Hayır! diyenler (Los que dicen ¡no!/Those who say no!) adlı belgesel bizi Meksika’nın kırsal kesimine, dağlık ve ormanlık Sierra Norte de Puebla’ya götürüyor. Tabii güzellikleri ve ekolojik çeşitliliği bir yana kadim halkın coğrafyaya kattığı kültürel değerler muhakkak ki yadsınamaz. Lakin bilhassa altın ve gümüş kaynaklarına sahip olduğu için bölge tekrar tehdit altında.
Aynı zamanda ozan olan bir yerlinin şarkısında ifade ettiği gibi, önce İspanyollar, sonra Fransızlar, şimdi de Kanadalılar coğrafyaya dadanmış vaziyetteler. Üstelik yakında zorba ABD’nin saldırısına uğramayacaklarının garantisini kimse veremiyor.
Trump’ın adını “Amerika Körfezi”ne zorla devşirmeye giriştiği Meksika Körfezine dökülen Apulko nehrinin berrak suları kirlenmesin diye ahali senelerden beri örgütlenmekle meşgul. Kendilerine sorulmadan başlayan madencilik faaliyetlerine karşı yerel radyonun mücadeledeki rolü gayet mühim. Kanadalı şirket temsilcilerinin madencilik iznini aldıkları otoritelerin gücünü arkalarına alıp yerlileri enayi yerine koyma girişimleri fayda etmiyor ve meselenin mahkemede çözülmesi için tüm imkânlar seferber ediliyor.
Yönetmen, senaryo yazarı ve görüntü yönetmeni hanelerinde adını gördüğümüz Ángel Froilán Flores Martínez seyirciyi direnişe tatlı tatlı dahil ederken bize coğrafyanın ruhunu da hissettiriyor. Yerel kültürün renkleri, tınıları, estetik dışavurumları seyircinin ruhunu okşarken köklerine sımsıkı bağlı halkın mücadele enerjisi hepimize bulaşıyor.
2025 Meksika yapımı 96 dakikalık şirin belgesel Morelia Uluslararası Film Festivaline iştirak etmişti. Bilhassa animasyonla gerçekleştirilmiş sekansların güzelliği, kadim kültürlerini mümkün olduğunca korumayı başarmış yerel halkın temiz ruhunu layıkıyla yansıtıyor. Türkiye’de benzer dinamiklere maruz kalanların yüksek yüzdesi göz önüne alınarak belgeselin coğrafyamızda gösterilmesi faydalı olacaktır.
Köye bir film geldi!

Guatemala deyince benim aklıma, dünya çapındaki Chiquita, Dole, Del Monte markaları, muz üretiminde sınırsız sömürü ve “Latin Amerika’nın kesik damarları”ndaki ABD rolü gelir.
ACT İnsan Hakları Film Festivali organizatörlerinin dikkat çekmeye layık gördüğü Sinema bir seyahattir (El cine es un viaje/Cinema is a journey) adlı belgesel bizi ülkenin karanlık mazisiyle bir kez daha yüzleştirirken bilhassa dağlık bölgelerde kimliklerini tüm saldırılara rağmen korumayı sürdüren kadim halklarla da tanıştırıyor. Yerel dillerin farklı tınısı kulaklarımızı okşarken temiz ruhlarını muhafaza etmeyi başarmış çok özel insanlara ve bilhassa çocuklara derin bir sevgi duymamak ne mümkün!
Ne de olsa Guatemala’daki bir insan hakları film festivali bir ay boyunca ulaşılması epey zor coğrafyalara talim edip hayatlarında büyük bir ihtimalle büyük perdede ilk defa film seyretmekte olan insanlara bu büyüleyici tecrübeyi yaşatırken biz de onların en saf hâliyle karşı karşıya kalıyoruz.
Gezici film kumpanyası ülkenin şiddet, ırkçılık ve sömürü mazisinden belli başlı hadiseleri mevzu edinmiş filmleri halka gösterirken seyircilerin ilk defa kendi tarihleriyle alakalı bir filmde kendilerinin temsil edildiğini görmesi görüntülerin tesirini arttırıyor.
Kumpanya köye ulaştığında bu olağanüstü atraksiyon halka megafonla duyuruluyor, akşam saatleri geldiğinde geleneksel kıyafetlerini giyip köy meydanında toplanan halk sinema sanatına adeta saygı duruşunda bulunuyor; filmin projeksiyonu sanki bir ayine dönüşüyor.
2023 Guatemala yapımı 60 dakikalık belgeselin yönetmen ve senaryo yazarı hanelerinde Uli Stelzner ve Pepe Orozco Recinos adlarını görüyoruz.
Belgeselde belirli bir yaştaki insanların, köyün önde gelenlerinin filmleri ne kadar değerli bulduğunu ifade etmelerine şahit oluyoruz. Ne de olsa yerli halklar her türlü kötü muamelenin, şiddetin, sömürünün ön plandaki kurbanları olagelmiş durumda; dolayısıyla yeni nesillerin bu hakikatleri bilmesinin, gözüyle görmesinin önemi tartışılmaz. Hafızayı aktarmanın ne kadar mühim olduğu da bu vesileyle hatırlatılmış oluyor. Resmî medyanın asla yansıtmadığı hakikatler birer birer perdeye yansırken muhtelif biçimlerde nesillerdir köleleştirilmiş topluluklar istikbale biraz da ümitle bakmaya muvaffak oluyor.
Güzel memleketleri ve kadim kültürleri önce kolonyalist işgalcilerin müdahaleleri, sonra da kapitalist rejimin empoze ettikleriyle kirletilmiş yerlilerin kimliklerini mutlaka koruması gerektiği ifade edilirken bir kondor, devasa kanatlarını açmış semada süzülüyor…
Kauçuk ve kafatasçılık!

Kolonyalistler Latin Amerika’nın kauçuk kaynaklarını sömürmeye başladığında bölge halklarının kültürleri, geleneksel yaşam biçimleri veya ihtiyaçları her zamanki gibi tamamıyla inkâr edilmişti. Yerliler sadece bir iş gücü olarak görülmüş ve gayet acımasız koşullarda “patronlar” için çalışmaya mecbur bırakılmışlardı.
İnsan haklarına kesinlikle hürmet gösterilmediği o karanlık dönemde kendini üstün gören “beyazlar” kadim halk temsilcilerini, “ilkel”, “vahşi”, “medeniyetten uzak” gibi yakıştırmalarla aşağılamakla meşguldüler. Aralarında mevzubahis yerlileri Avrupa’ya götürerek eğitmeye ve onları kendi “medeniyetinin” bir parçası hâline getirmeye niyetlenen sivri akıllılar da oldu.
Mevzubahis agresif müdahalenin iki kurbanı Peru yerlilerinden Omarino ve Aredomi adlı iki erkek kardeşti. Onların Londra’ya götürülmüş olduğu bilinse de bir fotoğraf makinesine hüzünle baktıkları karenin hissettirdikleri dışında iki kardeşin başına nelerin geldiği pek bilinmiyor.
Mevzubahis fotoğraf karesine tesadüfen ulaşmış olan Tatiana Fuentes Sadowski, 19’uncu yüzyıl sonu ile 20’inci yüzyıl başlarına seyirciyi yüksek düzeyde bir belgesel estetiğiyle taşıyor. Kendi ailesinin de zamanında bulaşmış olduğu söz konusu kauçuk ticaretindeki rolünü kurcalarken Tatiana kolonyalizmin çirkin yüzünü teferruatlı biçimde teşhir ediyor.
Süper 8 filmle çekilmiş bazı siyah-beyaz görüntüler belgesel için yeni gerçekleştirilmiş olsa da dönemin ruhunu yakalamak için ideal bir vektör hâline gelmiş. Filmin hem yönetmen, hem senaryo, hem de sinematografi hanelerinde adını gördüğümüz Tatiana arşiv malzemelerini de layıkıyla kullanıp dönemin dinamiklerine uygun, olası bir hikâye oluşturmuş.
Kelebeklerin hafızası (La memoria de las mariposas/The memory of butterflies) adlı belgesel Berlinale’de dünya prömiyerini yapmıştı. 2025 Peru, Portekiz ortak yapımı 77 dakikalık film Berlin’de hem FIPRESCI ödülüne hem de Özel Mansiyona layık görülmüştü. Akabinde Kanada, Birleşik Krallık, Hindistan, Hollanda, Mısır gibi ülkelerdeki festivallere de dahil edilmiş olan ibretlik filmde günümüz yerli topluluklarla yapılan görüşmeler ruhların adeta hortlamasına ve hesap sormasına aracılık ediyor. Kolonyalizm ve imperyalizme karşı bilinçli olmanın gerekliliği bir kez daha ispat edilirken maziyle yüzleşiliyor, hesaplaşılıyor, hakikatler kabul edilip bazılarınca bir şekilde af dileniyor.
Yalnız Venezuela’ya değil, birçok Latin Amerika ülkesine göz koymuş ABD’ye karşı yeni bir direniş kapıda!
(RL/HA)







