Şiir bazen yüksek sesle konuşmaz. Hatta çoğu zaman konuşmaz bile; bekler. Bir kıyıda, bir sınırda, bir eşikte durur. Turgay Ekinci’nin şiirleri tam da böyle bir yerde konumlanır: Deliliğin kıyısında, ulusal sınırların içinde, Doğu’nun yarasında, evin alçak tavanında, devletin yalanında ve dilin suskunluğunda.
Bu şiirlerde ilk dikkat çeken şey, estetik bir gösteriden çok varoluşsal bir tanıklık duygusudur. Ekinci, şiiri bir süs ya da dil oyunu olarak değil; bir hafıza mekânı, bir itiraz biçimi, hatta kimi zaman bir itiraf alanı olarak kurar. “Esirgendim”, “Ulusal sınırlar içinde”, “Buradayız”, “Doğu”, “Ev” gibi şiirler; bireysel hikâyelerle toplumsal travmaların iç içe geçtiği, şiirin yalnızca kişisel bir ses değil, kolektif bir yaraya dokunan bir araç olduğunu hatırlatır.
Şiir bir kıyıdır
Turgay Ekinci şiirinde “kıyı” sözcüğü yalnızca mekânsal bir imge değildir. Kıyı; merkezin dışında kalanların, devletin diline sığmayanların, kutsallaştırılan her şeyin altında ezilenlerin durduğu yerdir. “Bu deli kargaşanın kıyısında…” dizesi, hem bireyin ruh hâlini hem de bu ülkede yaşamanın süreklilik kazanmış hâlini özetler.
Şiirin felsefi yönü tam da burada belirginleşir. Çünkü şiir, en yalın hâliyle “Neredeyim?” sorusunu sormaktır. Ekinci’nin şiiri bu soruyu bireyin ağzından değil, toplumun bilinçaltından sorar. “Buradayız Ortadoğu’da” dizesi yalnızca bir coğrafi tespit değildir; dayatılmış bir yazgının, kolektif bir kaderin ifadesidir. Ardından gelen “Bayrak kutsayalım / Din kutsayalım / Devlet kutsayalım” dizeleri ise modern insanın kutsallarının nasıl sistematik biçimde üretildiğini açığa çıkarır.
Bu noktada şiir, ideolojinin karşısına dikilmez; onu ifşa eder. Şair bağırmaz, slogan atmaz. Sadece tekrar eder. Ve bu tekrar, okurun zihninde rahatsız edici bir yankı yaratır. Şiirin dönüştürücü gücü de burada ortaya çıkar: Şiir, okuru ikna etmez; yerinden eder.
Ev: En politik mekân
Ekinci’nin şiirlerinde “ev” motifi özellikle çarpıcıdır. “Şükretmezseniz çökerim, diye bizi tehdit edip duran ahşap bir tavan…” dizesi, evin güvenli bir sığınak değil; itaatin öğretildiği ilk mekân olduğunu gösterir. Baba, anne, dede, nine… Aile, burada sevginin değil; korkunun ve disiplinin taşıyıcısıdır.
Bu yönüyle Ekinci’nin şiiri, Michel Foucault’nun iktidarın mikro alanlarda nasıl işlediğine dair düşüncelerini çağrıştırır. Devlet yalnızca sınırda, karakolda ya da mahkemede değildir; evin içinde, sofrada, dilde ve suskunlukta da vardır. Şiir, bu görünmez iktidarı görünür kılar.
Şiirin felsefesi tam da bu noktada gündelik hayatla birleşir. Büyük teorilerden değil; küçük sahnelerden beslenir. Bir tavan, bir sınır, bir haber bülteni, bir baba sesi… Şair, okuru kendi hayatının sıradan ayrıntılarıyla yüzleştirir. Bu yüzleşme çoğu zaman rahatsız edicidir. Ancak şiirin gücü de buradan doğar: Konforu bozar.
Bugün şiirin etkisi, kitleleri harekete geçirmekten çok bireyin iç dünyasında çatlaklar oluşturmak üzerinden ilerler. Bu şiirlerde okur kendini rahat hissetmez. Çünkü şiir, okuru seyirci konumunda bırakmaz. “Biz” der, “buradayız” der ve okuru da bu “biz”in içine çeker. Bu etki yüksek sesle değil; ısrarla kurulur. Kanın tekrar tekrar dökülmesi, sınırların yeniden çizilmesi, unutmanın sürekli üretilmesi… Şiir, burada bir döngüyü gösterir ve bu döngüden çıkışın kolay olmadığını ima eder.
Türkiye’de güncel şiir uzun süredir iki uç arasında salınıyor: Bir yanda aşırı bireyselleşmiş, içe kapanık, dili steril şiirler; diğer yanda slogana yaslanan, şiiri politik bildirgeye indirgeyen metinler. Turgay Ekinci’nin şiiri bu iki uçtan da uzak durur. Ne yalnızca bireysel bir iç döküm ne de ham bir politik ajitasyondur. Dili sade ama basit değildir; politiktir ama didaktik değildir. Bu da onu güncel şiir içinde ayrıksı bir yere yerleştirir.
Şiir, hem estetik hem etik bir eylemdir. Sadece güzel olmak yetmez; doğru yerden konuşmak gerekir. Ancak bu “doğru”, hazır cevaplardan değil; yaşanmışlıktan, yaradan ve sessizlikten doğar.
Unutma. Alışma. Kutsama…
Şiir burada bir hatırlama biçimidir. Kıyıda duranların, esirgenenlerin, susturulanların kaydıdır. Belki de bugün şiirin en büyük işlevi budur: Dünyayı kurtarmak değil, insanı uykusundan uyandırmak. Ve evet, şiir hâlâ bunu yapabiliyor.
(DM/EMK)







