Türkiye’de bugün yaşananları yalnızca iktidarın politikaları üzerinden okumak, meselenin önemli bir bölümünü eksik bırakıyor. Çünkü sorun sadece iktidarın ne yaptığı değil; toplumun karşı karşıya olduğu birbirinden farklı görünen krizlerin neden ortak bir siyasal itiraza dönüşemediği.
Ekonomik kriz derinleşiyor. Hukukun siyasal alan üzerindeki belirleyiciliği artıyor. Yerel demokrasinin alanı daralıyor. Gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler ve sivil toplum aktörleri üzerindeki baskılar sürüyor. Cezaevlerinde hak ihlalleri ve tecrit tartışmaları devam ediyor. Kadınlar erkek şiddetiyle, gençler geleceksizlikle, emekçiler güvencesizlikle karşı karşıya. Kürt meselesinde yeni bir siyasal dönem ihtimali tartışılırken, bu dönemin demokratik bir dönüşüme nasıl evrileceği hâlâ açık bir soru olarak duruyor.
Bütün bunlar aynı siyasal zeminde yaşanıyor. Fakat siyaset bu sorunları çoğu zaman birbirinden kopuk başlıklara ayırıyor. Ekonomik kriz emekçilerin, Kürt meselesi Kürtlerin, kadınların mücadelesi kadınların, cezaevlerindeki hak ihlalleri mahpusların, yerel demokrasinin tahrip edilmesi ise belediyelerin meselesi olarak ele alınıyor.
Böylece ortak bir siyasal sorunlar bütünü, birbirinden bağımsız talepler toplamına dönüşüyor.
Oysa burada yalnızca bir parçalanma yok; aynı zamanda bir yönetilebilirlik biçimi var. Her sorun kendi alanına çekildiğinde, hiçbirinin bütünü değiştirecek bir siyasal güç oluşturmasına izin vermeyen bir tablo ortaya çıkıyor. Yoksulluk ekonomi politikasına, Kürt meselesi güvenlik politikasına, kadın cinayetleri adli politikalara, yerel yönetim sorunu idari düzenlemelere indirgenebiliyor. Böylece siyasal düzenin bütünü tartışma dışı kalırken, toplum kendi sorunlarının tek tek sonuçlarıyla uğraşmak zorunda bırakılıyor.
Tam da burada muhalefetin sorunu ortaya çıkıyor.
Türkiye muhalefeti uzun süredir iktidarın yanlışlarını teşhir etmeyi siyaset yapmanın önemli bir parçası olarak görüyor. Oysa iktidarın ne kadar yanlış yaptığını göstermek, onun yerine nasıl bir ülke kurulacağını anlatmaya yetmiyor. Muhalefet çoğu zaman iktidarın açtığı başlıklara cevap veriyor, onun belirlediği gerilimlerin içinde pozisyon alıyor. Böylece gündemi kuran değil, gündeme cevap veren bir siyaset ortaya çıkıyor.
Daha önemlisi, farklı toplumsal kesimlerin talepleri arasında siyasal bir bağ kurulamıyor. İşçi ücretini, kadın güvenliğini, Kürt eşit yurttaşlığını, genç geleceğini, belediye kendi seçilmiş iradesini savunuyor. Bunların her biri haklı ve gerekli talepler; fakat siyasal bir bütünlük içinde ele alınmadıklarında ortak bir dönüşüm fikrine dönüşemiyorlar.
Burada muhalefetin de aşması gereken bir siyasal alışkanlık var: Toplumun parçalı taleplerini yalnızca yan yana getirmek, onları ortak bir siyasete dönüştürmek anlamına gelmiyor.
Seçim dönemlerinde farklı kesimlerin taleplerini aynı metne koymak başka, bu taleplerin neden aynı demokratik dönüşüm ihtiyacında buluştuğunu göstermek başka. İlki bir ittifak kurabilir; ikincisi siyasal bir yön yaratır.
Muhalefetin sorunu bu nedenle yalnızca daha sert konuşmak, daha iyi örgütlenmek ya da daha geniş ittifaklar kurmak değil. Daha temel bir mesele var: İktidara itiraz ederken, iktidarın kurduğu siyasal çerçevenin dışına yeterince çıkamamak.
Bu durum özellikle Kürt meselesinde ve güvenlik siyasetinde belirginleşiyor. İktidarın “önce güvenlik, sonra siyaset” yaklaşımına itiraz etmek yerine zaman zaman aynı çerçevenin daha yumuşak bir versiyonu benimseniyor. Demokratik çözümün kendisi üzerinden siyaset kurmak yerine, bunun siyasi maliyeti hesaplanıyor. Böylece bazı meselelerde ilke ile strateji arasındaki denge, strateji lehine bozuluyor.
Oysa demokratik siyaset, yalnızca mümkün olanı hesaplamak değil, mümkün olanın sınırlarını değiştirme iddiasıdır.
Bugün barış tartışmasının önemi de burada.
Çatışmanın sona ermesi elbette tarihsel bir eşik olabilir. Ancak çatışmasızlık ile barış aynı şey değil. Silahların susması, kendi başına siyasal ilişkileri değiştirmiyor; hukukun üstünlüğünü kurmuyor, yerel yönetimleri güçlendirmiyor, toplumun karar süreçlerine katılımını sağlamıyor.
Bu nedenle barışın yalnızca çatışmanın nasıl sona ereceği üzerinden tartışılması yeterli değil. Asıl mesele, sonrasında nasıl bir siyasal düzen kurulacağı.
Eğer barış yalnızca şiddetin sona ermesi olarak tarif edilirse, yıllardır ertelenen siyasal ve toplumsal meselelerin yeniden ertelenmesi mümkündür. Oysa kalıcı barış, yurttaşların eşitliği, siyasal katılım, hukuk güvencesi ve demokratik kurumların güçlendirilmesiyle anlam kazanabilir.
Aynı ayrım “normalleşme” için de geçerli.
Normalleşme, eski siyasal düzenin daha düşük gerilimle yeniden üretilmesi anlamına geliyorsa, bunun demokratikleşme olarak adlandırılması mümkün değil. Seçilmiş yerel yönetimlerin işleyemediği, siyasal faaliyetin suçlama konusu yapılabildiği, gazeteciliğin baskı altında olduğu bir düzende yalnızca gerilimin azalması, toplumsal ilişkilerin gerçekten değiştiği anlamına gelmez.
Dolayısıyla muhalefetin önündeki mesele iktidarın normalini daha katlanılır hale getirmek değil, normalin kendisini tartışmaya açmak.
Bunun için uzun seçim bildirgelerinden daha fazlasına ihtiyaç var. Topluma yalnızca neyin yanlış olduğunu değil, yerine neyin konacağını anlatan bir siyasal fikir gerekiyor.
Kürtlerin eşit yurttaşlık talebi, kadınların eşitliği, emekçilerin ekonomik güvencesi, gençlerin gelecek beklentisi, yerel yönetimlerin seçilmiş iradeye dayanması ve basının üzerindeki baskının sona ermesi farklı başlıklar olabilir. Fakat hepsi aynı temel soruya bağlanabilir:
Bu ülkede insanlar kendi hayatları ve ülkelerinin geleceği üzerinde ne kadar söz sahibi?
Siyasetin asıl düğümü burada.
Çünkü demokrasi yalnızca seçim günü oy kullanmak değildir. Seçilenlerin görevlerini sürdürebilmesi, yerel iradenin korunması, farklı kimliklerin kendisini ifade edebilmesi, siyasal muhalefetin kriminalize edilmemesi, yurttaşın karar süreçlerine katılabilmesi de demokrasinin parçasıdır.
Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca bir iktidar değişikliği tartışması değil, siyasal ilişkinin kendisini yeniden düşünmektir.
İktidar değiştiğinde ne değişecek?
Asıl soru budur.
Eğer yalnızca yönetenler değişecek, fakat devlet ile yurttaş arasındaki ilişki, yargının konumu, yerel yönetimlerin yetkisi ve siyasal katılımın sınırları büyük ölçüde aynı kalacaksa, yaşanan krizlerin önemli bir bölümü başka biçimlerde yeniden üretilebilir.
Fakat mesele bu ilişkileri değiştirmekse, muhalefetin de kendisine başka bir görev tanımlaması gerekir: İktidarı izleyen değil, siyasetin sınırlarını yeniden kuran bir güç olmak.
Bunun anlamı yalnızca iktidara karşı çıkmak değil. Toplumun birbirinden ayrı görünen itirazlarını ortak bir demokratik tahayyülde buluşturmak; her grubun kendi sorununu çözmesini bekleyen bir siyasetten, birlikte nasıl bir ülke kurulacağını tartışan bir siyasete geçmek.
Türkiye’de krizler farklı alanlarda yaşanıyor olabilir. Fakat bu krizlerin birbirinden bağımsız olmadığını görmek yetmez. Asıl mesele, bu ortak zeminden yeni bir siyasal yön çıkarabilmek.
Çünkü iktidarı değiştirmek ile siyasal düzeni değiştirmek aynı şey değildir.
Türkiye’nin önündeki asıl eşik de burada.
(TAA/HA)







