Otuz yılı aşkın süredir devam eden savaş geride ölüm, korku ve bıkkınlık bırakırken önyargılardan dolayı barış sadece düşlerde görülen bir hayaldi.
Herkes kendi sınırlarına çekilmiş, birbirilerine hayatı zehir etmenin planlarını kuruyordu. Kim kimi nerede yakalarsa orada öldürmeliydi, acımak yoktu.
Acıma duygusuna kapılan ya da karşısındakiyle empati kuran her kim olursa ona hemen “yılan, hain” yaftası yapıştırılıyordu. Bütün bu olumsuz havaya rağmen sadece bir defa kırılan önyargı, kapının barışa açılmasına neden olacaktı.
Bunda elbette diğer Amerikalı beyazlardan farklı bir ruha sahip olan Tom Jeffords’ın etkisi büyüktü. Çünkü Jeffords, yerlilerle empati kuruyor ve eşitlik temelinde bir barışın olabileceğine inanıyordu. Ama nerden nasıl başlanacağına bir türlü karar veremiyordu.
Tam da bu süreçte Jeffords, yaralı bir Apaçi gencinin hayatını kurtarır. Jeffords’ın genç Apaçiyle geçirdiği birkaç gün, bazı önyargıların kırılmasına neden olacaktı.
Genç Apaçi evine dönmesi gerektiğini söyleyip “Saz çadırda annem ağlıyordur” dediğinde Jeffords derin düşüncelere dalar. Yıllarca kendisine vahşi diye anlatılan bu insanların anneleri de ağlar mıydı? Bu esnada Jeffords kendi kendine “Bu Apaçi bana ‘Annem ağlıyordur’ dedi. Bir Apaçi kadınının diğer kadınlar gibi oğulları için ağlayacağı hiç aklıma gelmezdi. Bizlere hep ‘Apaçiler vahşi hayvanlardır’ denmişti” der. Bu sözler, birbirini tanımaya bile müsaade edilmeyen iki halkın birbiriyle sadece savaştırıldığını anlatan bir itiraftı.
Apaçiler daha sonra Jeffords’ı yakalayıp genç Apaçiyi iyileştirdiği için serbest bıraktığında Jeffords o gün iki şey öğreniyordu: Apaçi kadınları oğulları için ağlıyordu, Apaçi erkeklerinin bir adalet duygusu vardı.
Bu yakınlaşmadan sonra kırılan önyargıyla birlikte kasabaya dönen Jeffords artık savaşı sorgulayacaktı. Meselenin vatan-millet-bayrak edebiyatı olmadığını anlayacak ve kendisine orduda yeni görevler teklif edildiğinde bunu reddedecekti. Amaçlarının bu topraklara medeniyet, yol, elektrik getirmek olduğunu dile getiren albaya çıkışarak Apaçilerin kendi topraklarında özgürce yaşamak istediklerini ve buna hakları olduğunu söyleyecekti.
Bundan sonrası için Jeffords’ın tek işi Apaçi dili ve kültürünü öğrenmeye çalışmak ve bir barışın yaratılıp yaratılmayacağına dair düşünmek olacaktı. Kasabanın olumsuz yaklaşımına rağmen risk alarak Apaçilerin reisi Cochise ile görüşmeye karar verir.
Cochise ile görüştükten sonra karşılıklı bir güven sorunu yaşansa da konuştukça birbirilerini anlamaya başlarlar. Özellikle Jeffords’ın Apaçi dili ve kültürünü öğrenmeye çalışmasının yanında Apaçilere olan saygısı, Cochise’in ona güven duymasını sağlar.
Böylece ilk adım olarak Cochise, istihbarat taşımayan mektup ve postaların sorunsuz geçeceğine dair güvence verir.
Barışı mühürleyen acılar
Başlayan bu yeni süreçle birlikte ABD başkanı tarafından Apaçilerle adil bir barış yapmak için tam yetkilendirilen General Howard devreye girer ve Jeffords’a, Cochise’le görüşmek istediğini dile getirir. Jeffords bu politika değişikliğini garipser ve tam güven duymasa da General “Okuduğum İncil kardeşliği nasihat ediyor” der.
Jeffords, General’e adil barıştan ne anladıklarını sorar. General bunun açıklamasını Jeffords’a bıraktığında Jeffords adil barışı şöyle açıklar: “Eşitlik. Apaçiler özgür bir halk. Kendi topraklarında özgür kalmaya hakları var.” Bunun üzerine ABD başkanı adına Apaçilerle masaya oturur General Howard ve böylece üç aylık bir ateşkes süreci başlar. Cochise, başta Geronimo olmak üzere bazı kabilelerin buna karşı çıkmasına rağmen “Üç ay boyunca barışı deneyeceğim” der.
Barış süreci yolunda giderken hem Apaçiler hem de beyazlar tarafından provokasyonlar olur. Buna rağmen taraflar barıştan vazgeçmezler. Bu süreçte Jeffords da bir Apaçi kızla evlenmiştir. Her şey yolunda giderken Cochise, Jeffords ve eşi beyazlar tarafından pusuya düşürülür. Bu pusuda Jeffords yaralanır, eşi Sonseeahray ise ölür.
Yaşadığı acı üzerine Jeffords, barışın bir yalan olduğunu ve beyazların barış istemediğini haykırır. Bunun üzerine Cochise, barışın asla kolay gelmeyeceğini ve bunu da ordunun yapmadığını dile getirerek “Barışın yalan haline getirilmesine izin vermeyeceğim” der. Olay yerine General Howard ve diğer beyazlar da gelir.
General Howard “Senin kaybın halkımızı barış isteğiyle bir araya getirdi” der. Günler sonra Jeffords da kayıpsız ve ödünsüz bir barışın gelmeyeceğini anlayarak “Sonseeahray’ın barışı mühürlediğini anladım” diyecektir.
“Ben sizin hikayenizi biliyorum”
Yukarıda anlattığım hikaye, uzun bir aradan sonra yeniden izlediğim bir Western filminden. Delmer Daves’in yönetmenliğini yaptığı 1950 yapımı “Broken Arrow (Kırık Ok)” filmi; bir yönüyle savaşın önyargılardan beslendiğini, gerçek bir barışın empatiyle gerçekleşebileceğini gösteren muazzam bir yapıt. Çünkü biz de Barış ve Demokratik Toplum sürecinin önemli bir aşamaya geldiği bir noktada “Önyargı” ve “Empati” arasında asılı bir geleceğe bakıyoruz.
Sürecin toplumsallaşması meselesi, hâlâ sürecin önünde en önemli politik ve ahlaki sorumluluk olarak duruyor. Meseleye sadece “silah bırakma” üzerinden yaklaşılırken yaşanmış acıları yarıştırmadan birbirinin acısını anlamayı / hissetmeyi kolaylaştıracak adımlar henüz ortada yok.
Bu sebeple bir dönem kapanırken bir halkın tutulmamış acılarının / kayıplarının yasını tutmasının üzerinden bile fırtınalar koparılabiliyor. Halbuki “Barış Anneleri” kaybettikleri tüm güzelliklerine rağmen on yıllardır “barış” yolundan bir milim dahi sapmadılar, yaralarına barış umudunu merhem yapıp sürdüler. Tam bu yüzden, Kürt siyasi hareketi mücadelesini sadece özgürlük ve demokrasi mücadelesi olarak görmemiş; aynı zamanda bir barış mücadelesi olarak ifade etmiştir.
Bugün geleceğimizi eşitler arası hukukla, ulusal varlığın politik temsiliyle, pozitif bir barışa olan inançla kurabileceğimiz bir eşikteyiz.
Türkiye toplumu, tümden barış eşiğini aşabilir. Bunun bir şartı; medya kuruluşlarının sadece durdukları yerden barış çabasına bakmayı / yorumlamayı terk etmesi.
İkinci önemli şart ise devlet / iktidarın ise sürecin toplumsallaşmasını sağlayacak yeni bir barış dilini inşa etmesi. Dolayısıyla halkları manipüle eden her türlü araç / aygıt / kurum / kişi aradan çekilmeli veya tersten pozitif yönde işlemeye başlamalı.
Çünkü bazen her şey, birbirini tanımayla başlar. Bu da ancak herkesin kendi hikayesini özgürce anlatabilesiyle mümkün.
Başarılı bir çatışma çözümü modeli olarak değerlendirilen Filipinler’de de böyle olmadı mı? Çünkü Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Moro İslami Kurtuluş Cephesi lideri Murad Ebrahim ile yüz yüze yaptığı ilk görüşmede şunu söylemişti: “Ben sizin hikayenizi biliyorum.” Ve bu söz Filipinler’de büyük barışa giden yolu aydınlatırken, dünyaya ilham olabilecek muazzam barış kampanyaları (Teachers as peacebuilders, Peace pedagogy, Peace Coffee program, Teach peace build peace movement) başlatılmıştı.
(İG/EMK)
*Yazının fotoğrafı: Diyarbakır'ın Sur ilçesinde 2 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağı sürecinde yaşanan çatışmalarda yaşamını yitiren Hakan Arslan'ın kemikleri 7 yıl aradan sonra babasına bir torba içerisinde Aralık 2022'de teslim edilmişti.







