Bereketi çağıran sofra, ocağı söndürmeyen ateş, hayvanlar arasında barışı tesis etme ritüelleri
Saha notu: Kasaba merkezinde yeni yıl
Ocak ortası… Rize’nin Pazar, Ardeşen, Fındıklı hattında ve Trabzon çevresinde “yeni yıl” denince akla artık yalnızca ev içi hatıralar gelmiyor. İnsanlar köylerden kasabalara taşındıkça, ritüeller de yer değiştirdi: son iki yıldır, kasaba merkezlerinde zamana uydurularak, kimi yerde iki gün önceden başlayıp devam eden kutlamalar görülüyor. Meydanlarda buluşmalar, afişler, söyleşiler, küçük canlandırmalar… Bir zamanlar ev içi pratiklerle sınırlı kalan Tzanaağani, bugün yeniden hatırlanan ve bayram coşkusuyla yaşanan bir topluluk zamanına dönüşüyor.
Bu yazı, Lazların “eski hesap” yeni yılını (13 Ocak akşamı – 14 Ocak sabahı) tek bir köyün sabit ritüel listesi gibi sunmuyor. Çünkü sözlü kültür verileri bize şunu söylüyor: Uygulamalar yerden yere değişebiliyor; bazıları bazı köylerde var, bazılarında yok. Yine de anlatıların ortaklaştığı bir ana iskelet var: yeni yıla nasıl girilirse yıl öyle geçer. Ritüellerin çoğu bu temel mantığa bağlanıyor: bereketi çağırmak, uğursuz olandan uzak durmak, zararlı olanı uzaklaştırmak, evi ve ocağı korumak, hayvanın, toprağın ve tohumun verimini güvenceye almak.
Üç zaman, tek düşünce sistemi: 13 Ocak gündüz – 13 Ocak akşam – 14 Ocak sabah
Tzanağani anlatıları, ritüellerin üç ayrı zaman bloğunda toplandığını gösterir:
13 Ocak gündüzü: Arınma, evin doldurulması ve dolaşma
Gündüz, hem fiziki hem sembolik bir “hazırlık” günüdür. Ev, avlu, çevre toparlanır; kimi anlatılarda ahşap evlerde haşereye karşı temizlik uygulamalarından söz edilir. Aynı gün evin yiyecekçe “dolu” olması önemsenir: sadece kışlık yiyeceklerin saklandığı yerlerden (serenti/nayla) değil, gerekirse alışveriş yapılarak… Mantık basittir: ev doluysa yıl dolu geçer, bereket kapıdan eksik olmaz.
Gündüz ritüellerinin en canlı olanlarından biri yüzlerini boyamış, başlarını örtmüş, farklı giysiler giymiş çocukların torbalarla ev ev dolaşmasıdır. Torbalar kapıdan uzatılır ya da evin içine atılır; maniler okunur. Ev sahipleri elma, armut, ceviz, fındık, pişmiş mısır, kestane, kyume gibi yiyeceklerle torbaları doldurur. Burada çocuk, yalnızca “şeker toplayan” figür değildir; bereketin evden eve dolaştırıldığı bir uğur taşıyıcısıdır.
13 Ocak akşamı: Sofra, komşuluk ve ateşin korunması
Akşam, kimi yerlerde komşuların bir evde toplanmasıyla (oǩoxuna) topluluk boyutu güçlenir. Bazı anlatılarda eve giderken mısır ve odun götürmek özellikle vurgulanır: mısır kaynayacak, ateş yanacak, sohbet uzayacaktır. Bu “yükü paylaşma” aynı zamanda yeni yılın ahlakını kurar: bereket, önce ilişkilerde dolaşır.
Bu geceye ilişkin en güçlü motiflerden biri, ateşin sabaha kadar sönmemesidir. Ocağa düzenli odun atılır; herkes yatmadan önce sabaha dek yanacak iri bir odun bırakılır. Ateş burada sadece fiziksel bir unsur değil; ocağın (ailenin) sürekliliği, evin diriliği ve bereketin korunmasıdır. Ateşin sönmesi uğursuzlukla ilişkilendirilir; ateşi canlı tutmak yeni yıla “diri” girmek demektir.
14 Ocak sabahı (Moǩunçxa): Eşik, ahır ve bereketin “kuruluşu”
Yeni yılın asıl “kurucu” ritüelleri sabah yoğunlaşır. Eşik, ahır ve toprak; kaderin yeniden ayarlandığı üç ana mekân gibi düşünülür.
Evin Eşiği ve Eve İlk giren”: Bereketin kapıdan girişi
14 Ocak sabahında evin eşiği (ǩat̆at̆iri) kritikleşir. Eve ilk girenin uğurlu olması istenir; bunun için bazı yerlerde özellikle bir çocuk seçilir. Anlatılarda kimi kız çocuklarının “uğurlu” sayılması dikkat çekicidir: Çocuğun doğumundan sonra ailede iyi gelişmeler yaşanmışsa (ev sahibi olmak, refaha kavuşmak gibi) çocuk “hayra vesile” kabul edilir. Yeni yıl sabahı komşu eve gidip kapıyı çalar; içeri alınır ve bereket eve yayılsın diye evin odalarında gezdirilir, ikram edilir. Bu, bereketi soyut bir dilek olmaktan çıkarıp somut bir beden ve ilişki üzerinden kurmanın yoludur.
Mtzkhiri Okhvaru: Pire Kısırlaştırma Ritüeli
Adı ilk duyulduğunda gülümsetebilen bu ritüel, aslında yeni yıla dair umut ve korkuların en açık dille ifade edildiği sahnelerden biridir. Anlatılarda evin büyüğü sabahın erken saatinde evin genç erkeğini kaldırır; eline balta verir, tavan arasına gönderir. Genç, evin ana kirişine/çatı ağacına vurarak ses çıkarır. Aşağıdan soru-cevap başlar:
- “Ne yapıyorsun?”
- “Pire kısırlaştırıyorum.”
- “Nereye gönderiyorsun?”
- “Falancaya… dağa… taşa… uzağa…”
Bu diyalog, tekrar tekrar farklı başlıklarla sürer. Önce istenmeyenler kovulur: hastalık, kaza, bela… Sonra iyilikler çağrılır: bolluk, bereket, hayır… Bu ritüelin “kısırlaştırma” kelimesi, yalnızca pireye dair değil; gereğinden fazla olanın, dengesiz çoğalanın, kontrolsüz artanın etkisizleştirilmesi anlamını taşır.
Tzanağanişi Sofra: Yeni Yıl Sofrası
Yeni yıl sabahı yalnızca aile bireylerinin katılımıyla sabah yemeği yenir. Bu yemeğe komşular ya da dışarıdan kimse dâhil edilmez. Yeni yılın ilk günü ve ilk sofrası, ailenin kendi iç bütünlüğü içinde karşılanır. Senenin uğurlu kişisi (moineri) de, ailenin birlikte olduğu bu sabah sofrasında belirlenir. Her ailenin uğurlu bir kişisi olur. Bu uğurlu kişinin aile de görevleri olacaktır. Moineri ilk iş olarak gider ve ahır kapısını ya da erzakların saklandığı gıda deposunu açar. Böylece buralara bereketi taşımış olur. Öte yandan, bir gün öncesinin bolluğu ve paylaşımı yeni yıl sabahı tutumluluğa bırakır. Para harcanmaz, dışarıya bir şey verilmez.
Yeni yıl akşamı topluluk, paylaşım ve dışa açıklık vurgusuyla; yeni yıl sabahı ise aile içi birlik, korunma ve içe kapanma anlayışıyla anlam kazanır.
Ahırda barış: Hayvan düzeniyle toplum düzenini eşleştirmek
Laz yeni yılının (Tzanağani) en çarpıcı yanı, bereketin sadece sofraya değil, ahıra yerleştirilmesidir. Bazı anlatılarda, pire kısırlaştırma/sözlü kovma ritüellerinden sonra evin yaşlı kadını ya da saygın kişisi ahıra iner. Kimi yerde hayvanların kuyruklarından bir tutam kıl kesip bağlayarak ahırın tavanına saklama; kimi yerde hayvan dışkılarını toplayıp karıştırma gibi uygulamalar anlatılır. Bu pratiklerin ortak hedefi şudur: Bahar geldiğinde hayvanlar kavga etmesin, uyum içinde yaşasın.
Burada kritik olan, hayvanların “barışı”nın yalnızca hayvanlara dair görülmemesidir. Anlatılar, ahır düzeni ile insan topluluğunun düzeni arasında doğrudan bir bağ kurar: Ahırda sağlanan uyumun, evin içine; evdeki uyumun da topluma yayılacağı düşünülür. Yani bereket, “çokluk” kadar düzen ve huzur meselesidir.
Öküzün eve alınması: Bereketin eşiği geçmesi
Bazı yerlerde yeni yıl sabahı hayvanın (öküz/dana/kuzu) eve alınması, bereketi somutlaştıran en güçlü sahnelerden biridir. Evin lideri (oxormance) ahırdaki en sağlıklı hayvanı seçer. Hayvan, eşiği geçerken sağ ayakla ilk adımı atsın diye sözlerle teşvik edilir; bu adım bolluğun işareti sayılır. Oturma alanına alınan hayvan, ocağın/ateşin çevresinde dolaştırılırken yere tahıl serpilir. Kimi anlatılarda serpilen tahıllardan bir kısmı “zenginlik getirsin” diye cüzdana konur.
Ardından hayvanın önüne özel yiyecekler hazırlanır; güzel sözler söylenir; sevgi gösterilir. Bazı anlatılarda hayvanın ev içinde dışkı yapması bile “uğur” kabul edilir: Bereket, bu şekilde “olmuş” sayılır ve hayvan diğer kapıdan ahıra geri götürülür.
Bu ritüel, bugünün gözünden bakıldığında şaşırtıcı gelebilir; ama eski yaşam biçiminde evin bereketi, hayvanın verimiyle doğrudan bağlıdır. Hayvanın eşiği geçmesi, aslında bereketin eşiği geçmesi anlamına gelir.
Tasi Gamağmalu: Tohumu “toprağa emanet etmek”
Yeni yılın toprağa bakan yüzü, “tohum çıkarma” anlatılarında belirginleşir. Sabah yemeğinde uğurlu olarak seçilen kişi ya da bazı anlatımlarda evin büyüğü, sabahın erken saatinde (kimi yerde abdest ve dua ile) fasulye, mısır, kabak, salatalık gibi tohumları toplar; bahçede bir çukur açar, tohumları yerleştirip üstünü kapatır. Bu pratikte ince bir ayrıntı vurgulanır: tohumların arasında “acı” olanın (biber gibi) olmaması gerekir. Bu, yeni yılın “acı”sını dışarıda bırakma niyetiyle okunabilir.
Tohum çıkarma, aslında bir tarım tekniği değil; toprağa verilen bir söz gibidir. Yeni yılın başında tohum toprağa “emanet edilir”; çoğalma, süreklilik ve paylaşma niyeti orada düğümlenir. Bazı anlatılarda tohumun komşularla paylaşıldığında nazara maruz kalmamalıdır. bereket yalnızca evin içinde tutulmaz; doğru zamanda, doğru biçimde dolaştırılır.
Bugün ne kaldı, ne dönüşüyor?
Bugün Tzanaağani, her yerde aynı yoğunlukla yaşanmıyor. Köyden kasabaya göç, evlerin mimarisi, ahır düzeninin değişmesi, gençlerin gündelik ritminde zamanın daralması… Bütün bunlar ritüelleri parçalamış durumda. Ancak son iki yıldır görülen bir başka olgu var: Bu gelenek, yeniden hatırlanıyor ve yeniden kuruluyor.
Özellikle kasaba merkezlerinde yapılan kutlamalar, ritüellerin “aynen” tekrarından çok, onların taşıdığı mantığın güncellenmiş hâli gibi: meydanda buluşmak, anlatıları paylaşmak, simgesel canlandırmalar yapmak, afişlerle duyurmak, söyleşiler düzenlemek… Bu, Tzanağani’yı yalnızca “geçmişte kalmış bir folklor” olmaktan çıkarıp, topluluk hafızasını bugünde canlı tutan bir bayram zamanına dönüştürüyor.
Belki de en önemlisi şu: Tzanağani, bize bereketin yalnızca “çokluk” değil; ilişki, düzen, emek ve süreklilik olduğunu hatırlatıyor. Ateşi söndürmemek, eşiği dikkatle kurmak, ahırda barışı sağlamak, tohumu toprağa emanet etmek… Bunların hepsi, bir topluluğun hayata tutunma bilgisidir. Bugün bu bilgi dönüşüyor; ama hâlâ konuşuluyor, hatırlanıyor ve bazı yerlerde yeniden yaşanıyor.
(İAB/Mİ)







