20 binden fazla kadının, erkeğin ve çocuğun cinsel saldırıya uğradığı 90’ların Bosna Hersek savaşında strateji olarak da kullanılan mevzubahis eylemin sonucu olarak kaç çocuğun dünyaya geldiği bilinmiyor.
Leyla, Ayna ve Alen kendileriyle alakalı hakikati öğrendikten sonra ister istemez yaşadıkları psikolojik çalkantıları atlatıp yalnız kendilerine değil, aynı tecrübeyi yaşayanların tümüne faydası dokunacak faaliyetlere odaklandılar. Farklı farklı mazilere sahip kahramanlarımız bugüne gelmelerini mümkün kılan fedakâr yakınlarına minnet hislerini defalarca ifade ettikleri gibi birbirleriyle dayanışma içine girerek damgalanma, ayrımcılık, çözümlenmemiş kimlik meseleleri ve bürokratik engeller hususunda mesafe katetmekte de muvaffak oluyorlar.
Künyesinde kadın sinemacı Slađana Lučić’in adını yönetmen ve senaryo yazarı hanelerinde gördüğümüz Kimlik (Identity) adlı ibretlik belgesel 32. Saraybosna Film Festivali'nde geçen ay dünya prömiyerini gerçekleştirdi. 2026 Hırvatistan/Bosna Hersek ortak yapımı 75 dakikalık belgesel meseleyi hak ettiği ciddiyetle işliyor, kahramanlarını birer kurbandan çok mütevazı birer direnişçi olarak tanıtıyor; kolaylıkla düşülebilecek duygu sömürüsü tuzaklarından kaçınıp mümkün olduğunca objektif bir tavırla işin “pornografisine” prim vermiyor.
Kısacası kahramanlarının da ifade edip perdeye birebir yansıttıkları biçimde tercihini nefretten değil, sevgiden yana kullanıyor. Nefretin yıkıcı tarafını gayet iyi bilen Ayna, Alen ve Leyla daha güçlü olduğuna inandıkları sevgiyi seçiyorlar ve sevginin nefreti durdurabileceğine inançlarını dile döküyorlar. İnsanın kendisine zararı dokunmuş herkesi affetmesi, yepyeni köprüler kurması ve evrene umut aşılaması ancak böyle tecrübeleri yaşayanlara dair bir meziyet olabilir mi?
Yoksa Alen’in dediği gibi hayatta gerçek başarının sırrı nefret ve intikam hislerini aşmaktan mı ibaret?

"Annem benden nefret ediyor!"
Ayna bir tecavüz sonucu dünyaya geldiğini öğrendiğinde ilk tepkisi “Annem benden nefret ediyor!” olmuş. Bu hakikatten kaçmak istemiş ve aynı zamanda eziyet olsun diye kendini bir “nefret çocuğu” olarak damgalamış. Lakin annesine tecavüz etmiş olan adamın kimliğini bilmesine rağmen adını resmen açıklamamayı seçmiş.
İki çocuğa sahip bir aile reisi olmuş biyolojik babasını afişe ettiği taktirde hayatlarının kararacağına inandığı kardeşlerini bu azaptan azade tutmayı seçmiş.
Ayna onu ancak, aynı suçu bir daha işleyememesini sağlayacak hapis cezasını çekerken görmeye razı olabileceğini ifade ediyor.
Onu büyütmüş ve halen gayet iyi ilişkiler içinde olan annesine peş peşe tecavüz etmiş dört kişinin annesinin liseden arkadaşları oldukları için kimlikleri gayet iyi biliniyor; oysa coğrafyada meydana gelmiş cinsel saldırı faillerinin çoğunun kimliği tespit edilmiş değil.
Zaten tecavüzcülerin büyük bir kısmının ceza almamış olmaları yetmezmiş gibi mağdurların hayatlarını sürdürdükleri mıntıkaya çok yakın, hatta içinde yaşıyor olma ihtimalleri gayet rahatsız edici.

Toplum bir tabu misali, mevzuyu kurcalamamayı tercih ediyor, kurbanlar birer savaş hatası olarak damgalanıyor; mesele mazinin bir kara deliği muamelesi görüyor, korku hâkimiyetini sürdürürken millet rahatsız edici dinamiğin altında ezilip adeta bir “omertà” riyakârlığı yaşıyor.
Çocuğuna annelik yapamayacağına inanan Alen’in annesinin onu iki günlükken terk etmiş olduğunu öğreniyoruz; doğduğu hastanede çalışmakta olan Muharrem ve eşi Adviye onu evlat edinip büyük fedakârlıklarla bugünlere getiriyor. Ne de olsa elektriğin, suyun, yemeğin, şefkat ve sıcaklığın, sevgi ve ümidin olmadığı bir savaş döneminden bahsediyoruz.
Bebek Leyla ise çatışmaların ortasında Büyük Britanyalı bir gazeteci çifte teslim ediliyor ve herhangi bir evrağa sahip olmamasına rağmen savaş alanından şans eseri kaçırılıyor. Ne de olsa annesi bir toplama kampında defalarca tecavüze uğramış bir kadın. Leyla İngiltere’de büyümüş olmasına rağmen sık sık Bosna’ya seyahat edip filmin diğer kahramanlarıyla dostluğunu pekiştirdiği gibi meselenin ulusal ve beynelmilel platformlardaki savunuculuğunu da paylaşıyor. Bilhassa çocukluğu boyunca kendini aşağılayıp değersiz sandığını, kendiyle alakalı “kötü bir insan” tanımını münasip gördüğünü de halen unutmuş değil.

"Kızım beni terk mi edecek?"
Kahramanlarımızı Savaşın Unutulan Çocukları Derneği'nde faaliyet yürütürken gördüğümüz gibi hayat tecrübelerinin edebiyat veya tiyatro aracılığıyla dışa vurulma süreçlerine de gıptayla şahit oluyoruz.
Belgeselde ifade ettikleri gibi haysiyetlerinin çiğnenmesine de, kırılganlıklarının sömürülmesine de tahammülleri yok; kabul edilmek, belki de takdir edilmek istiyorlar ve onlara hürmet edilmesi gerektiğini biliyorlar. Herkes gibi insan olduklarını ve onlara insan gibi davranılması gerektiğini gözümüze sokuyorlar.
Onlu yaşlarına daha basmamış Alen’in akranlarıyla futbol oynarken “Çetnik piçi” lafına maruz kalıp hakikatle ta o zamandan itibaren yüzleşmek zorunda kaldığını öğreniyoruz.
Ayna’nın gerçekle yüz yüze geldiği anda annesinin ondan nefret etme paranoyasını bir dram olarak yaşamasını adeta biz de tenimizde hissediyoruz; 15 yaşında hakikatle yüzleşmiş evladının onu terk etme ihtimalinden korkan annesi ise hayatının uzun bir kısmı boyunca kızını korumak için yalan söylemek zorunda kaldığını, şefkatli bir anne hâline dönüşmesinin de aslında vakit aldığını belirtiyor.
Biyolojik annesine ulaşmaya bir ara karar vermiş Leyla ise annesinin, tecavüz sonucu ortaya çıkmış çocuğu boğma refleksinin vakitlice farkına varıp evladı için muhakkak ki en iyisini yapmış olduğuna ikna oluyor; onu büyütmüş olan ebeveynine yönelik olduğu kadar biyolojik annesine de kendisini minnettar hissettiğini ifade ediyor.
Bizi belgesel çekimi sırasında gerçekleşen küçük, lakin tesirli bir barış protestosuyla da uzunca bir süre baş başa bırakan yönetmen Slađana meseleyi günümüzdeki savaşlara bağlayarak dolambaçsız şekilde “ATEŞKES ŞİMDİ” mesajını iletmekten de geri durmuyor.
İstikballeri için uğraşıp didinen kahramanlarımızı, ulusal çapta kendilerine “lanet” bürokraside kolaylıklar ve muhtelif haklar sağlayacak adli değişikliklerin sevincini yaşarken, ayrıca mevzu hakkında yıllar süren çabalarından dolayı Oslo Barış Günlerinde ödüllendirilirken de izliyoruz.
Artık onlar içlerinde hapsettikleri ne varsa karşı konulmaz bir ihtiyaç sonucunda dünyayla paylaşmış, “Yalnız değilsiniz!” mesajını haykıran cesur şahsiyetler. Onlar başkalarını da motive etmek, ilham vererek benzer hayatları daha yaşanır kılmak ülküsünü taşıyorlar.
Ne yazık ki belgesel, kahramanlarımızın tecavüz suçlusu babaları hakkında cezai açıdan bir arpa boyu yol alınamadığı malumatıyla bize veda ediyor. Kendileri gibi mağdur olan insanların ağır psikolojik müşkülatlarla baş etmeye çalıştıklarını da uzunca bir hastalık listesiyle öğreniyoruz bu arada.
“Tecavüz cinselliğin şiddetli bir ifadesi değildir; tecavüz şiddetin cinsel bir ifadesidir!” cümlesi filme son noktayı koyuyor.
Oysa geçenlerde Lahey’deki hapiste ölen Ratko Mladić Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da “kahraman” cenazesiyle toprağa verildi. “Bosna kasabı” olarak bilinen generalin cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić önderliğinde gördüğü bu muamele neyse ki Sırbistan’ın Avrupa Birliği’ne dahil olma planlarının tekrar sorgulanmasına yol açtı.
Mladić 1995’te en az 8.372 Müslüman yetişkin erkeğin ve çocuğun sistematik olarak öldürüldüğü Srebrenitsa Soykırımının faili olarak da daima hatırlanacak!
(MT/HA)







