Mazisindeki diktatörlükler bir yana, Arjantin günümüzde de demokratik bir imaja pek sahip olmayan ve Trump’ın desteğiyle coşmuş Javier Milei iktidarı altında ezilmeye devam ediyor.
Ülkeyi ekonomik olarak batırması yetmezmiş gibi popülist lider adım adım yürürlüğe koyduğu çirkin planıyla Kültür Bakanlığını lağvetti, ülkede sistematik olarak basına ve entelektüellere saldırılar arttı, kültür bütçeleri kısıldı, yani resmen kültür savaşı yürürlüğe konmuş oldu.
Halen yaşıyor olsa, esasen edebiyatçı olan meşhur Francisco “Paco” Urondo da mutlaka sevimsiz Milei’nin hedefinde olurdu.
Yazarlık dışında gerilla kimliğiyle de tanınan Paco Arjantin’deki son askerî diktatörlüğün politik kurbanlarından olsa da oğlu, ünlü şef Javier Urondo için o, her şeyden önce babasıydı.
Lakin siyasete çok bulaşmamaya çalışıyor gibi görünse de Javier işlettiği Urondo Bar’ın mutfağını, gezegenin vaziyetine dair yüksek bir farkındalık, tüketim çılgınlığına karşı katı bir muhalefet, kültürlerin füzyonuna yönelik büyük bir hassasiyetle yönetiyor.

Ne de olsa Javier, küresel yemek endüstrisinin tüm gezegende aynı şeylerin yenmesini istediğinin farkında. Tekdüzelikten yana olan sistem böylece ucuza üretilen şeyleri çok pahalıya satabilmenin önünü de açmış olmuyor mu?
Javier’i, artık tamamıyla yok edilmiş eski İstanbul lokantalarını hatırlatan Buenos Aires’teki Urondo Bar’da sakin sakin çalışırken, şeflik işini felsefeyle yoğurup neredeyse şiirsel zirvelere ulaştırırken görüyoruz. Kentin Kore mahallesi restoranlarına olan yoğun alakası bilhassa fermantasyon hususundaki merakını perçinliyor ve kendine göre yorumlar katarak kökleri asırlara dayanan mevzubahis yemek kültürünü kendi bilgeliğiyle harmanlıyor; Javier öğrenmeye, tecrübe kazanmaya ve mümkün olduğunca tat cambazlığı yaparak uzmanlaşmaya devam ediyor.
Yanlış anlaşılmasın, Javier’in mekânında en çok önemsediği üretim, Urondo Bar müşterilerine ihtimamla sunulan ekmeğin ta kendisi. İnsanlığın en eski ve temel besin kaynaklarından biri olarak, genç şef adaylarına da ilk etapta ekmek yapmayı öğrettiği dönemi tevazu ile hatırlıyor.
2025 Arjantin yapımı 67 dakikalık Jota Urondo, kaba bir şef (Jota Urondo, un cocinero impertinente/Jota Urondo, an impertinent chef) adlı belgesel bizi klasik şef filmlerinden çok daha gerçekçi ve çevreci bir mutfağa dahil ediyor. 2025 SSIFF Donostia Zinemaldia katılımcısı belgeselin yönetmen ve senaryo hanelerinde Mariana Erijimovich ile Juan Villegas adlarını görüyor ve ortaya çıkardıkları mütevazı neticeyi takdir ediyoruz.
Babasının şiirleri, hikâyeleri, piyesleri, romanı, eleştirel denemesi veya Trelew katliamından kurtulanlarla yaptığı meşhur röportajı kahramanımız şef Javier’i ne kadar tesir altında bırakmıştır bilemeyiz; lakin kendisini sebze ve meyve halinde, mutfağı için muntazaman alışveriş yaparken, esnafla gayet pratik bir çerçevede, nezaket kurallarını mutlaka gözetmek suretiyle irtibat kurarken görüyoruz.
O muhakkak ki tüm samimiyetiyle kolektivizme inanıyor ve aurasıyla müşterileri büyüleyen gizemli baş garson dahil, zarif mekânında tüm ekibiyle ahenk içinde çalışmaya ihtimam gösteriyor.
Javier, arsız kapitalizmin bize pazarladığı şef klişesinden farklı bir varoluş biçiminin mümkün olduğunu ispatlayıp belgesel seyircisinde mekânını ziyaret etme arzusunu muhakkak ki tetikliyor.
Cennet mi dediniz?

Gezegenin her köşesinden gelmiş göçmenlerden müteşekkil bir toplum yapısına sahip ABD’de, beyaz ırkın sözde üstünlüğünü empoze etmeye girişmiş Trump iktidarı ne kadar abesle iştigal ediyorsa, Brezilya gibi “renkli” bir coğrafyanın farklı bileşenlerini küçümseyip beyaz “efendiler”in mazideki zalim pratiklerini aynen sürdürmeyi arzulaması bir o kadar absürt.
Lakin sağcı Jair Bolsonaro gibi ırkçı, ayrıca dinci, kadın ve LGBT düşmanı bir fanatiğin iktidarı en azından bir süreliğine ele geçirmesi tesadüf olmasa gerek. Lula’nın şu anda tekrar lideri olduğu güneş, müzik ve aşk diyarının günün birinde, Trump’ın kurtarmaya pek hevesli olduğu dengesiz sağcının boyunduruğuna yeniden girmeyeceğinin ve sosyal adaletsizliklerin tekrar artmayacağının garantisini kimse veremez.

Nitekim kolonyalist çağdan itibaren geniş coğrafyaya sık sık empoze edilmiş faşist zihniyete uygun olarak yerel haklara, koyu tenli vatandaşlara hep ikinci sınıf muamelesi yapıldığı biliniyor. Neoliberal kapitalizmin dayattığı yeni versiyonu bir yana, klasik manada köleliğin de Brezilya’da hâlâ bitmediğini söyleyenler bile var.
Geniş arazi sahipleri beyazların çalışanlarına da sahip oldukları düşünüldüğünden günümüzde bu alışkanlıklarından vazgeçmekte zorlandıkları da anlaşılıyor. Bir türlü bitmeyen bu gerilim bilhassa gecekondu mahalleleri favelalara karşı dönemimizin polis şiddetinde vücut buluyor.
Cennet (Paraíso/Paradise) adlı belgesel Brezilya’nın çirkin ve kanlı yüzüyle tanıştırırken muhteşem bir kolajla bizi lunaparktaymışçasına eğlendirmeyi de ihmal etmiyor. Arşiv malzemesi yerinde müzik kullanımıyla görsel bir şölene, bazen çılgıncasına alaycı bir video klibe dönüşüyor; mizah ve ironinin muktedirlerle dalga geçmek için en tesirli vektör olduğu bir kez daha ispat ediliyor.
2024 Brezilya yapımı 75 dakikalık çarpıcı belgesel kadın yönetmen Ana Rieper’in kıvrak elinden çıkma ibretlik bir film. Brezilya, Meksika, Şili dışında Romanya ve Hollanda’da seyirciyle buluşmuş ödüllü belgesel bizi yalnız genel manzarayla karşı karşıya bırakmakla kalmıyor, bazı kahramanlarının şahsi tecrübelerinden de yararlanıp savunduğu tezi layıkıyla kanıtlıyor.
Bir zamanların fazlasıyla ırkçı propaganda filmlerinin faşist tonunu halen taklit edenlerin, Marksizm’i her türlü kötülüğün anası olarak kabul edenlerin günümüzde var olması ne kadar acayip değil mi?
Görünürde dinine çok bağlı zalim bazı beyaz burjuvalara bilhassa evlerinde hizmet vermekte olan insanların isyan edip artık bu boyunduruktan çıkmasının vakti geldi de geçiyor; bir de şartlar yeni hayatlara doğru yelken açmaya elverse!
Tecavüzü adeta olumlayan, ancak kilisenin öngördüğü “tabii” aile modelini kabul eden, kadının evinde oturup annelik yapmasını bekleyen zihniyet, kösteklenmiş güruhları oyalamak ve kontrol altında tutabilmek için pazarlanan afyondan başka bir şey değil, farkında mıyız?
Pinochet ne çabuk unutuldu!

ABD’nin muhtelif Latin Amerika ülkelerine resmî veya gayrı resmî müdahaleleri saymakla bitmez. Son zamanlarda, aslında Venezuela’nın petrollerine el koymak arzusuyla saldırgan Trump’ın sözde uyuşturucu baronu Maduro’yu zorla yerinden etmeye çalıştığı biliniyor. Oysa narkotik dünyasıyla mücadelesinin ne kadar sahte olduğu narko terörizmden ABD’de hüküm giymiş Honduras’ın eski cumhurbaşkanı Juan Orlando Hernández Alvarado’yu geçenlerde affetmesinden belli.
Ayrıca Kasım ayında yapılan seçimlere müdahale ederek Honduras’ın başına Nasry Juan Asfura Zablah’yı geçirmiş olması da hiç şaşırtıcı olmasa gerek.
Trump’ın uzmanlık alanı olarak Honduras seçimlerine de hile karıştırdığı aşikâr olsa da, Şili’de yakında başa geçecek aşırı sağcı ve ultra muhafazakâr José Antonio Kast Rist’in hangi akla hizmet seçildiği tartışılır. Mevzubahis seçimde ABD’nin tesiri mutlaka vardır, lakin hafızası sanki alınmış Şili halkı Pinochet diktatörlüğünden beri en fanatik sağcıyı, yaralar henüz kapanmamışken başa getirme gafletinde bulunabildi.

Oysa Şilili usta sinemacı Ignacio Agüero hafızanın önemine dikkat çekmek suretiyle memleketinin mazisine bir kez daha, teferruatlı bir analizle dalıyor.
Ölü ebeveynime mektuplar (Cartas a mis padres muertos/Letters to my dead parents) adlı belgelinde aile hatıraları ülkenin tarihî episotlarıyla harmanlanıyor, hafıza, geçmişe özlem ve rüya alemi sanki içi içe geçiyor.
2025 Şili yapımı 106 dakikalık belgesel için, FID Marseille, Viennale, Doclisboa, IDFA gibi saygın festivallerde yer almış, sinema estetiği hususunda sözü olan bir film denilebilir.
Aslında yıllar önce vefat etmiş ebeveyniyle hayalî bir konversasyona giren yönetmen Agüero filmde aynı zamanda rol de alıyor; adı hem senaryo yazarı, hem sinematografi, hem de montaj hanelerinde bazen yalnız, bazen başkalarıyla müşterek şekilde yazılı.
Karşımızda Raúl Ruiz’le muhtelif kereler işbirliği yapmış Agüero’nun elinden çıkma, adeta bir “şamanik sinema” örneği var desek yalan olmaz. Sinema hocası Gonzalo de Pedro’nun dediği gibi, bu tanımın sahibi Ruiz zaten belgeselde sık sık anılıyor; zaman, boyutlar, hayat, ölüm, rüyalar ve hafıza gizemli köprülerle birbirine bağlanıyor.
Agüero film boyunca ebeveyniyle yaşadığı evin bilhassa avlusunda oturup bir hayat muhasebesine girişiyor; onların yaşadığı zamandan beri halen canlı olan bitki, çiçek ve ağaçlarla özdeşleşip kendine de bir ömür biçiyor.
Ailedeki sevimli teyzelerin dışında askerî rütbe sahipleri de anılıyor, diktatörlüğün cinayet ve kayıplarla dolup taşan mazisi bir kez daha deşiliyor. Arşiv görüntüleri insanı ister istemez nostaljiye sürüklerken Faşizme karşı daima tetikte olmamız gerektiği bir şekilde hatırlatılıyor, lakin beyhude…
(RV/HA)







