Ölüm, insan tekinin bu dünyadaki en çıplak, en tenha yalnızlığıdır. Can bedenden çekilip gittiğinde, geride kalanların göğsüne ağır bir taş gibi oturur.
Ancak o bireysel sızı, kamusal alana taşındığı andan itibaren kişisel bir keder olmaktan çıkar; toplumsal bir kimliğe, politik bir duruşa dönüşür. Yas tutulan bir keder değil, kim olduğumuzu, kiminle saf tuttuğumuzu ve hangi hakikatin arkasında durduğumuzu ele veren kurucu bir unsurdur. İnsan tek başınayken ağlar; fakat topluca yas tuttuğunda bir "halk" olur.
Halkın hafızası
Şehir meydanlarında günler boyu kurulan taziye çadırlarını yalnızca ölülerin ardından yakılan bir ağıt olarak okumak eksik kalır. Çünkü bazı ölümler, bir insanın hayatının sona ermesinden çok daha fazlasını ifade eder. Bir halkın hafızasında açılmış ortak ve sızlayan bir yarayı görünür kılar.
O meydanda toplanan insanlar, yalnızca kaybettiklerini anmakla kalmazlar; kim olduklarını, neler yaşadıklarını, neleri unutmadıklarını ve hangi geçmişle birlikte yaşamaya devam ettiklerini yeniden hatırlarlar.
Sosyolojinin kurucu zihinlerinden Emile Durkheim cenazelerin ve taziye ritüellerinin topluluğu ayakta tutan en temel harç olduğunu söyler. (Durkheim, 1912/2005). Ölümün yarattığı o derin boşluk ve toplumsal sarsıntı, ancak insanların bir araya gelerek acıyı ortak bir ritme dönüştürmesiyle tamir edilebilir. Durkheim’a göre yas, bireyin kendi keyfine bırakılmış hissi bir tepki değil, topluluğun varlığını sürdürebilmek için icra ettiği kutsal bir ödevdir.
Birbirine sarılarak ağlayan insanlar, sarsılan kolektif bilinci ve toplumsal bağı yeniden inşa ederler. Ancak bu inşa sadece bugüne ait olmayabilir, geçmişin dip dalgalarını da bünyesinde taşır.
Durkheim’ın izinden giden Maurice Halbwachs, hafızanın bireysel zihnin dar odalarına hapsedilemeyeceğini vurgular (Halbwachs, 1992). Anılar, toplumsal çerçevelerin ve mekanların içinde muhafaza edilir. Yas ritüelleri de geçmişin bugünde yeniden soluk alıp verdiği birer "hafıza mekanı"dır (Nora, 1989). Bir halkın ölülerini anması engellendiğinde, o toplumun hafızası parçalanır, kökleri kurutulmak istenir.
Keder
İşte tam bu noktada iktidarların en karanlık yüzüyle karşılaşırız. Judith Butler’ın o sarsıcı sorusu düşer aklımıza: "Hangi hayatlar yas tutulabilirdir?" (Butler, 2004). İktidar, kendi makbul vatandaşının kaybını "ulusal yas" ilan edip bayrakları yarıya indirirken ötekileştirdiği, sınırın dışına sürdüğü, "düşman" veya "mülksüz" saydığı bedenlerin kayıplarını yas tutulamaz ilan eder (Butler, 2009). Bir hayatın yas tutulabilirliğini elinden almak, o hayatın aslında hiç var olmadığını, öldürülmesinin dahi bir şiddet sayılmayacağını iddia etmektir. Ölen kişinin ardından yas tutmayı yasaklamak, onu ikinci kez katletmektir.
Kürt halkının coğrafyasında yas, tam da bu yüzden hiçbir zaman yalnızca özel alanda çekilen bir keder olmadı.
Kesintisiz yasaklar, faili meçhul cinayetler, kimliksiz bırakılmak istenen mezarlar ve sürgünlerle biçimlenen bu coğrafyada yas mekanını sokaklarda, parklarda, meydanlarda buldu. Bir direnişe ve adalet çığlığına dönüştü. Dengbejlerin gırtlağından dökülen bir ağıt (kilamên şînê), resmî tarihin üzerini örttüğü hakikati kuşaktan kuşağa taşıyan canlı bir hafıza sarayı oldu (Halbwachs, 1992). Kürtler için yas tutmak muktedirlerin unutturma politikalarına karşı "Biz buradayız. Yaşadık, direndik ve unutmadık" demenin en politik, en direngen yoludur.
Yarım asra yaklaşan bir yıkımın, inkarın ve şiddet politikalarının karşısında duran bu kolektif ruh, sadece kederi paylaşmakla yetinmedi; muktedirlerin tahakkümüne karşı sarsılmaz bir varoluş iradesine dönüştü. Annelerin beyaz tülbentlerinde, meydanlarda yan yana gelen omuzlarda ve bastırılmak istenen her çığlıkta büyüyen bu kenetlenme, Kürt halkının kendi hakikatine ve geleceğine sahip çıkma kararlılığının ifadesidir.
Yas mekânları, inkârın karanlığına karşı yakılan birer hafıza meşalesi olurken, toplumsal bağları her defasında yeniden ören, yok sayılmaya çalışılan bir halkın politik özne olarak tarih sahnesindeki dirayetini simgeler.
Bugün, onlarca yılın acısıyla yoğrulmuş bu ağır miras, yalnızca geçmişin yasını tutmanın ötesine geçerek barışın ve onurlu bir geleceğin kurucu iradesini taşımaktadır.
Çekilen bunca acının ve tutulan kesintisiz yasların ardından barışa doğru evrilen bu tarihi eşikte Kürt halkı acısını bir intikam hırsına değil, adaleti ve eşitliği temel alan toplumsal bir iyileşme iradesine dönüştürmüştür. ağıtların büyüttüğü bu direnç savaşın ve şiddetin kıskacından çıkıp kadim bir helalleşme ve hakiki bir yüzleşme zeminine ulaşmanın en güçlü teminatıdır.
Çünkü ancak tutulmasına izin verilen yaslar ve tanınan hakikatler üzerine inşa edilen bir barış geleceği herkes için kalıcı ve onurlu kılabilir.
(BY/EMK)
Kaynakça
· Butler, J. (2005). Kırılgan hayat: Yasın ve şiddetin gücü (B. Ertür, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
· Butler, J. (2020). Savaş tertipleri: Hangi hayatların yası tutulur? (Ş. Öztürk, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
· Durkheim, E. (2005). Dini hayatın ilkel biçimleri (F. Aydın, Çev.). İstanbul: Ataç Yayınları. (Özgün eser 1912).
· Halbwachs, M. (2017). Kolektif hafıza (B. Barış, Çev.). Ankara: Heretik Yayıncılık. (Özgün eser 1950).
· Nora, P. (2022). Hafıza mekanları (M. E. Özcan, Çev.; T. Takış & U. Coşkun, Yay. Haz.). Ankara: Doğu Batı Yayınları.


