Önce hikâyeyi kısaca hatırlayalım…
Her şeyin başında, henüz gökyüzü ve yeryüzü adlandırılmamışken sadece sular vardı. Tatlı suların ilksel babası Apsu ve tuzlu suların (denizin) ilksel annesi Tiamat sularını birbirine karıştırıyorlardı. Bu birliktelikten tanrılar kuşağı meydana geldi.
Ancak genç tanrılar, özellikle de Ea ve kardeşleri, taşkınlıkları ve gürültüleriyle yaşlı kuşak olan Apsu ve Tiamat’ı rahatsız etmeye başladılar. Apsu, Tiamat’ın itirazına rağmen onları yok etmek istedi ancak her şeyi bilen Ea, Apsu’yu büyüyle uyutup öldürdü ve üzerine kendi konutunu kurdu.
Ea’nın bu zaferinden sonra, Apsu’nun kalbinde Marduk dünyaya geldi. Marduk doğuştan farklıydı; dört gözü, dört kulağı vardı ve ağzından ateş saçıyordu. Dedesi Anu, ona oynaması için “Dört Rüzgârı” hediye etti. Marduk’un oluşturduğu bu rüzgârlar ve fırtınalar suları dalgalandırıp Tiamat’ı rahatsız etmeye başladı. Tiamat’ın bağrında yaşayan diğer tanrılar (eski kuşak), Tiamat’a gidip şöyle yakındılar: “Eşin Apsu öldürüldüğünde sesini çıkarmadın... Şimdi bu rüzgârlar yüzünden uyuyamıyoruz. Bizi sevmiyor musun? Harekete geç ve intikam al!”.
Bunun üzerine Tiamat savaş kararı aldı. Devasa ejderhalar, akrep insanlar, aslan adamlar ve fırtına canavarlarından oluşan 11 çeşit yaratık yarattı. Oğlu Kingu’yu bu ordunun başına geçirdi ve ona en büyük yetkiyi simgeleyen “Kaderler Tableti”ni verdi.
Tiamat’ın savaş hazırlığı tanrılar meclisinde büyük bir korku yarattı. İlk başta Ea ve Anu, Tiamat’ın karşısına çıkmaya çalıştılar ancak korkularından karşısında geri döndüler. Tanrılar çaresiz kalınca Ea, oğlu Marduk’u öne sürdü. Marduk, Tiamat ile savaşmayı kabul etti ancak çok büyük bir şart koştu: “Eğer sizi kurtarmamı istiyorsanız, meclisi toplayın ve bana aşkın bir kader biçin. Benim ağzımdan çıkan emir değiştirilemez olsun. Kaderleri ben tayin edeyim.”
Tanrılar, çaresizlik ve Marduk’un gücüne duydukları hayranlıkla bu şartı kabul ettiler. Bir ziyafet düzenleyip sarhoş edici içkiler içtiler ve Marduk’a mutlak krallığı, asa ve tahtı verdiler. Ona “Tek Kral Marduk’tur!” diyerek biat ettiler.
Marduk, savaşa büyük bir strateji ve korkunç silahlarla hazırlandı. Bir yay yaptı, okunu hazırladı, sağ eline gürzünü aldı. Önünde şimşekler gidiyordu. En önemli silahı ise Rüzgârlar ve Ağ idi. Dört rüzgârı (Kuzey, Güney, Doğu, Batı) ve bunlara ek olarak “Kötü Rüzgâr”, “Kasırga” gibi yedi rüzgârı daha yanına aldı. “Fırtına” adlı savaş arabasına bindi.
Marduk, Tiamat’ın karşısına dikildiğinde önce onu sözleriyle tahrik etti: “Neden dışarıdan sakin görünüyorsun ama kalbin savaş istiyor? Kendi çocuklarına (tanrılara) saldırdın ve layık olmayan Kingu’yu yücelttin. Gel, sen ve ben teke tek dövüşelim!”.
Tiamat bu sözler üzerine öfkelendi ve büyülerini okumaya başladı. İkisi göğüs göğüse çarpıştı ve sonuç olarak Tiamat öldürüldü. Onun düştüğünü gören ordusu ve canavarları korkuyla kaçmaya çalıştı ama Marduk hepsini ağıyla yakalayıp zincire vurdu. Savaşın kışkırtıcısı Kingu’yu yakaladı, onu “ölü tanrı” saydı ve göğsündeki Kaderler Tableti’ni söküp alarak kendi göğsüne taktı. Böylece evrenin mutlak hâkimi oldu.
Marduk zaferden sonra Tiamat’ın devasa cesedinin başına geçti. Bu “yenilgiye uğratılmış düşman”, artık evrenin hammaddesi olacaktı. Marduk Tiamat’ın ikiye bölünmüş bedeniyle gökyüzünü, yıldızlar, zamanı, yeryüzü ve nehirleri yarattı. Marduk, evreni fiziksel olarak düzenledikten sonra idari ve teolojik düzeni kurdu. Yetmedi, tanrılara “hizmet” için kan ve kemikten bir varlık olan “insanı” yarattı.
Canlı alegori
Yukarıdaki anlatı, Jean Bottéro ve Samuel Noah Kramer’in derlediği “Mezopotamya Mitolojisi” kitabında yer alan “Yaratılış Destanı” anlatısıdır.
Bu destanı referns alıp Marduk ve Tiamat arasındaki kozmik çatışmadan yola çıkarak güncel çatışmalar üzerinden bir anlam hattı çıkarmak istiyorum.
Fakat bu hikâyeye bazı zorunlu ekler de gerekiyor.
Tiamat’ın gücü biyolojiktir; canavarlar doğurur, yaşamı kendi bedeninden üretir. Marduk’un temsil ettiği yeni düzen ise “söz” ve “teknik” üzerinedir.
Tiamat, kitapta da ifade edildiği üzere “ana tanrıçadır” ve yaşamın kaynağıdır.
Marduk ise bir “düzen ve egemenlik” anlatısıdır. Norm tekelidir.
Kaderlere hükmetmek isteyen, ağzından çıkan her şey değiştirilemez, geriye alınamaz olsun diyen biridir.
Savaşın temel nedenlerinden biri, Tiamat’ın “Kaderler Tableti”ni (yani yasa yapma ve yönetme yetkisini) paylaşmasıdır. Marduk bu durumu “kadınsı/duygusal” görür ve özellikle savaşır.
Destanın en ilginç anlarından biri şüphesiz Tiamat’ın katledilmesinden sonra onun ikiye ayrılan bedeni üzerinden yaratılan düzendir.
Yani düzen, yenilenin bedeninden yapılır…
Bu yönüyle de destan, tipik bir devletleşme anlatı mitidir.
Sosyolojik açıdan Marduk, merkezi devletin ve mutlak monarşinin prototipidir.
Tiamat’ın dünyası ise daha çok doğa durumudur diyebiliriz.
Arzulanan düzen uğruna öteki parçalara bölünür ve mülke çevrilir.
Özetle, Tiamat artık yaşayan bir özne değil, üzerine basılan, suları kanallara alınan, kaynakları sömürülen, gücüne el konulan pasif bir “arazi”dir.
Tiamat, başlangıçta “her şeyi doğuran ana” iken, savaş sürecinde “kötülük tasarlayan” bir düşmana dönüştürülür.
En önemli ayrıntılardan biri de Tiamat’ın aslınsa savaşa girme nedeni “kendi yarattıklarını savunmak için” savaş açar. Yoksa durum bir intikam, haydi birine karşı savaşalım değildir. Bu çok kritik bir ayrıntıdır.
Yukarıda kısaca ifade ettiğim tanımlar ve durumlar silsilesi çok tanıdıktır. Denilebilir ki Tiamat ve Marduk miti, tozlu raflarda duran bir masal değil, son derece canlı bir alegoridir. Tam da güncel bir örneğini yaşamaktayız.
Marduk’tan Şara ve onun destekçilerine, Tiamat’tan Rojava’ya baktığımızda müthiş bir uyum görürüz. Ortadoğu’nun kendisi de adeta “yaratılan” evren görünümündedir.
Şara, merkezi devlet projesinin seçilmiş kişisi olarak, (hegemonik tanrılar tarafından kendisine görev verilen) Marduk işlevi görmektedir. Eline verilen teknik ve güç benzerdir.
Tek bir egemenliği, ağzından çıkanların değiştirilemez olmasını, tek bir hukuku ve tek bir yönetimi istiyor.
Rojava’nın tam da böylesi bir tabloda, siyasal ontolojik tehlikeye dönüşmesi sürpriz değildir. Şara için Rojava’nın “tehlikesi”, askeri gücünden değil, varoluşsal yapısından gelir. Başka bir hukuk, başka bir yurttaşlık, başka bir kadın-toplum rejimi mümkün dediği için ‘tehlikelidir.’
Şara ve çeteleri, Rojava’yı bastırmakla yetinmiyor, onun kurumlarını/öz-savunmasını/özyönetimini dağıtıp, geriye kalan toplumsal enerjiyi kendi “Suriye düzeninin” malzemesi yapmak istiyorlar. Bugün açılan savaşın özü budur.
Rojava düştükçe, Rojava yok oldukça mevcut düzen var olacaktır. Şara ayakta kalacaktır.
Tiamat nasıl ki kendi yarattıklarını (farklılıkları) savunmak için savaşa girdiyse, Rojava da bugün kendi öz-yönetimini ve değerlerini korumak için bir varlık savunmasındadır.
Bu bakımdan ortada olan saldırılar, başlayan savaş dalgası iki devasa mitolojinin (yaşam/demokratik modernite ve savaş/kapitalist modernite) savaşıdır.
Rojava, Tiamat’ın bedeni gibi bölündükçe “Suriye”nin yaşayacağı iddia edilmektedir. Böylece yaratılan yaşam modeli, kadın mücadelesi, değerler ve yaratılan kader (xwebûn) yok oldukça merkezi düzenin yarattığı “yeryüzüne” katılacaktır.
Amaç Rojava’yı yenmekten ötedir. Askeri olarak veya psikolojik olarak “yenmek” kurtarmıyor. Önemli olan Kürdün iradesini parçalayarak, bu parçaları kendi merkezi “Suriye binasının” harcına katarak hiçleştirilmiş Suriye kozmosu yaratmaktır.
Marduk ve onun düzenine inat Rojava kozmosundan yana olmaya devam edeceğiz.
Bu tercih, bugün sadece politik bir tercih değil, bir varlık ve onur meselesidir. (SB/TY)






