Yeni bağımlılık türü olan sosyal medya tutkunluğunun verdiği alışkanlıkla elimdeki cihazı tarıyorum. Metroda raylara düşen arkadaşımıza dair haberler duymak, bir tepki, bir çözüm önerisi görmek umuduyla; “dikkatimi çaldırmayacağım” ilkemi çiğneyerek dolaşıyorum sitelerde.
Görmek istediğim sonucun bir bahane olduğunu biliyorum ama yine de algoritmanın karışık ve anlamsız içerikleri bir çöp yığını gibi zihnime boca etmesine, yapmak istediğim işleri farkında olmadan ertelememe neden olmasına izin veriyorum. Bunun yeni moral bozukluklarına ve dikkat dağınıklıklarına neden olacağını bile bile. Öyle de oluyor zaten.
Yapmak istediğim ne varsa zihnimde hızla silikleşiyor ve ben anlamsız bir savrulmanın içinde zamanımı harcamaya başlıyorum. O arada ilgili siteye girme amacımı bile unutuyorum.
Algoritma unuttuğum şeyi dolaylı olarak hatırlatıyor bana. Metrodaki göz göre göre gelen faciaya dair sakat örgütleri ve birkaç duyarlı basın kuruluşu hariç ağzını açan yok. Bu durum kronikleşene utanç verici bir şekilde alışma yönelimimizi, bir başka deyişle içinde bulunduğumuz yabancılaşmayı yeniden hatırlatıyor bana. Sonra konuya dolaylı şekilde odaklanmama neden olan iki içerik düşüyor önüme.
Gece vakti İstanbul’da su satan bir körün bütün sularını satın alan bir kişi var ilk içerikte. Damgalanmaya karşı hiç hak etmediği bir mahcubiyet yaşayan kişi “üstüm başım kirli beni çekme diyor” diğeri de “olur mu yüzünde nur var diyor.”
Bu gerçeklik metroda yaşanan kazadan kat kat daha çok yer alıyor gündemde. Medyanın çok sevdiği bir hikaye var çünkü. “Mağduriyet, yüce gönüllülük” falan.
Bildiğimiz bilgi pazarlama yöntemleri. Metalaşan bilgi bilgi olmaktan çıkıyor. Duygusal yorum yağmuru arasında gelen tıklanma rekoru, yaranın üzerini kapatan bir illüzyona neden oluyor. Gece vakti onuruyla ve emeğiyle çalışmak zorunda kalan özne silikleşiyor.
Onun içinde bulunmak zorunda kaldığı koşullar tartışma dışı kalıyor. Özetle birilerinin içinde bulunduğu koşullar başkalarının reyting kazanma ve duygusal tatmin aracına dönüştürülüyor. Gerçek illüzyonla gölgeleniyor, dayanışma yardıma dönüşüyor.
İkinci içerik de ilk içerikle mantıken benzerlik taşıyor. Yağmur altında bütün çocuklar hızlıca içeri çekilirken çocuklardan biri engelli arkadaşı ile dayanışma göstererek onun da içeri girmesine yardımcı oluyor. Bu olayı diğerinden ayıran çok önemli bir farklılık var. Bir çocuk, hiçbir kaygı gütmeden arkadaşıyla dayanışma gösteriyor. Tabii bu eşit ilişkilenme tarzı yetişkinlerin sağlamcı müdahalesiyle gölgeleniyor.
Çocuğun o dayanışma duygusunun taktir edilip diğer çocuklara da örnek olacak şekilde anlatılması gerekiyordu. Oysa yardımcı olan çocuğa bisiklet, engelli çocuğa da kitap hediye edip bunu da yayımladıklarında odak tamamıyla değişiyor. Diğer çocuğa bisiklet hediye edilmesinin yürüme engelli çocuğu üzeceği tartışmasına kayıyor konu.
Küfürler, serzenişler eşliğinde önemli bir fırsat kaçıyor. Bir başka deyişle sağlamcı hegemonya gelişmekte olan eşitlikçi bir yaklaşımın önünü kesmiş oluyor. Yeni nesillerin anti sağlamcı yetişmesi için önemli bir örnek teşkil edebilecek bir yaklaşım yine sağlamcılıkla zehirlenmiş oluyor. Bu olay Nazımın “dünyayı verelim çocuklara
Hiç değilse bir günlüğüne” dizelerini hatırlatıyor. Çünkü çocuklar arasında gelişen saf ilişkilenmenin tersine dönmesinde, akran zorbalığının taşlarının döşenmesinde yetişkin sağlamcıların bilerek ya da bilmeyerek etkisinin olduğu bir gerçek.
Bugün yaşanan duyarsızlığın, neoliberalizm koşullarında tüm ihtiyaçlarımızın maliyet görülüp yok sayılmasının, “merhamet” odaklılığın toplumla engelliler arasında realist bir ilişkilenmeyi gölgelemesinin, eşit yurttaş olmanın önündeki sağlamcı bakış açısının tek çözümü o eşit ilişkilenme.
Önyargısız, “merhamet” odaklı olmayan, gerçek çözümler üreten bir toplumsal yapı o şekilde kurulur. Elde mendil bir duygusallıkla, engellileri bir oy deposu olarak gösteren kampanyalar düzenleyerek, bireysel kariyerler yaratarak değil. Özneliği ve gerçekliği silikleştiren anlayışlar sorunları yeniden üretmekten başka bir şeye yaramaz. O nedenle gerçekliği tüm gölgelerinden arındırarak gerçekçi bir çözüm yaratmaktan başka çaremiz yok.
(BS/FY)







