“Bu ayın inşaat hak edişlerini yaptım mı acaba diye gece yarısı birden kan ter içinde uyanıyorum. Yaptığımı hatırlayınca derin bir oh çekip tekrar uyumaya çalışıyorum” dedi arkadaşım. Üzüntüyle dinledim, bu hisse alıştığı her halinden belli oluyordu. Yaşadığı hisse mi yoksa bu hisse alışmasına mı daha çok üzüleyim bilemedim.
Anlattığı durum bana çalıştığı bakanlığın Özel Kalem’inden telefon gelebilir diye geceleri salondaki yemek masasının üzerinde her daim defter ve kalem tutan bir başka arkadaşımı hatırlattı. Öyle bir duruma ilk elden şahit olmuşluğum da var.
Bir gece onun evinde sohbet ederken geç bir saatte cep telefonu çalmıştı, numarayı görünce alelacele kalemi defteri kapıp öyle açmıştı telefonu. İşle ilgili gece aramalarının bir süredir “normal” kabul edilip garipsenmediğini o gece anlamıştım.
Arkadaşımın gece yarısı kan ter içinde uyanmasını dinlerken artık bu türden huzursuzlukların bir insana, bir amire, hiç kimseye gerek duyulmaksızın yaşandığını düşündüm.
Zaman, eşitsizlik üreten güç ilişkilerinin başlıca oyun alanlarından biri, biliyoruz. Zaman üzerinde söz sahibi olmak gücün kimde olduğunu belirler. Çalıştığım yıllar içinde bunun sayısız örneğini yaşadım. Kifayetsiz bir üst düzey amir vardı, toplantı için gelen konukları hep bekletirdi. Amaçsızca başkalarının zamanını almaktan garip bir haz alırdı. Ondan bahsedeceğimiz zaman, adının başına “assolist” ekleyip gülüşürdük.
Toplumdaki herkesin ruh sağlığını tehdit eden bir karaktere bürünen “zaman meselesinin” bir sürü görünümü var. İlk olarak, artık kimsenin hiçbir şey için zamanı yok. Durmaya zamanı yok. Dinlenmeye zamanı yok. Düşünmeye, hüzünlenmeye, yavaşlamaya ve daha bir dolu şeye zamanı yok.
Oysa zamanı olmazsa duyguları da olmaz insanın. Kaybolan zamanla birlikte duygularını da kaybeder. Yaptığı işlerin ardından atacağı bomboş bir “check” işaretinden başka bir şeyi kalmaz elinde.
Başka bir görünüm; aşırı hareketlilik, hız saplantısı, eylemin tek başına mutlaklaştırılması gibi bir sürü nedenle zamanın bir yöne, bir amaca imkân vermeyecek şekilde adeta dönüp durduğu hissi. Zincirinden kopmuş bir bisiklet tekerleği gibi. Bir “zaman” var ortada ama yakalanamayan bir zaman.
Demem o ki, bir zaman krizi yaşandığı, zamanın ritminin bozulduğu ortada. Birebir yaşayıp yine de anlamlandıramadığımız bir kriz bu! Dönemin ruhuna rengini veren hız, akıcılık, esneklik, süreksizlik gibi değerler gündelik hayata nüfuz ettikçe zaman sanki parmaklarımızın arasından daha hızlı kayıp gidiyor.
Hélène L’Heuillet “Gecikmeye Övgü” kitabında, “Aslında zaman yok artık. Geçmişin bir boyutu değil yalnızca, o artık geçmişte kaldı. Onu kaybettik.” derken durma, rahatlama gibi becerilerimizin kaybolduğuna da işaret ediyor.
Her şeyin zamanla ilişkisi var. Yaşama arzusunun zamanla ilişkisi var mesela. Dinlensek bile üzerimizden atamadığımız o bezdirici yorgunluğun zamanla bir ilişkisi var.
Herkesin yerinden edilme hâlinin hayat seyri içinde sürekli tekrarlanan bir deneyime dönüşmesini Bauman ne güzel anlatıyor; hayatı, artık güzergâh içinde gevşeyebileceğimiz bir menzile ulaşmamızı vaat etmeyen “müzik eşliğinde sandalye kapma oyununa” benzetiyor. Hayatımız artık yolun sonunda yeniden yerleşme umudu olmadan, sürekli yolda olmakla geçiyor.
Çalışma saatlerinin özel zamanı yutacak şekilde semirmesinin; hayatının tümünü kapsayacak şekilde genişlemesinin sonuçları her geçen gün daha ağır bir tablo oluşturuyor.
Bizim zamanımız, zamanımız bizim
Elbette yeni bir olgu değil bu. Jeffrey Eugenides’in müthiş romanı Middlesex’te yazdığı; “İnsanlar 1913’te insan olmayı bıraktılar. Bu tarih, Henry Ford’un arabaları hareketli taşıyıcı bantların üzerine koyduğu ve işçilerin montaj hattının hızına adapte olmasını istediği yıl idi.” cümlesi geldi aklıma. Hızlanmaya başlayalı çok oldu, bu hızda seyrederken durmaya çalışmak giderek zorlaşıyor. İşte tam da bu yüzden özel zamanımıza sahip çıkma mücadelesi artık sadece insani değil hayati bir mücadele.
Konu hakkında ilerlemeden evvel temel bir yanlışı düzeltmek isterim. “Zamanı kötü yönetmek” diye bir şey yok, sosyodise bu! Artık her şeyden biz sorumlu olduğumuz için sürekli suçlanmaktan, daha fenası kimse buna yeltenmezken bile artık kendimizi hep suçlu hissetmekten kurtulamıyoruz. Ne acıklı! Bizim olanı (zamanı) bizden alırlarsa, kendimize ait olmayan bir zamanı nasıl yönetmemiz beklenebilir ki!
Zamanla bağımızı yeniden ve anlamlı bir şekilde kurabilirsek, bir başka deyişle özel zamanımıza sahip çıkabilirsek (‘zamanım yok’ diye böbürlenmeyi bırakmaktan tutun da hep başlamayı istediğimiz o romana inatla başlayıp her sabah okumaya kadar her ölçek makbul) hayat değişecek.
Özel zamanına sahip çıktığında, çıkabildiği ölçüde, arkadaşım deliksiz uyuyabilecek. Bir olaydan diğerine, bir insandan ötekine, bir bilgiden bir başkasına hızla geçtiğimiz bu yeni “zaman tahakkümü” içinde, amaçsızca ve yönsüzce bir dolanıp durma ile lanetlenmiş gibi hissetmeyi bırakabileceğiz sanki.
Zaman konusunda teşhisler muhtelif. Byung-Chul Han “Zamanın Kokusu” kitabında gerçekte yaşamın hızlanmadığını, sadece daha hummalı ve amaçsız bir hâl aldığını söylüyor. Zaman artık dağıldığından, yaşam artık başlangıçlara, eşiklere, bölümlere değil aksine bir şimdiden başka bir şimdiye aceleyle geçmeye tekabül ediyor ona göre. Başı ve sonu olmayan bir zamandan söz ediyor Han. Şimdiki zaman tahayyülünün atomlaşmış (noktasal) zaman olduğunu söylüyor.
Noktasal zaman ya da başka deyişle atomlaşmış zaman tahayyülünde noktalar arasında sadece zorunlu boşluklar var. Durmanın, hiçbir şeyin olmadığı bu boşluklar nedeniyle zamanın anlatısal bir süreklilik oluşturmadığını söylüyor.
Bu aralıkları, bu boşlukları bertaraf etmek için olay içeren sekanslar hızlandırılıyor. Bu hızlanma artık bir müsilaj gibi hayatın diğer alanlarına da yayılıyor. Bu süreksiz zamanda olayları birbirine bağlamak giderek zorlaşıyor. Günümüzde sadakat ve aidiyet gibi toplumsal bağların zayıflamasının, zamanı deneyimleme biçimimizdeki değişimlerle yakından ilişkili olduğunu anlatıyor.
Sayaç
Han, “Tamamlanma ve anlam nicelikten yola çıkarak açıklanamaz. Hızla yaşanan ve hiçbir şeyin uzun kalmadığı, yavaş hiçbir şey içermeyen bir hayat, hızlı, kısa vadeli ve kısa yaşanan deneyimlerle nitelenen bir hayat ‘deneyim oranı’ ne kadar yüksek olursa olsun kısa bir hayattır.” diyor.
Hayat anlamını, anlatının sürekliliğinden, yavaşlığından, durup düşünmekten, can sıkıntısından, hüzünden ve dahi binlerce süreklilik arz eden bağlantı üzerinden kazanan bir şey.
Zamanın kaybının en trajik tarafı da bu. İçinden bağı, bağlamı, hikâyeyi alırsanız, ritmini yok sayarsanız koca bir hayattan geriye sadece bir alışveriş listesi kalır. Ya da bir sayaç.
Oysa hayat, atılan ‘check’ işaretlerinden çok daha öte bir şey. Yaşamak sadece sayıp dökmek değil. Olayları, insanları arka arkaya koyduğunuzda, aralardaki suskunlukları, hisleri zamana yaymayıp, kendinize -size gerektiği kadar- zamanı tanımadığınızda karşınıza “hikâye” çıkmaz, “envanter” çıkar.
Haysiyetli bir yaşam için zamanına sahip çıkıp sükûnetle durmayı yeniden hatırlamamız gerekiyor. Ölümcül bir hareketlilik içinde kendi yaptıklarımızda boğulmamak; bizden (ç)alınan şeyleri geri almak için zamandan başlamak gerekiyor. Çünkü sadece çok çalıştığımız için değil, özel zamanımız olmadığı için de yoruluyoruz.
Kamusal olan ile özel olanın üst üste bindiği, kevgire dönen bir “zaman” ile devam etmek pek mümkün görünmüyor. Bu şekilde devam edilirse bizden geriye insan haysiyeti ile bağdaşır bir şeyin kalması zor. Herkesin ite kakıla kendi siperlerine hapsedildiği bu gönüllü esaret hali içinde belli ki yapılacak ilk haysiyet mücadelesi özel zamanı geri kazanma mücadelesi.
Bir başlangıç noktası olarak, zaman yokluğundan neredeyse erotik bir iştahla söz etmekten vazgeçmeliyiz belki de!
Bizi ezmek ve küçük düşürmek için her yolu deneyenlerin bizden aldıklarını geri almak için sayısız yol, sayısız yöntem var. Aklına ilk gelenle yarın sabah başlamaya ne dersin!
Yazının fotoğrafı:
Perfect Days (Mükemmel Günler) filminden.
Tokyo'da temizlik işçisi olarak çalışan Hirayama'nın hayatı rutinlerden, müzikten, kitaplardan ve ağaçların arasından süzülen ışıktan oluşur. Film, gündelik hayatın küçük anlarına dikkat kesilmeyi ve zamanın değerini hissetmeyi anlatır
(AA/EMK)







