Geçtiğimiz günlerde “devlet televizyonu” TRT’nin dijital yayın platformu tabii’de gösterileceği, yayınlanan tanıtım videosuyla duyurulan belgesel kamuoyunda geniş yankı uyandırdı: Gökkuşağı Faşizmi. Tanıtım videosuna göre LGBTİ+’ları temsil eden bir fil, camdan bir odayı kırıp döküyordu. Bu camdan oda, bir çocuğun odasını temsil etse de temelde aile merkezli toplumsal normların bir yansıması. Belgesel, doğrudan LGBTİ+ hareketini faşist olarak nitelendiriyor. Peki bu nitelendirme bir anlam ifade ediyor mu?
Bu soruya en baştan “hayır” demek gerekiyor. Hatta bu yazıyı tam da burada sonlandırmak, yapılan nitelendirmenin anlamsızlığı karşısında başlı başına güçlü bir anlam taşıyacaktır. Ancak yine de meseleyi temellendirmeden bırakmamak, etik bir sorumluluk olarak karşımızda duruyor. Öncelikle LGBTİ+ ne demek onunla başlamak gerekiyor; en temelden. LGBTİ+; lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseksüel, aseksüel, queer ve daha uzatabileceğimiz varoluşları bütünsel olarak ifade eden bir kısaltma. Bu kısaltmada kullanılan artı işareti kapsayıcılığı ve kimi dışlayıcı yaklaşımlarca LGB ile sınırlandırılmadığını ifade ediyor. Dolayısıyla eğer birazdan sayacağım küründen insanların beyanlarının harflerin temsil ettiği spektrum ile paralel olduğunu varsayarsak bu kısaltmalara Leyla, Gıyasettin, Balım, Turna, İsmet ve daha nicesinin isimlerinin kısaltması da diyebiliriz, çünkü LGBTİ+, yalnızca bir varoluştur. Bunun ötesine geçen şey, bu bireylerin bir araya gelerek bir hareket oluşturmasıdır; özellikle altını çizmek gerekir ki bu bir ideoloji değil, bir harekettir. Bu yazıda her bir terimin tanımını uzun uzun yapmayacağım; nitekim buna sayfalar da yetmeyecektir.
Tarihin derinliklerinden bugüne varlığını sürdüren bu harflerin neden harekete geçme ihtiyacı duyduğunu uzun uzun anlatmayacağım; bunun tek ve temel bir cevabı var: Yaşamak. Bu hareketin bir değişim isteği var ve bu istek en temelden toplumun parçası olan insanların ötekileştirilmemesinden ortaya çıkıyor. Daha da genişletmek gerekirse ailenin bir parçası olabilmek –belki ailenin kendisi olabilmek–, bir çalışan olabilmek, bir hasta, bir barış savunucusu, bir hak sahibi, bir yaşayan olabilmekten ortaya çıkıyor. Kısacası toplumun her parçası gibi yaşayabilmekten ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu, temelden bir insan hakları mücadelesi. Ve değişim isteği, yaratılan dışlayıcı normların dönüşmesi –iktidarın korktuğu biçimiyle yok edilmesi– yönünde temel bir taleptir. Ancak bu istek, total bir baskı aracına sahip değildir; bir ideoloji olarak faşizmin hedeflediği türden bir tahakküm kurma amacı da yoktur.

tabii’den ayrımcı belgesel: Gökkuşağı Faşizmi
LGBTİ+ hareketi ne için mücadele eder?
LGBTİ+ hareketi LGBTİ+’ların ekonomik, siyasal ve sosyal alanlarda eşit varoluşu için mücadele eder. Bu varoluşun kabul edilmesi için gerekli baskıyı oluşturmayı hedefler.
Bu baskı, iktidarın iddia ettiği gibi bireyler üzerinden işleyen bireysel bir baskı değil; yapısal ve sistemsel bir baskıdır. Baskı araçlarına yakından bakıldığında –ki bunu herhangi bir derneğin faaliyet raporunda dahi görmek mümkün– bir yıkım hedefi taşımadığı da açıkça görülür. Nitekim bu araçların hiçbirinde heteroseksüellerin “tedavi edilmesi”, onlarla “mücadele edilmesi” ya da tarihteki vahşi örneklerden hareketle ortadan kaldırılması gerektiğine dair bir önerme yer almaz. Tam tersine LGBTİ+’lar, “öteki” üzerinden tanımlanmadıklarını, bizzat var olduklarını ve bu nedenle kendilerini tanımlamak için bir karşıtlığa ihtiyaç duymadıklarını savunur. Bu varoluşun toplumun doğal bir parçası olarak kabul edilmesini talep ederler. Bu, faşizm olabilir mi?
Faşizm, temelde devlet aygıtlarını kullanarak total bir baskı üretmeyi ve belirli örgütlenmeleri tasfiye etmeyi hedefler. Bu hedefin ideolojik temellendirmesi ise mevcut devlet ve rejim formunun –bu bağlamda parlamenter demokrasinin– sosyoekonomik krizleri çözemediği iddiasına dayanır. Salt bu tanımlamalar üzerinden dahi, LGBTİ+ hareketinin faşist bir yapılanma olmadığı ve olamayacağı açıkça tespit edilebilir. Hiçbir LGBTİ+ oluşumu iktidarı hedeflememiştir. Elbette temsiliyet bazında bir LGBTİ+’nın iktidarın temsilcisi olmasını istemiştir. Fakat bu, bir sosyalizasyon isteğinden ve görünürlük talebinden, yani mesela “bir LGBTİ+ da her birey gibi başbakan olabilir” demekten öte bir şey değildir. İktidarın faşizan olarak nitelendirdiği dayatma ise bütünüyle bir safsatadan ibarettir.
LGBTİ+ hareketinin dayatmacı olmadığını söylemiyorum. Evet, ortada bir dayatma var. Ancak bu dayatma, “öteki”nin dışlanmasına ya da dönüştürülmesine yönelik değil; bizzat kendisinin topluma ait olduğunun kabul ettirilmesine yönelik. Israrla ve inatla “varız” demenin dayatmasıdır. Aksi iddia edildiği gibi, kimsenin kimseye cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliği dayattığına dair bir örnek yok. Olsa dahi, bireysel bir hatanın toplumsal bir harekete mâl edilemeyeceğini belirtmeye gerek yok sanıyorum. Burada söz konusu olan, yokluğun tanımıdır: Toplumsal bir talep olarak böyle bir dayatmanın var olmadığı gerçeği. Tarihte, kitlesel ya da bireysel düzeyde bir kişinin LGBTİ+ olmaya zorlandığı tek bir örnek dahi yokken, LGBTİ+’ların cis-heteroseksüel (heteroseksüel normu merkeze alan) olmadıkları için hem kitlesel hem de bireysel olarak öldürüldüklerine dair sayısız örnek bulunmaktadır.
Faşizm
Öte yandan faşizmin en temel mekanizmalarından biri, toplumu statik bir yapı olarak ele alması ve bu katılıkla toplumu tanımlamasıdır. Toplumsal nostalji ve geleneklerin statikliği üzerinden bir suçlu inşa etmek, bunun pratik yansımasıdır. LGBTİ+’lar ise kimliği ve yönelimi statiklik bir yana; akışkanlık ile tanımlar. Dolayısıyla toplumu değişen ve dönüşen bireylerle tanımlayan bir hareketin statik katılıkla bir bağı olduğunu ifade etmek abesle iştigal etmektir.
Bununla birlikte ailenin insanlığın doğal yapıtaşı olduğu görüşü bir şeyleştirmedir –reifikasyondur– ve aslında yayınlanan tanıtım videosunda da bir varoluş olarak filin temsiliyetinin yanında statik bir katılık olarak ailenin kırılganlığı ve inorganikliği çok doğru bir temsilin sonucudur. Aile doğal değil, beşerî sosyal bir yapıdır. LGBTİ+’ların doğallaştırılmış aileyi yok ettiği ifadesi statik toplum görüşünün sonucudur. Bu tür pratiklerin, kapitalizmin ve dolayısıyla bu sisteme entegre iktidarların krizlerinin keskinleştiği dönemlerde yoğunlaşmasının bir tesadüf olmadığını da belirtmek gerekir. Bir günah keçisi seçilerek “insan doğasının yok edildiği” korkusunun yayılması, sağ popülizmin en etkili manipülasyon yöntemlerinden biridir. Tarihte Yahudilerin toplumsal krizlerin sorumlusu ilan edilmesiyle, günümüzde işsizliğin göçmenlere yüklenmesi ya da ailenin parçalanmasının –hatta yakın zamanda suça sürüklenen çocukların– müsebbibi olarak LGBTİ+’ların gösterilmesi arasında hiçbir fark yoktur. Tüm bu örnekler, sistemsel sorunların üzerinin örtülmesine hizmet eden aynı politik pratiğin farklı tezahürleridir.
Doğum oranlarının “cinsiyetsizleştirme” ile açıklanması, kapitalist sistemde bir çocuğun yaşam maliyetinin aileye yüklediği ağır maddi koşulların bilinçli biçimde yok sayılmasıdır. Bu yaklaşım, Giddens’ın kişinin öz benliğinin maddi ve toplumsal sürekliliğinden yoksun kalması olarak tanımladığı ontolojik güvensizliğin siyasal bir araç olarak kullanılmasıdır. Bu, sağ popülizmin en sık başvurduğu korkulardan biridir. İnsan, varoluşsal olarak kendi devamlılığını ister ve bu devamlılığa dair derin bir kaygı taşır. Sağ popülizm tam da bu kaygıyı hedef alır; korkuyu manipüle ederek onu faşist amaçların inşasında, muhalif odakları tasfiye etmenin bir aracına dönüştürür.
İktidarın “aile kurumu yıkılıyor” söylemi üzerinden, sisteme karşı kesişimsel ve etkili bir muhalefet inşa eden LGBTİ+’lara yönelik bir mücadele dili kurması, bunun güncel ve çarpıcı bir örneğidir. Oysa sistemin çocukları metalaştırdığı ve ölüme sürüklediği MESEM’ler, her yıl yüzlerce kadının öldürüldüğü patriyarkanın sürekli yeniden üretilmesi, asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı koşullarda emekçilerin yaşadığı yoksullaşma, emekli maaşlarının en az asgari ücret seviyesine çıkarılması talebinin karşılıksız bırakılması; gençlerin yalnızca sosyal yaşama katılamaması değil, geçinememesi gerçeği ve daha pek çok yapısal sorun görmezden gelinmektedir. Tüm bunlar konuşulmazken, adeta bir millî seferberlik ilân edilerek her hafta bıkmadan usanmadan LGBTİ+’ların “bir terör sorunu” olarak sunulması, rastlantısal bir tercih değil; kurumsallaşan faşizmin bizzat kendisidir.
LGBTİ+’ların medya yoluyla “kimlik dayattığını” ve bu nedenle faşist olduğunu iddia eden iktidar, devlet aygıtlarını kullanarak LGBTİ+ derneklerini düzenli biçimde mali denetimlerle baskı altına alıyor. Müstehcenlik iddialarıyla aktivistlere cezalar veriliyor, dernekler kapatılıyor. Bu sistematik hedef göstermenin sonucu olarak LGBTİ+’lar öldürülüyor, intihara sürükleniyor. Devlet aygıtlarından biri olan devlet televizyonu aracılığıyla onlarla “mücadele edilmesi” imâ ediliyor. Her Onur Yürüyüşü’ne ve dahi LGBTİ+ bayrağına bağlam fark etmeksizin saldırması faşizmin temelleridir. Tüm bu pratikler, faşizmin temel dinamiklerini açıkça ortaya koyuyor.
Nihayetinde, muzir.org’dan Aslı Alpar’a konuşan KuirFest küratörlerinden Furkan Yurt’un da ifade ettiği gibi, Gökkuşağı Faşizmi bir belgesel değil propagandadır. Çünkü ortada ne bir belge ne de bir tanıklık var; bunun yerine belirli bir önerme, katı bir doğruluk iddiasıyla sunulmaktadır. LGBTİ+ hareketinin faşist olarak tanımlanması ve günah keçisi siyaseti üzerinden insanlığın ontolojik güvensizliğinin manipüle edilerek sistemsel sorunların örtbas edilmesi, başlı başına bir faşizm pratiğidir. Dolayısıyla, eğer bir faşizm tanımı yapılacaksa, bunu LGBTİ+ hareketi üzerinden “faşizm” üretmeye çalışan ve giderek kurumsallaşan bu anlayıştan başlamak gerekir. Sözlerimi tamamlarken Judith Butler’ın Kaos GL tarafından çevrilen şu ifadesini hatırlatmak isterim: “Anti-demokratik rejimlerin baskıcı edimleri, korkunun itirafıdır.” Bizler, yapılan propagandanın ayrımcılığı derinleştirdiğinin farkında olmakla birlikte, asıl olarak bu itirafa odaklanıyoruz. (TG/TY)



.jpg)
.jpg)

