“Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz.”
Bu sözler, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait. Yıl 2002… Muhtemelen genel seçim öncesi. Abbas Güçlü ile Genç Bakış programının konuğu Erdoğan.

ERDOĞAN 10 YIL ÖNCE SÖZ VERMİŞTİ
"Eşcinsel Hakları Güvenceye Alınmalı"
Altın Işık isimli bir öğrencinin sorduğu şu soruya yanıt olarak veriyor bu cevabı:
“Bildiğimiz gibi Türkiye’de eşcinsel vatandaşlarımız var, eşcinsel vatandaşlarımıza Avrupa’da olduğu gibi evlilik hakkı gibi başka haklar tanımayı düşünüyor musunuz, kişisel olarak ne düşünüyorsunuz, eşcinsellere haklar tanınmalı mı tanınmamalı mı?”
On yıl sonrasına geliyoruz. Yıl 2012…
Yeni anayasa yazılıyor. Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) milletvekilleri, yeni anayasanın “Temel Hak ve Hürriyetler” bölümünde yer alan “Eşitlik” maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin konulmasını istiyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) milletvekilleri, BDP’nin bu teklifini “genel ahlaka” aykırı görerek reddediyor ve bir uzlaşma sağlanamıyor.
Peki 2012’den 2026’ya ne oldu?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2002’de söylediği sözlerden daha geriye götürecek ölçüde nasıl bir değişim yaşandı?
Bunu düşünürken aklıma Mabel Matiz geliyor.
Mayıs ayındayız. Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde, Mabel Matiz’in müstehcenlik suçlamasıyla yargılandığı karar duruşması öncesindeyiz. Duruşmanın görüleceği İstanbul 54. Asliye Ceza Mahkemesi’nin önünde avukatlar, gazeteciler, adliye güvenlikleri… Bir koşturmaca var. Herkes duruşmanın başlamasını bekliyor.
Kırmızı ayakkabılı, rengini şimdi hatırlayamadığım gömlekli bir genç, gelen herkese bilgi veriyor, basının sorularını yanıtlıyor, avukatlarla konuşuyor.
Duruşma başlıyor ve hep birlikte içeri giriyoruz.
Avukatlar sanat özgürlüğünü anlatıyor. Türkiye’nin yakın tarihindeki türkülerden, şarkılardan, şarkı sözlerinden örnekler veriyorlar.
Mahkeme başkanı dinliyor, dinliyor ve sonunda Mabel Matiz’in beraat ettiğini açıklıyor.Karar neredeyse alkışla karşılanıyor. Az önce sözünü ettiğim arkadaş da yine basının sorularını yanıtlıyor.
Dayanamıyorum, yanına yaklaşıyorum. “Pardon, siz de Mabel Matiz’in ekibinden misiniz?”
“Hayır” diyor. “Ben bu adliyede başka bir mahkemede kâtip olarak çalışıyorum ve Mabel Matiz hayranıyım.”
Aylar sonra taksideyim. Mabel Matiz’in “Öyle kolaysa gel başımdan kaldır at sevdanı” şarkısı çalıyor. Taksiciye rica ediyorum: “Sesini biraz açar mısınız?”
Açıyor ve şarkıya birlikte eşlik ediyoruz. “Çok severim bu şarkısını” diyor.
Başlıyoruz, “En iyi şarkısı bu, yok şu” diye tartışmaya. “E" diyorum, "Eşsincel diyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz?” “Bana ne” diyor. “Onun özeli.” Bu cümleye takılıyorum. “Bana ne.”
Mabel Matiz konserlerine gidiyorum. Her kesimden insan orada. Çocuk, genç, yaşlı…Her ekonomik gelirden, her sınıftan insan konserde.
Mesleğim gereği Türkiye’nin farklı kentlerine gidiyorum. Yine söz konusu LGBTİ+ meselesi olduğunda genelde benzer sözler duyuyorum: “Bizi ilgilendirmez ki…” Sonra hemen her yurttaştan yoksulluk, ekonomik kriz, kiraların yüksek olması gibi sorunları dinliyorum.
Gelelim bugüne “Ailem Güvende” operasyonlarını devlet, “aileyi güvende” tutmak için yaptığını söylüyor.
Görünen o ki toplum bu konuda devletten daha hak odaklı, daha eşitlikçi bir çerçeveden bakıyor. Belki bunu bizim anlattığımız gibi, “eşitlik olsun”, “ayrımcılık olmasın”, “LGBTİ+ hakları insan haklarıdır” cümleleriyle söylemiyor. Başka bir şey söylüyor: “Bana ne, bu onun hayatı.”
Belki diyeceksiniz ki bunlar sizin gözlemleriniz. O zaman araştırmalara bakalım.
SAMER Saha Araştırmaları Merkezi, 13-21 Eylül 2026 arasında X’te paylaşılan 1300 tweeti inceleyerek “Ailem Güvende Operasyonları Üzerine Sosyal Medya Paylaşımlarının Analizi” başlıklı bir rapor hazırladı.
Rapora göre “Ailem Güvende” ifadesi sosyal medyada ortak bir anlam taşımıyor. Operasyonları destekleyenler bu ifadeyi aile yapısının ve toplumsal değerlerin korunmasıyla ilişkilendirirken, eleştirel paylaşımlarda aynı söz ironiyle güvensizlik, adaletsizlik ve siyasi sorumluluk tartışmasına dönüştü.
“Neyse ki bütün gayleri topladılar da, ailem güvende” gibi paylaşımlar, LGBTİ+ görünürlüğünün azaltılmasıyla toplumun gündelik güvenlik sorunlarının çözülmesi arasında kurulan ilişkiyi sorguluyor.
Raporda öne çıkan başlıklardan biri kadınlar ve çocukların güvenliği oldu. Bazı kullanıcılar LGBTİ+’lara yönelik operasyonları kadın cinayetleri, aile içi şiddet, çocuk istismarı ve çocuk işçiliğiyle karşılaştırdı.
SAMER’e göre bu paylaşımlarda temel soru, devletin güvenlik politikalarında “kimin ve neyin korunmaya değer görüldüğü” etrafında şekillendi. Bir paylaşımda şöyle denildi: “Kadınların ve çocukların güvende olmadığı bir yerde, aile de güvende değildir.” Bir başka kullanıcı ise şöyle yazdı: “Ailem güvende değil, fail erkekler güvende.”
Şimdi bir konuyu tekrar hatırlatmak istiyorum.
Erdoğan’ın 2002’deki sözlerinden, hatta 2012’den daha geriye götürecek ölçüde neden bir değişim oldu?
Şöyle, Nüfus artış oranı azaldığı için Erdoğan önümüzdeki on yılı “Aile Yılı” ilan etti. Aslen sorun olarak görülen şey bu. Eyvah eyvah gençler evlenmiyor, aileler yok oluyor.

Kadınsız aile kurgusu: 2025’in ideolojik haritası
Veriler ne diyor?
Oysa gençlerin evlenmemesi, dahası çocuk yapmaması eşcinsellikle değil, daha çok ekonomik ve sosyal sorunlarla ilgili.
Türkiye’de gençlerin, özellikle de genç kadınların karşı karşıya kaldığı ekonomik ve sosyal darboğaz, geleneksel verilerin ve istatistiklerin çok ötesinde derin bir toplumsal krize işaret ediyor.
Son yıllardaki veriler incelendiğinde üniversite diplomasının istihdam garantisi olmaktan çıktığı açıkça görülüyor.
TÜİK ve YÖK verilerine göre Türkiye’de her yıl yüz binlerce genç yükseköğretimden mezun olurken, ne eğitimde ne istihdamda olan (NEET) gençlerin sayısı yaklaşık 3,5 milyona ulaşmış durumda bu da her 4 gençten 1’inin tamamen sistemin dışında kaldığını gösteriyor.
TÜİK yurt dışı göç istatistiklerine göre her yıl Türkiye’den ayrılan nüfusun yüzde 40’ından fazlasını 20-34 yaş arası gençler oluşturuyor; sadece son yıllarda yüz binlerce eğitimli ve nitelikli genç, gelecek umudunu yurt dışında aramak üzere ülkeyi terk etti.
Genç kadınlarda NEET oranı yüzde 33’ün üzerine çıkarak erkeklerin neredeyse iki katına ulaşıyor. Kadınlar için iş bulmak zor olduğu gibi, iş hayatında kalabilmek de bir o kadar güçleşmiş durumda.
Kamu ve özel sektörde kreş imkânlarının son derece yetersiz olması, bakım yükünü tamamen kadının omzuna yüklüyor. Tüm bu ekonomik güvensizlik, yetersiz kreş altyapısı ve yükselen yaşam maliyetleri, gençlerin aile kurma ve evlenme kararlarını da doğrudan erteliyor veya imkânsız kılıyor.
TÜİK Evlenme ve Boşanma İstatistikleri incelendiğinde, son yıllarda kaba evlenme hızının düşüş trendinde olduğu, ilk evlenme yaşının kadınlarda 25,8, erkeklerde ise 28,3 seviyesine kadar yükseldiği görülüyor.
İnsanların evlenmemesi ve çocuk yapmamasının önündeki en büyük engel eşcinsellik değil devletin tutum ve politikaları, ekonomik sorunlar.
Ayrıca ev içindeki şiddet oranı da bir hayli yüksek.
Yine bazı kesimler eşcinselliğin özendirilen bir yönelim olduğunu iddia ediyor. “Ya benim çocuğum da özenir, eşcinsel olursa?” Böyle bir dünya yok.
Bilimsel verilere göre de eşcinsellik özenilen bir şey değil. Bir insanın başka bir insanı sevmesi duygusal anlamda ve bilimsel anlamda başka bir duruma tekabül ediyor.
Bu konuda bilimsel veriler de var.
Mesela “Appropriate Therapeutic Responses to Sexual Orientation” (Cinsel Yönelime Uygun Terapötik Yaklaşımlar Raporu) ve “Understanding Sexual Orientation and Homosexuality” çalışmalarında cinsel yönelimin isteğe bağlı olarak değiştirilebilen bir seçim olmadığı, sosyal maruz kalma, teşvik veya özendirme yoluyla edinilmediği belirtiliyor.
Nefret neden yaygınlaştırılmak isteniyor?
Onlarca yıllık araştırmanın, cinsel yönelimin kalıcı bir duygusal, romantik ve/veya cinsel çekim modeli olduğunu gösterdiği aktarılıyor.
Yani sosyal etki, eğitim veya yönlendirme ile öğretilemiyor, bulaştırılamıyor ya da özendirilemiyor.
Pan American Health Organization’ın (PAHO/WHO) “Cinsel Yönelim Çeşitliliğine İlişkin Kamu Sağlığı Pozisyonu” da benzer bir noktaya dikkat çekiyor:
Cinsel yönelim, insan çeşitliliğinin doğal bir ifadesi. Eşcinsel çekimin sosyal temas, eğitim veya özendirme yoluyla öğrenilebileceğine, yayılabileceğine ya da özenilebileceğine dair bilimsel kanıt yok.
Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH), PubMed ve genetik araştırmalar kapsamında yayımlanan çalışmalar da cinsel yönelimin sosyal şartlandırmadan ziyade karmaşık biyolojik, doğum öncesi ve genetik faktörlerle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.
Peki bilimsel veriler böyleyken neden son dönemde belirli çevrelerce LGBTİ+'lara yönelik nefret dalgası yükseltiliyor.
Toplumun farklı kesimleriyle temas eden biri olarak görüyorum ki bu konuda toplum çoktan devletin refleksini aşmış durumda.
Bu arada Mabel Matiz’in “Ha Leylim” şarkısında "iki erkeğin dans ettiği sahneye" ilişkin dava açılması istendi.
Mahkeme iddianameyi kabul ederse sanatçı 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak. Söz konusu görüntülerin hangi nedenle suç teşkil ettiğine ilişkin hukuki gerekçelendirme ise muamma.
Hakikaten bir sürü şiddet faili, soyguncu vs sokaklarda gezerken sanata ve sanatçının dünyasına yapılan bu saldırı ve aslen sistematik hale gelen yargı tacizinin amacı ne? Savcılarımız keşke sanatçılarla bu şekilde değil de dinleyici, izleyici olarak ilgilenseler...
Hep o takside duyduğum cümle aklıma geliyor:
“Bana ne. Onun özeli.”
Mabel Matiz OT TV'deki söyleşide şöyle diyor:
"Ben bu coğrafyanın evlatlarından biriyim. Birileri beni farklı görüyor olabilir, ben görmüyorum. 'Çok cesursun' gibi şeyler söyleniyor. Aslında bana göre cesur değilim. Kendim olmayı seçmeseydim mutsuz olurdum muhtemelen."
(EMK/NÖ)







