Bugün size Mahmut Soner’den bahsedeceğim. Mahmut bugünün Türkiye'sinde haksızlığa uğramış ve maruz kalmaya devam eden binlerce kişiden sadece biri. Onun hayat hikayesi ve bugün olanlar sadece ona ait değil ülkenin sürüklendiği olumsuz durumun adeta billurlaşmış hallerinden birini temsil ediyor.
Mahmut’la tanışıklığımız ODTÜ’deki gençlik mücadelesi yıllarına uzanıyor. Ancak işin doğrusu koşturma içinde uzun boylu bir sohbetimiz oldu mu hiç hatırlamıyorum. Ben de bıraktığı izlenim şevkle devrimci mücadele içerisinde yer alan arkadaşlarımızdan biri olduğuydu.
Çok sonraları ondan yeniden haber almam ortak arkadaşlarla yaptığım sohbetler sayesinde oldu. Uzun yıllardır tutsaktı. Ona verilen ceza bitmesine rağmen bir çok 30 yılını doldurmuş insan gibi O da keyfi kararlarla serbest bırakılmıyordu. Onlara pişmanlık ve adeta yaşarken ölüm dayatılmaya çalışılıyordu. Devletin olanı biteni bir tür kan davası gibi algılamasının sonuçlarını görüyorduk.
Kendimize ve onlara gelecek için büyük bir "borcumuz" var, bunu da ancak bize dayatılanlara karşı direnerek, yeni mücadele yollarıyla, sürüklenmeye çalışıldığımız çürümeyi aşarak ödeyebiliriz.
Aşağıda kardeşi Eylem Soner’in anlattıklarından da göreceğiniz gibi ülkemizdeki ceza sistemi, sadece kendine göre suçlu gördüğü kişiyi değil bütün ailesini ve hatta tüm toplumu cezalandırıyor. Bu durum politik tutsaklar için çok daha fazla geçerli, zira 12 eylül’ün mantığının bir devamı olarak cezalandırılma korkusu topluma tutsaklar aracılığıyla dayatılıyor, değişim dönüşüm arayışlarının böylelikle önüne geçilebileceği var sayılıyor.
Bu ara malum “süreç” sayesinde bolca barış lafı ediliyor. Binlerce insan haksız yere hapishanelerde tutulmaya devam ediyor. Haksızlıkların sürdüğü, Adalet’in olmadığı bir yerde gerçekten toplumsal barış kurulabilir mi?
Eylem’e Mahmut’la ilgili merak ettiklerimi sordum, o da kendi dilince bize olan biteni anlattı. Şimdi ona kulak verelim:
‘Kente son kapıdan giriyoruz
Karanlığın usul ustaları
Keskin dişli bir köpeği
Üç kişinin yedeğinde gezdiriyorlar
Bize kimliğimizi soruyorlar
Mayısların hesabını soruyorlar
Söylüyoruz
Okusunlar
Sanmasınlar susan bir kuşağız
Bizden sonra bağıracak olanlar
Tartılmıştır gövde
İple sürgünle zulumla mapusla
Tartılınca gövde
Hele hesap sevdiklerimizin başı üstüneyse
Anlaşılmış olmalıdır
Kim kaçaktır kim düzmece kim yiğit’
Gülten Akın - Seyran Destanı
Gençliği Gülten Akın’ın Seyran’ında geçti Mahmut’un. Gençliği dediysem, 25 yaşından bu yana tutuklu. 30 yıldır ‘içerde’. Gençliği mahpusta geçti.
Ailesi Yozgat’ın bir köyünden göçmüş. Oraya da ‘bir yerden’, bilinmiyor zira, konuşulmuyor yada. Büyükanne ve dede kendi aralarında Kürtçe konuşuyor, çocuklarla Türkçe. Kökenlerindeki göç aileyi Ankara’ya getiriyor bir vakit sonra, çoğunluğu İç Anadolu’dan göçen bir yoksul mahalleye.
Mahmut’un doğup büyüdüğü seneler, 1971-80 arası, belki daha da ileriye, koca bir ‘kayıp kuşaklar’ tarihi olacak on yıllar içinde.
Babası sosyalist, sendikada örgütlü bir işçi. 80 darbesinden sonra Mamak cezaevinde kalıyor bir süre. Seyran esasen çok sayıda sol fraksiyonun olduğu bir mahalle. Mahmut henüz çocukken tanışıyor sosyalistlerle.
1989’da ODTÜ’ye giriyor. Örgütlü mücadeleye öğrenciyken başlıyor.
O yıllar hem ülkenin hem dünyanın sıcak yılları. Sosyalist bloğun çöküşü, Körfez savaşı, ülkede yoksul-emekçi halklar üzerindeki politikalar, Sivas katliamı, Gazi Mahallesindeki ölümler, Susurluk, faili meçhul cinayetler… Onun örgütlü mücadeleyi seçmesindeki temel motivasyon sanıyorum tüm bunların içinde bir ‘genç’ olmasıydı. Soran, soruşturan, tartışan, haksızlığa hukuksuzluğa tahammülü olmayan hiçbir gence politik olmaktan başka bir seçenek bırakmıyor bu ülke.
Mahmut sevilirdi çevresinde. Sevgisi, içtenliği, merhameti boldu. Derdini tasasını önemserdi insanların, elindekini paylaşırdı. Şairin ‘Gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir’, dediği türdendi.
Onun tutsak edildiği günlerde, 1996 yılı, cezaevlerinde ölüm orucu eylemi vardı. Epeydir örgütlü mücadeleden ayrı olmasına rağmen, sosyalist duruşundan da öte sanıyorum, o merhameti, vicdanı bol olmaktan belki, geri duramadı ‘birileri için bir şeyler yapmaktan.’ Yoksa kimse için kolay değildir bir ‘gençliği yakmak.’ Çokça tırnak içi anlatımlarım var. Ailesi olarak böyle değerlendirdiğimiz için.
DGM’de idamla yargılandı, müebbet hapis cezası aldı. Hayata Dönüş adı verilen katliamdan önce Ankara Ulucanlar ile Çankırı cezaevlerinde kaldı. Ardından Sincan F Tipi cezaevi. 2017 yılında kamuoyunda ‘Fetöcüler’ diye bilinenlerin cezaevindeki kalabalıklığı gerekçesiyle onlara yer açmak için önce Amasya’ya ardından Ankara’ya otobüsle on iki saat süren Elazığ’ın Yüksek Güvenlikli Hapishanesine ‘sürüldü.’ Elazığ haberinden sonra anne kalp krizi geçirdi.
O günden bugüne defalarca sevk başvurusu yapıldı. En azından ailenin görüşe daha zahmetsiz ulaşabileceği Ankara’ya yakın bir yere sevk izni için sayısız dilekçe verildi. Annenin sağlık raporları eklendi dilekçeye. Ama ‘boş yer yok’ gerekçesiyle hepsi reddedildi. Hepsi demek yanlış olur, içlerinden ‘cevap verilenler’ olmalı doğrusu. Üstelik mahpusun, ailesine yakın bir yerde hapsedilmesi temel bir ‘hak’ iken.
Aile için üzücü, hırpalayıcı bir süreç elbette. Baba 12 Eylül’de işkence görmüş, Mamak’ta hapsedilmiş, bu süreci bilen biri olarak ‘farklı’ bir yerden yaklaşıyor konuya; anne ‘evladı senelerce kendinden ayrı düşecek’ bir kadın olarak bambaşka bir yerden…
Cezaevleri o dönem tam anlamıyla ‘kaotikti’. F tipi cezaevleri epeydir gündemdeydi. Her gün farklı farklı cezaevlerinden nahoş haberler gelirdi. Ulucanlar katliamı, Buca cezaevi derken ölüm oruçları, F tipi sevkleri, ölümler… Aileler açısından travmatik bir süreç. Söz konusu sadece kendi evladın da değil; görüşlerde bir sürü gençle tanışıyorsun, aileleriyle tanışıyorsun, bir çok hikayeye tanıklık ediyorsun, bir ‘hukukun oluyor’ artık onlarla. Çocuğu ‘içeriye düşmüş bir ailenin’ tek bir evladı yoktur, sıkıntısı da derdi de bitmez bu yüzden. Ama ‘dert, sıkıntı’ diye de anlatılmaz kimseye. Güle oynaya beklenir görüş günleri, her hafta aynı heyecanla hazırlanır kumanyalar, oraya buraya koşturur o yaşta insanlar, soranlara ‘çocuklar çok iyi, bir sıkıntıları yok’ denir. Daha fazla gayret edilir sağlıkla yaşamaya, iyi olmaya; çocuklarının çıkışını görebilmek için.
İçeriye aile olarak görüşe girerken kolluğun çeşitli baskılarıyla direkt karşılaşılırdı kimi zaman. Bin tane güvenlikli kapıdan ayakkabısız geçip bin birinci yerde ‘iç çamaşırına’ kadar aranmak gibi. İtiraz ettiğinde her türlü hakareti etmekten hicap duyulmayan, sırf o çocukların ailesi olduğun için itile kakıla muamele edilmeyi hak gördükleri sayısız görüş günü… Cezalandırmalara doyamamak. Diğer taraftan söz konusu politik insanlar olduğunda tüm yüksek güvenlikli tedbirlerin bir türlü yetememesi, bir tür ‘milyon tane güvenliğe’ güvenememek hali: ‘git kitabın yakılıp yakılmadığının bakılıp bakılmadığına bak’. Ancak karikatürize edildiğinde eğip bükmeden en rafine hali ile anlatılıp anlaşılabilecekmiş gibi bir his. Daha anlatılamayan nicesi… Bunlara sırf çocuğunu haftada bir kez görebilmek için senelerce katlandı o yaşlı başlı insanlar, hala da katlanıyor. Hukukun konusu olamıyor bir türlü ‘insana’ karşı bu tür uygulamalar.
Biz bu iyi olma, güçlü durma ’gayretleri’ içinde babamızı kaybettik. Ben yurtdışında yaşıyorum. Aileyi toparlama görevi bana daha fazla düştü böylelikle. Tabii zorlandık aynı güçle devam etmeye. Ama ‘ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun’, minvalinde götürüyoruz hayatı, ‘bir hayat daha olmalı’, der gibi.
İşte böyle böyle geldik bugüne. 2026 Temmuz ayında cezasının 30 senesini bitirmesiyle ‘Nihayet! Sonunda!’ demeye de hazırlanıyorduk ama ‘üç kez hücre cezası’ gerekçesiyle 36 yıllık hükmün son 6 yılını dışarıda geçirme hakkı elinden alındı Mahmut’un. Ayrıca her disiplin cezası için fazladan iki buçuk sene, toplamda yedi buçuk sene. Bilinen haliyle ‘infaz yakma’, üstüne ek ceza süresi durumu. Savcılıktaki müddetnameye göre salıverilme tarihi 2034!
İnfazın asıl yakılma sınırı olan 3. Disiplin cezası ise İnfaz Hakimi’nin ‘kovuşturmaya yer yoktur’, kararına rağmen yani ortada bir suç yokken Cumhuriyet Savcısı’nın itirazı ile uygulanmış bir ceza. Zorla ceza verdirilmiş adeta. Ne var ki Türk Ceza Kanununa aykırı bir ceza ve bu aykırılığı düzeltmek için yapılan hiçbir başvuruyu ilgili hiçbir kurum dikkate almıyor, hiç bir kurum sorumluluk almıyor. Ortada haksız bir ceza veren bir kurum var ama itirazları değerlendirecek haksızlığı düzeltecek muhatap yok! 30 yıl içerde yaş alan bir insana verilen cezalandırmalara doyamamak hali bu işte.
Her suçun bir cezası olacaksa bunu ‘Kanunilik ve ölçülülük ilişkisi’ açısından değerlendirmek gerekmez mi? Cezada adalet? Orantılılık?
Mahmut bu adaletsiz duruma karşı ‘yeniden yargılanma’ talebi ile Anayasa Mahkemesi’ne de başvurdu. Onun başvurusunu reddeden hukuk insanları (DGM’lerin varlığında adil yargılanma hakkı ihlali gerekçesi ile zira), mesela Hizbullah davasından daha önce ağırlaştırılmış müebbet cezaları kesinleşen pek çok sanığı o dönem DGM’lerdeki askeri hakimlerin varlığı gerekçesiyle yeniden yargılama süreçleriyle beraat yada tahliye ettirmiş, bir çoğunun cezalarında çok büyük indirimler yapmışlar. Üstüne haksız cezalar gerekçesiyle devletten tazminat almalarına karar verilmiş. 75 kişinin katli suçlamasıyla firari iki sanığın yakalama kararını kaldırmışlar, hem de SEGBIS aracılığıyla!
’Devletin anayasal düzenine karşı bir cürüm’ varsa ortada, Hizbullah’ın anayasal düzene karşı nasıl bir cürüm içinde olduğunu bilmeyen var mı? Anayasa mahkemesi Mahmut’un başvurusunda bu kararı emsal bile kabul etmiyor mesela.
Kardeşim için adalet istiyorum. Avukatının yaptığı hiçbir başvuru dikkate alınmıyor, red ediliyor. Hiç bir kurum bu adaletsizlik karşısında sorumluluk almıyor. Sevgili Başaran Aksu’nun farklı bir bağlamda söylediğini biraz değiştirerek söyleyeyim ben de: Ya temel hak ve özgürlükler her vatandaş için eşit uygulansın yada ‘biz hakkı hukuku istediğimize kullandırırız’, halini yasalaştırsınlar, biz de bilelim bir hakkımız hukukumuz olmadığını madem.
Mahmut fazlasıyla naiftir. Bu konuda çok fazla uğraştı, çabaladı, sayısız başvuru yaptı, dilekçe verdi oraya buraya. En son konuştuğumuzda ‘kendim için herhangi bir şey istemedim bugüne kadar. Ama bu durumda artık en azından konunun bir yerlerde seslendirilmesini istemek zorundayım’, dedi. Bunu istemeyi bile zul sayıyor yani. Bunu 25 yaşında hapsedilen 55 yaşındaki bir insandan duymak, öyle yada böyle dışarda bir hayat kovalamış birinin içini acıtıyor. Bu nedenle Mahmut ve onun gibi içerde ‘haddinden fazla tutulanlar’ ve daha da tutulmak istenenler için en azından konuyu kamuoyunda dillendirecek birilerine anlatmak istedim.
Mahmut ne der, ne mesaj verir dışardaki dostlarına tahmin etmek zor ama belki Nazım’ın şu dizelerini:
‘Yani içerde on yıl, on beş yıl,
daha da fazlası hatta
geçirilmez değil,
geçirilir,
kararmasın yeter ki
sol memenin altındaki cevahir...’
Mahmut’un konuyla ilgili ‘görülmüştür.org' sitesine gönderdiği mektubunu okuyabilirsiniz.
(AS/FY)







