“Eğitim kurumları, inançların değil yurttaşlığın ortak zeminidir.”
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan Ramazan ayı etkinlikleri genelgesi, yalnızca bir etkinlik planlaması değil; kamusal eğitimin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğine dair temel bir tartışmayı yeniden alevlendiren bir adım. Devlet okulları, anayasal olarak tüm vatandaşların ortak alanıdır ve bu alanın en belirgin niteliği tarafsızlık olmak zorunda. Bu nedenle mesele yalnızca Ramazan ayına ilişkin faaliyetler değil; mesele, devletin eğitim politikalarını hangi referanslarla şekillendirdiği. Sorulması gereken temel soru açık: Devlet okulları, belirli bir dini dönemin kurumsal organizasyonunu üstlenecek yerler mi? Eğer kamusal eğitim sistemi belli bir inanç dönemini resmî çerçevede planlayıp teşvik ediyorsa, bu durum devletin eşit mesafe ilkesini nasıl etkilemekte? Tartışma tam da bu noktada başlamakta.
Türkiye Cumhuriyeti devleti anayasasına göre laik bir devlet. Laiklik, yalnızca bir anayasal kavram değil; devletin tüm inançlara eşit mesafede durma yükümlülüğüdür. Devletin görevi, herhangi bir dini pratiği teşvik etmek ya da görünür biçimde organize etmek değil; tüm vatandaşların inanç özgürlüğünü güvence altına almak. Bu nedenle, bir dini ayın okullarda resmi genelgeyle programlaştırılması, pedagojik olduğu kadar anayasal açıdan da tartışmaya açık.
Elbette Ramazan ayı toplumun önemli bir kesimi için kültürel ve manevi anlam taşımakta. Ancak kamusal eğitim sistemi, çoğunluğun dini hassasiyetleri üzerinden şekillendirilemez. Okullar yalnızca belli bir inanç grubunun değil; farklı inançlara sahip, farklı yaşam tarzlarını benimseyen ya da herhangi bir inanca mensup olmayan öğrencilerin de ortak alanı. Devletin tarafsızlığı tam da burada anlam kazanır.
Genelgede “gönüllülük” vurgusu yapılması ise tek başına yeterli değil. Okul ortamında düzenlenen ve idare tarafından planlanan etkinliklerin öğrenciler üzerinde dolaylı bir sosyal baskı oluşturmayacağını varsaymak gerçekçi değil. Özellikle çocuk yaş grubunda, katılımın psikolojik olarak ne kadar “serbest” olduğu ayrıca değerlendirilmeli.
Daha da önemlisi, Türkiye’nin eğitim sistemi akademik başarı düşüşü, fırsat eşitsizliği, öğretmen atama sorunları ve altyapı eksiklikleri gibi temel meselelerle karşı karşıya. Bu sorunlar çözüm beklerken, dini içerikli etkinliklerin merkezi bir politika konusu hâline getirilmesi, eğitim önceliklerinin sorgulanmasına neden olmakta.
Eğitim sistemi değer aktarabilir; ancak bu değerler evrensel etik ilkeler, insan hakları ve bilimsel düşünce çerçevesinde sunulmalı. Devlet okulları herhangi bir inanç pratiğinin uygulama alanı değil, anayasal eşitliğin en somut temsil mekânı.
Eleştiri, herhangi bir inanca ya da bireylerin dini yaşam tercihine değil; kamusal alanın nasıl düzenlendiğine ve devlet gücünün hangi sınırlar içinde kullanıldığına yönelik. Çünkü mesele Ramazan’ın kendisi değil; mesele, devletin anayasal tarafsızlık yükümlülüğüne ne ölçüde sadık kaldığı. Devlet, vatandaşlarının inanç özgürlüğünü korumakla yükümlü; ancak bu koruma, belli bir inanç pratiğini kurumsal olarak organize etmek anlamına gelmez. Kamusal eğitim sistemi, çoğunluğun hassasiyetleri üzerinden değil, herkesin eşit yurttaşlık hakkı üzerinden yapılandırılmalı. Aksi hâlde eğitim kurumları, toplumsal çeşitliliği yansıtan ortak zeminler olmaktan uzaklaşarak, belirli bir referans çerçevesinin görünürlük alanına dönüşme riski taşır. Bu da uzun vadede toplumsal bütünlüğü güçlendirmek yerine, farklılıklar arasında mesafe yaratabilir. Gerçek tarafsızlık, herhangi bir inancı geri plana itmek değil; tüm inançlara ve inançsızlıklara eşit mesafede durmaktır. Eğitim politikalarının da bu ilke doğrultusunda şekillenmesi, demokratik bir hukuk devletinin vazgeçilmez gereğidir.
MEB’in Ramazan Genelgesi yalnızca dönemsel bir etkinlik planı olarak değil, eğitim politikalarının hangi referanslarla şekillendiğine dair bir işaret olarak değerlendirilmeli. Eğer kamusal eğitim sistemi belirli dini dönemleri kurumsal çerçevede organize etmeye başlıyorsa, bu durum tarafsızlık ve çoğulculuk ilkeleri açısından dikkatle analiz edilmeli. Mesele bir inanç pratiğinin değeri değil; devletin tüm öğrencilere eşit mesafede durma sorumluluğu. Bu nedenle asıl tartışma, eğitimin yönünün evrensel, kapsayıcı ve anayasal ilkelere ne ölçüde bağlı kalacağı sorusudur.







