüm olmayabilir. Geçmişten öğrenmek başka, geçmişi yeniden sahnelemek başkadır.
Yeni bir toplumsal oluş veya durum bu yüzden önce kendisini merkeze koymamalıdır.
“Biz hazırız, bize katılın” dili yerine “nerede mücadele varsa orada ortaklaşalım” diyebilmelidir. Bir maden direnişinde, bir üniversite kampüsünde, bir mahallede, bir kadın mücadelesinde gerçek ilişki kurulmadan ülke çapında büyük demokratik birlik söylemi havada kalır.
Üstelik böyle bir hareket yalnızca seçim takvimine göre kurulamaz. Seçim gereklidir ama toplumun örgütlenmesi daha uzun bir zamana yayılır. Bunun için kalın programlardan önce anlaşılır bir mücadele programına ihtiyaç var. İnsanların bugün hangi sorun etrafında yan yana geleceği, nerede söz sahibi olacağı, hangi mücadeleyi birlikte yürüteceği belli olmalıdır. Ki alanlar az çok bellidir: Kimlik, Ekoloji ve Ekonomi…
Türkiye’de toplumsal öfke yok değil. Sorun, bu öfkenin ortak bir siyasal iradeye dönüşememesi. Belki de yeni dönemin görevi farklı olay-olgu ve ülkelerde olup bitenlere bakıp hazır bir dalga beklemek değil, aşağıda biriken o hareketi görünür hale getirmektir.
Kurtalan’da konuşan kadın arkadaşın diline benzer sade bir söyleme ihtiyaç var. Hakikatleri dile getirirken “duygu” ile konuşmaya ihtiyaç var.
Solun yeniden güç kazanması gerekiyor ve burada kısaca tartıştığım bir iki başlık bence bu gücün tesisi açısından birer alandır.
Hasılı, aynı salonlardan yeni bir toplum doğmuyor. Toplum değiştiyse sol ve sosyalist siyasetin yöntemleri de değişmeli. Partilerden önce mücadeleyi gören bir hat gerekiyor ve öfkeyi ortak iradeye dönüştürmek her zamankinden daha büyük ihtiyaç. Mesele güçsüzlükten öte "ilişki biçimi" gibi görünüyor. O halde bu ilişki kırılmalı ve dönüşmeli.







