Kazancidhis, Aznavour, Legrand, Williams, Shane, hatta Callas
Müziğin şifa gücüne inanarak, her biri kendi alanında muvaffak olmuş mühim müzik insanlarının icraatına ve hususi hayatlarına eğilen filmlerden bir demet…
Anadolu’dan göç etmek zorunda kalmış Alanya’lı bir anne ve Ordu’lu bir babadan Atina’nın banliyösünde doğan Stelyos Kazancidhis Yunanistan’da halka mal olmuş bir şarkıcıydı.
Yönetmenliğini YorghosÇemberopulos’un üstlendiği Varım (Υπάρχω) adlı biyografik film komşuda gösterime girdiğinden beri aşırı bir seyirci alakasıyla karşılanıyor. Bunda şarkıcının “laika” yani “halk” müziği şarkılarını icra etmesinin payı yüksek; lakin Türkiye’deki müzik akımlarıyla karşılaştırıldığında mevzubahis tarzın daha çok Arabesk müzikle benzerliği kayda değer bir malumat.
Filmde Pontus kimliğinin fazlasıyla önemsendiğini görsek de Karadeniz Rumları’nın Osmanlı’nın son döneminde maruz bırakıldığı “soykırım”la alakalı herhangi bir görüntüye rastlamayışımız şaşırtıcı. Ne de olsa film maziyi mümkün olduğunca “damardan” ve aynı zamanda “fiyakalı” bir dille aktarıyor.
Fakat ortaya çıkan netice muhakkak ki televizyon dizilerindeki sığlıkla eşdeğer, dönemin estetiğini fazlasıyla plastifiye etmiş bir sanat direktörlüğünde, üstelik makyajla yaşlandırmalarda inandırıcılıktan uzak, epeyce yumuşatılmış “cilalı” bir biyografi sanki!
Neyse ki “delikanlı” Stelyo’nun kadınlarla olan çalkantılı münasebetleri hususunda bir şeyleri az çok sezebiliyoruz. Bu arada KatyGray’i canlandıran KlelyaRenezi’nin şuhluğu perdeden taşarken Marinella rolündeki AsimenyaVulyoti’nin cici kızlığı iyimser bir klişeden öteye geçemiyor.
Stelyo’nun kimliğine bürünmeye çalışan şarkıcı HristosMastoras’ın cebelleşmeleriyle kahramanın müziğinden çok hislerini anlamaya çalışırken iki saati aşkın süreli filmin bitmesini sabırla bekleyenlerdenim. Hollywood sinemasında sık sık karşımıza çıkıp veba gibi başka megaloman ülke sinemalarına bulaştırılan tarzda, kahramanın negatif taraflarını fazla ön plana çıkarmayan, suya sabuna asgari seviyede dokunan, yüzeysel psikolojik açılımlarla donatılmış bu pahalı ticari ürün kaçırılmış bir fırsat mıdır?
Mösyö Aznavour
Dünyaca meşhur Charles Aznavour hakkındaki bir diğer biyografik filme dair benzer eleştirilerde bulunmak da hiç zor değil. Şarkıcıyı canlandıran yılların sevilen aktörü Tahar Rahim de, iddialı ama kifayetsiz sanat direktörlüğüne kurban gidiyor ve ikna edici olmaktan epeyce uzak kalıyor.
Gene nostaljik bir mazi güzellemesi ile karşı karşıya olsak da, Kazancidhis’i mevzu edinen filmin aksine, arşiv görüntüleri aracılığıyla Anadolu’da Ermeniler’e yapılanlar hakkında hemen bilgilendiriliyoruz. Ne de olsa Aznavour hayatı boyunca Ermeni kimliğini gururla taşımış, Ermenistan’ın Birleşmiş Milletler’deki daimi temsilcilik görevini üstlenmiş ve Ermenistan’a yardımlarını esirgememiş, kimliğine sadık bir insandı.
Mösyö Aznavour (Monsieur Aznavour) adlı, gene iki saati aşan filmde sanatçının iddiası, hırsı, inatçılığı ve dirayeti hakkındaki epizotlar peş peşe sıralanırken insan ilişkilerine yeterince ehemmiyet veremediğini anlıyoruz. Yönetmen ve senaryo yazarı hanelerinde Mehdi Idir ve Grand Corps Malade adlarını gördüğümüz filmde zamanında yeterince vakit ayıramadığı evladının acısının Aznavour’u ne kadar sarstığına da şahit oluyoruz. La bohème en başta olmak üzere sanatçının gezegen çapında sevilmesine yol açmış şarkıların tümünün üstünden tek tek geçiyor, ÉdithPiaf’la dostluğu ve profesyonel ilişkisi hakkında malumatlandırılıyoruz. Filmde Aznavour’a ısınmak veya sempati duymakta zorlanabilisiniz ama amacınız hislenmek ve gözyaşı dökmekse, bombardıman halindeki bu sansasyonel ürün de sizin için biçilmiş kaftan.
Hüzünlü romantik…
Sempatik bulmakta zorlanabileceğiniz başka bir beynelmilel sima da besteci, orkestra şefi, aranjör, caz piyanisti, hatta şarkıcı Michel Legrand.
Geçen yüzyılın birçok müzikaline imzasını atmış Paris’li Legrand tam beş sene önce vefat edene kadar iddialı faaliyetlerini sürdürmüş, ölümüne yakın tarihte organize edilmiş büyük bir konserde mühim sağlık problemlerine rağmen sahneye çıkıp orkestrayı yönetmekte inat etmişti.
Her ne kadar bilhassa 60’lı ve 70’li yıllarda gezegen çapında sevilen duygusal şarkılara imza atmış olsa da, son konserinde mutlaka yönetmek istediği parçaların BarbraStreisand’ın lokomotifliğini yaptığı 1983 yapımı Yentl filminden olması manidar. Yönetmenliğini DavidDessites’in üstlendiği Bir zamanlar Michel Legrand (Il Était une fois Michel Legrand/Once upon a time Michel Legrand) adlı belgeselde bir yakınının, pek tanınmasa da sözkonusu film müziğini bestecinin şaheseri saydığını duyuyoruz.
Ödüllü bestecinin Summer of ‘42, What are you doing the rest of your life, The windmills of your mind, Watch what happens gibi şarkıları romantik ve dramatik ruhları günümüzde bile beslemeye devam ederken Cherbourg şemsiyeleri misali filmler de sinema tarihinde müzik katkısının önemine klasik ispat oluşturuyor. Tam iki saatlik belgeselde çok yönlü sanatçıyı vefatına kadarki iki sene boyunca yakın takipte izlerken hayat enerjisine hayran kalıyor, zengin arşiv malzemesiyle bilhassa geçen yüzyılın parlak simalarının resmigeçidine şahit oluyoruz.
Klasik mi ticari mi?
Çok yönlü olduğu kadar bilhassa Steven Spielberg filmlerine yaptığı müziklerle tanınan John Williams hakkındaki belgesel de benzer nüanslarla bezeli. Babadan müzisyen John piyanistlikle başladığı mesleğini aranjörlük ve orkestra şefliğiyle sürdüren, yalnız filmlere yaptığı bestelerle yetinmeyip engin kabiliyetini senfonik eserlerle de taçlandıran bir müzik canavarı!
Müzik: John Williams (Music by John Williams) adlı filmin yönetmeni, Faye Dunaway hakkında seyredilesi Faye adlı belgesele de imza atmış olan Laurent Bouzereau.
Hollywood’a uğramışken Humphrey Bogart hakkındaki Bogart: Hayattan ışıltılar (Bogart: Life comes in flashes) adlı belgeselde kadın yönetmen KathrynFerguson’ın oyuncaklı estetiğini pas geçemem.
John Williams’a dönmek gerekirse ödüllü bestecinin eserlerine klasik sıfatını yakıştırmakta zorlanabiliriz belki, fakat tamamıyla geleneksel metodlarla beste yapan, büyük orkestralara eserlerini çaldıran bestecinin klasik müzikle hiç alakası olmayan nesilleri senfonik müziğe alıştırdığını rahatlıkla kabul edebiliriz. Başlarda film müziklerini snobe eden klasik müzik orkestralarını film müzikleri çalmaya itenin de kendisi olduğu söylenebilir muhakkak.
Star Wars, Indiana Jones, Jurassic park, Harry Potter gibi gezegen çapında büyük ticari başarı kazanan filmlerin müziklerine imza attığını hatırlarken ödüllü bestecinin başarı listesini Jaws, Fiddler on the roof, E.T., Shindler’s list gibi filmlerle uzatıp durabilirim.
Müziğini yaptığı Superman filmlerinin aktörü Christopher Reeves hakkında, yönetmen hanesinde IanBonhôte ve PeterEttedgui’nin adlarını gördüğümüz ibretlik Super/Man: Christopher Reeve’in hikâyesi (Super/Man: The Christopher Reeve Story) adlı belgeseli de bu vesileyle tavsiye etmek isterim.
Tabii ki John Williams’ın çocuklarının annesi olan genç yaştaki eşini kaybetmesi gibi onu derinden sarsan kişisel anekdotları ve çalışmadan duramadığını da iki saate yakın belgeselde teferruatıyla izliyoruz. Hislerini küçücük bir odaya kapanarak ortaya çıkardığı bestelerle dışa vurabilen ABD’nin medarıiftiharına ait sansasyonel eserlerin dünya çapındaki kültürel emperyalizmde oynadığı derin rol yadsınamaz.
Ayrıca, fazlasıyla çalışkan ABD sinema endüstrisinin geçen seneki biyografik belgesellerinden müzik insanı LutherVandross hakkındaki Luther: Asla fazla olamaz (Luther: Never too much) adlı filmi de unutmayalım. Yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını DawnPorter’ın üstlendiği belgeselde müzik dünyasında neredeyse 40 sene boyunca aktif olarak yer almış ve bilhassa 80’lerde popüler olmuş Vandross’ın “şişman” bedeniyle hayatı boyunca hesaplaşması ve yoğun profesyonel hayatını ön planda tutarak eşcinselliğini yaşamamayı tercih etmesi de irdeleniyor.
Diğer her türlü
Yukarıdakilere kıyasla içerik açısından da, film estetiği açısından da çok daha mütevazı, çok daha alternatif ve aynı zamanda çok daha samimi bir belgesel, soul müziğine davulcu olarak başlamış ve çılgın şarkıcılığıyla adeta patlamış Jackie Shane hakkında. 50’li yıllardan itibaren siyah olup trans kimliğiyle sahnelerde boy gösterebilen, uzun saçları, makyajı ve mücevherleriyle çığır açmış bir öncüden bahsediliyor Diğer her türlü: Jackie Shane’in hikâyesi (Vivre et laisser vivre: La voix de Jackie Shane/Any other way: The Jackie Shane story) adlı filmde. Yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Michael Mabbott ve Lucah Rosenberg-Lee’nin paylaştığı 2024 Kanada yapımı 98 dakikalık belgesel, olduğu gibi varolabilmek için büyük mücadeleler vermiş kahramanına layıkıyla saygı duruşunda bulunuyor.
ABD’nin ırkçı Güney’inde, Nashville’de 1940’ta doğmuş olan Shane epeyce müşkül bir çocukluktan sonra hayatını müziğe adamış ve Toronto’ya göç ederek kendine bir kariyer yaratabilmişti.
Filmde vefatından kısa bir süre önce telefonda vermiş olduğu uzun bir mülakatın ses kayıtlarından kendisini tanıyor, arşiv fotoğrafları ve animasyon marifetiyle maziyi deşiyor, fakat kendisinden geriye kalan tek televizyon çekiminden başka görüntüye ulaşılamadığı için Shane’e tam manasıyla doyamıyoruz. Neyse ki canlı performansının ses kaydı Jackie Shane live at the Sapphire Tavern adlı plak sayesinde sınır tanımayan cesaretine kani olabileceğimizin işaretlerini alıyoruz. Ne de olsa markası haline gelmiş Any other way (Diğer her türlü) şarkısı güfte aracılığıyla mesajını keskinlikle ifade etse de müzikal açıdan fazla mutaassıp gelebilir.
Ömrü boyunca cinsel ayrımcılığa uğramış, örselenmiş, şiddete maruz kalmış, hatta uzun bir ara hayata küsmüş Shane’in belgeseli değeri sonradan anlaşılmış bir öncüye hakkını teslim etmek için biçilmiş kaftan.
Larrain’ın Callas’ı
Çocukluğumdan beri Jackie KennedyOnassis’i hiç sempatik bulmadığım gibi NataliePortman’a karşı da içgüdüsel bir antipati duyardım. Buna rağmen favori yönetmenim PabloLarraín’in Jackie adlı filmini seyrettiğimde ikisinin bende daha önce yarattığı hisler yok olmuş, bir insanlık tecrübesini şahsen yaşıyormuşçasına tesir altında kalmıştım.
Aynı empatik durum pek hoşlanmadığım Prenses Diana hakkındaki Spencer’ı izlerken de başıma geldi. KristenStewart’ı kayırmaya zaten başından beri hazırdım, fakat İngiltere’nin kraliyet ailesiyle o ana kadar alakadar olmamaya ihtimam gösterdiğimden mi ne, Larraín beni bir kez daha sarsmıştı.
Angelina Jolie de hem oyunculuk açısından hem özel hayatı yüzünden uzak durmaya çalıştığım biriydi; derken Larraín tarafından Maria Callas rolü için seçildiğini duyunca akan sular durdu. Ne yazık ki aylarca beklediğim film hakkında o kadar çok görüntü, fotoğraf, röportaj ve eleştiriye ulaşmıştım ki filmi seyrederken neredeyse ezbere biliyormuşum gibi geldi. Neyse ki aralarda bilhassa Maria’ya eşlik eden piyanist, ABD Başkanı Kennedy, ölmekte olan Onassis veya ablasıyla olan ikili diyaloglar benim için yeniydi ve hepsi beni avucunun içine kolaylıkla aldı.
Şan eğitimi almış biri olarak asıl korktuğum, Jolie’nin playbackli sekanslarda faça verme ihtimaliydi. Neyse ki uzun hazırlık çalışmaları sayesinde yalnız ağız değil, tüm bedeniyle operacı rolüne bürünerek Jolie büyük ölçüde buna mani olabilmişti. Fakat tecrübeli Callas şarkı söyleyemeyecek kadar yorgun ve yıpranmış olduğunda bile icrasının, Jolie’nin kendi sesiyle kaydedilmiş aryalardaki performansıyla örtüşebileceğini düşünmüyorum. Aslında bütün bu teknik detayları atlamaya çoktan hazırken beni ikinci seyredişimde de gene en çok rahatsız eden Jolie’nin İtalyanca diksiyonundaki ufak da olsa bazı isabetsizliklerdi. Her türlü teferruata ve bilhassa icranın inandırıcı olmasına büyük ihtimam gösteren ekip acaba Jolie’ye bir diksiyon eğitmenini çok mu görmüşlerdi?
Tamam, Maria filmi her haliyle kültürel bir kolajdı: Callas’ı bir ABD’li, ablasını bir İtalyalı (mı?), Yunanistanlı armatör Onassis’i bir Türkiyeli canlandırıyordu…
Haluk Bilginer rolüne ne kadar da yakışıyordu; mükemmel İngilizcesinde ana dili Türkçe olan birinin diksiyonu arada faça verse bile kaderin bu garip cilvesi beni her defasında gülümsetiyordu. Ege’nin iki yakasını kızıştırmak için Larraín bunu bilerek mi yapmıştı? Yoksa bu tip dilsel nüanslar ortalama ABD’li seyirci için pek bir ehemmiyet arz etmiyor muydu?
Valeria Golino da senelerden beri karşıma çıkıp durduğu halde benim için pek bir mana taşımıyordu; oysa Yunanlı’lığın, İngilizce telaffuzu dahil tüm gereklerini tam manasıyla yerine getirmesi tabii ki bir tesadüf değildi, çünkü Napoli’de doğmuş olmasına rağmen annesi Yunanistanlı’ydı; dolayısıyla abla olarak ağır travmalarını paylaştığı kızkardeşi Maria’yla son muhabbetlerinin yoğunluğundan olsa gerek, gözyaşlarım kontrolsüzce fışkırmıştı.
Zaten filmin bütünü haşmetli bir okyanus dalgası gibi beni ağır ağır sürüklüyor, bazen savurup atıyordu; girift senaryo, muhteşem dekorlar, estetik provokasyonlar, şaşaalı kostümler ve ambiyanslar, muhtelif dönemlere ve ruh hallerine mütemadiyen dalıp dalıp çıkmama vesile oluyordu.
Larraín’in etrafına topladığı ve bilhassa görsel tatminimize yönelik ekibin profesyonelliğine gene diyecek yoktu.
Jolie’nin başta korktuğu bu projeye sonradan dahil olmaya karar verişinin ana sebebi bence Callas’ın son zamanlarında halüsinasyonlarla iç içe yaşamasına sebep olan mucizevi tesirli Mandrax alışkanlığıydı. İlaçla aynı adı taşıyan gazeteciyle (şahane bir Kodi Smit-McPhee) fantastik olduğu kadar öforik birlikteliklerini yaşarlarken Jolie’nin rolüne tam manasıyla kendini kaptırdığını, gözlerinin tam da o zaman parladığını düşünüyorum; olsun, birileri kanını emsin dursun, onun Mandrax’ları vardı…
Bir de, yaşını asgari ölçüde eleveren başarılı estetik müdahaleli Jolie’yi en çok takdir ettiğim an son aryasını icra ederkenki fiziksel zorlanması ve yüzünde, çoğu hiç doğal görünmeyen kırışıklıkları cömertçe teşhir etmeyi kabul etmesi oldu. Bir Hollywood yıldızının buna cesaret edebilmesi bazı şeyleri aştığının, oyunculuğun ötesine geçtiğinin ispatı sayılmaz mı?
Tesadüfen oluştuğu söylenen, kriz yaşamakta olan mühim kadınlar üçlemesinin içinde, Larraín’in en kişisel, en samimi, en duygusal, hatta en nostaljik olanı bence bu sonuncusu. Çocukluğunda
Küçük burjuva ailesiyle operaya düzenli olarak gittiğini röportajlarında anlatan Larraín sanatın artık pek tahammül edilemeyen bu dalına adeta saygı duruşunda bulunuyor. Bunu yaparken fazlasıyla sofistike bir repertuara değil de, belki ticari kaygılarla, belki de duygusal hafızasına dayanarak yumuşak aryalara, Verdi’nin en kulakta kalan ve coşkulu, koro için yazılmış bestelerine yer vermesi tesadüf müdür?
Yönetmenin ümitle ifade ettiği şekilde Maria filmi sinemayla operanın benzerliğini bize bir kez daha hatırlattı, birlikteliklerini yüreklendirdi ve sanki operanın tekrar sevilebilmesi ülküsünü yüklendi. Artık orta yaşlı diyebileceğimiz Larraín’in iç dünyasını çok daha fazla ele veren Maria’yı sadece bunun için bile takdir etmekten başka bir ihtimal var mı?.
Margosyan 2 Nisan 2022'de aramızdan ayrıldı. Ben imza günlerimdeki partnerimi kaybettim. Samimi olarak diyeyim benim için fuarlardaki imzalar buruk geçiyor. Ama şunu tekrar vurgulayayım ömrüm var oldukça onun en azından yılda bir kez şehrinde anılmasına vesile olacağım…
Mıgırdiç Margosyan henüz 15 yaşında ve Diyarbakır’da ortaokul öğrencisi olduğu 1953 yılında, Anadolu ve Mezopotamya topraklarındaki diğer Ermeni çocuklarla birlikte bir Ermeni papaz tarafından anadilini öğrensin diye İstanbul’a götürülür.
Annesi ve babası ‘sen de git oğlum’ diyor. Kendi anadilini öğrenmek ve Ermenice eğitim görmek için İstanbul’a gidiyor. 15 yaşında bir çocuk olarak gidiyor aslında Diyarbakır ile olan bağı fiili olarak kopuyor, sadece yaz tatillerinde gelip gidiyor. 1960’lı yıllardan sonra ise, 90’lı yılların ortalarına kadar neredeyse hiç gelmiyor şehre.
Fakat 1988 yılında önce Ermenice sonra da Bebekusun Kitapları'nda yayımlanan ‘Gavur Mahallesi’ kitabı ile öyle bir edebiyat yaratıyor ki, sanki hiç Diyarbakır’dan ayrılmamış gibi…
Sadece Diyarbakır’daki Ermeni toplumunun hikâyelerini değil. Şehrin diğer sakinleri olan Kürtler ve diğer tebaa ile olan bağı 15 yaşındaki bir çocuğun hafızasına nakşolunan metinler üzerinden adeta yeniden yaşayarak yazıyor.
Bu, aslında bir anlamıyla tıkanan adeta kesintiye uğrayan Ermeni taşra edebiyatının İstanbul’daki Amira Ermenileri’ne ‘biz de varız, yok olmadık’ demenin hikâyesi gibi vukubuluyor. Mıgırdiç Margosyan’ı işte asıl bu pencereden okumak gerek…
Gavur Mahallesi kitabı 1980’li yılların sonunda ilk çıktığında Diyarbakır’da okuyan ilk kişilerden biri olduğumu söyleyebilirim. Üstatla tanıştığımda bunu kendisine de söylemiştim. Zaten o yılların suriçindeki Karınca Kitabevi'ne iki adet gelmişti ve ilkini ben almıştım, diğerini de önererek bir arkadaşın almasını sağlamıştım.
Onunla kurduğum dostluğun ölünceye kadar hiç kesilmediğini ifade edebilirim.
Her şeyden evvel çok duygusal bir insan olduğunu vurgulamalıyım. Margosyan’ın, Diyarbakır ile olan bağını eşi ve çocuklarının bana anlattığına göre; dünyanın herhangi bir yerinden bir davet geldiğinde ‘hele dur bir takvime, ajandama falan bakayım’ dermiş. Ama Diyarbakır dendiğinde ‘aha beni memleketimden çağırıyorlar, mutlaka gitmeliyim’ diyerek, bütün diğer işlerini bir kenara bırakıp Diyarbakır’ın davetine icabet ederdi.
Bunu zaten biz hep yaşadık, tanık da olduk bu şehirde. Geldiğinde, burada kendisi oluyordu Mıgırdiç Margosyan. Bu çok önemli bir şeydi, ana rahmine dönüş gibi düşünmeli bunu.
Hem zaten bu şehir sadece Kürtlerin şehri değil ki! Şimdi biz Kürtler olarak ‘Amed bizimdir’ diyoruz ama aslında bu şehir Ermenilerin, Süryanilerin, Keldanilerin, Êzidîlerin, Arapların, Yahudilerin, Rumların, Türkmen Alevilerin, yani bu şehir, burada yaşamış bütün toplumlarındır. Biz, şimdi muktedir bir kültür olarak Kürt kimliği üzerinden bir okuma yapıyoruz ama Mıgırdiç Margosyan Ermeni kültürünün de burada var olduğunun ispat-ı vücuduydu adeta yazdıkları ve söyledikleriyle…
Margosyan’ın vefatıyla bu toprakların çok şeyi kaybettiğinin altını özellikle çizmeliyim. Mıgırdiç Margosyan bir kimlik ve simgesel kişilikti.
Diyarbakır Kitap Fuarı’na her geldiğinde en fazla kuyruğu, O’nun yer aldığı Aras Yayınevi standının önünde görürdünüz. Bir de İsmail Beşikçi‘nin imza standı önünde insanlar kuyruğa girerlerdi. Fakat Mıgırdiç Margosyan hep bir numaraydı. Çünkü o, bu kentteki kimliğini gizlemek zorunda kalmış şahsiyetlerin bir nevi kimlik ifşası, kimlik varoluşu gibiydi adeta. İmza günlerine gelenlerin arasında kitabını imzalatırken biraz da kısık sesle “Hocam benim de ninem Ermeni” diyenleri çok duydum.
Margosyan 2 Nisan 2022'de aramızdan ayrıldı. Ruhu şad û handan olsun. Ben imza günlerimdeki partnerimi kaybettim. Samimi olarak diyeyim benim için fuarlardaki imzalar buruk geçiyor. Ama şunu tekrar vurgulayayım ömrüm var oldukça onun en azından yılda bir kez şehrinde anılmasına vesile olacağım…
Yaşadığı zamanlarda onun için yazıp kitabıma da koyduğum bu şiiri, 2 Nisan'da da onun için düzenlediğimiz anmada okudum. Bir kez daha özlemle...
her gidiş yitiştir*
“vakitlerden bir vakit, gitmiştiniz bu diyardan, mahzun”
gittin
şimdi dönmek telaşındasın
velâkin her gidiş
dönüşün hüznüne gebe
bir şarkı vardı anımsarsın hani
Diyarbekir şad kar derdi ya!
Diyarbekir’i sorarsan şad akmıyor artık
senin bildiğin şehir şadumandı
şarkının sözlerindeki nağmelerde kaldı
Hançepek demiştin ya boşuna arama
gavuru gitmiş mahallesi kalmış (mı)
Marangoz Xaço vardı bir zamanlar
sen iyi bilirdin
hah tamam işte aynen o
şimdilerde yok
oysa ne de güzel ipek böcekçiliği yapardı
Suriçi’ndeki evinin avlusunda
mor menevşe mooor diye bağıranların gölgelerinde soluklandıkları
hercai menekşelerin sırdaşı dutlara da kıydılar usta
kozalar örülmeyen bu şehirde
böcek de kalmadı ipek de
kına yaksınlar münasip yerlerine
Balıkçılarbaşı’ndaki Daşçılar Kahvesi’nin yerinde yeller es(m)iyor
ne taş kaldı bu şehrin teşkalesinde
ne de taşı nakış gibi işleyen Ermeni,
Süryani ustalar
‘eskiler alıram’ nidalı ünlemelerinin
ses verdiği
Daracık küçelerin sakinleri Moşeler gidince
İğneli beşik muhabbeti de bitti
karışacak Moşê de kalmadı bu şehirde
sürdüler telkâri ustası kadim kardeş Süryanileri
sonra da “mehlemız doli Süryani” dediler
yalan…
külliyen yalan usta
mahlemizde yok Süryani
Süryanisiz anadan üryan bu memleket şimdilerde…
gidenlerin ardından
“iyi ki gittiler” diyenler
timsah gözyaşı döküyor bugün
haberin var mı?
sen yine de bil öyle gel usta
giderken melül mahzun bıraktıkların
dönüşünde yok artık bilesin
sana kalan bir tutam hüzün bolca gözyaşı
bir de giderken ardında bıraktıklarını bulamamaktır.
Diyarbakırlı ve Diyarbakır'da yaşıyor. Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi ve Uluslararası PEN Yazarlar Örgütü Diyarbakır Temsilcisi. Pek çok dile çevrilen 20 kitabı bulunuyor. Ankara Üniversitesi Siyasal...
Diyarbakırlı ve Diyarbakır'da yaşıyor. Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi ve Uluslararası PEN Yazarlar Örgütü Diyarbakır Temsilcisi. Pek çok dile çevrilen 20 kitabı bulunuyor. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. bianet'te yazıyor.
Nobel ve Pulitzer ödüllü Toni Morrison, Sevilen romanıyla okurunu kölelik cehenneminin en dibine çekiyor. Acılı bir anne olan Sethe, geçmişin yükünden bir türlü kurtulamıyor. Kızı Denver ise korkunun gölgesinde büyüyüp, izole bir hayat sürerken, direnci ile geleceğe dair umudumuzu yeşertiyor. Tüm gençler gibi…
İthaf sayfasında böyle bir cümle yazan romanı elime aldığımda konusu hakkında bir fikrim vardı. En azından almış milyonun anlamını biliyordum. Altmış milyon; kölelik düzeninin canını aldığı insan sayısı, tahmini. Sethe’nin ölen (öldürdüğü) isimsiz çocuğu gibi, adları bilinmeyen ama sevilen milyonlarca kişi…
Bu yazıda size çok acı verecek bir romandan söz edeceğim. Hazırlıklı olun. Çok uzun zamandır listemde olan bu romana başlarken; içimi burkan, acıtan insan hikayeleri okumaya kendimi hazırlamıştım, yine de aralar vermem, soluklanmam, yüreğime çöken kasveti dağıtmam gereken zamanlar oldu.
Hatta bir ara şunu bile düşündüm: Acaba daha sonraya mı ertelesem bu okumayı? Benim iç sıkıntılarım bir yana ülke gündemi var bir de! Tamam kölelik çok önemli bir mesele ama gündem hukuksuzluğa karşı çok haklı bir hak arayışına evrilirken benim geçmişte kalmış (!) bir konu üzerine okuma yapmamın zamanı mı?
Evet tam zamanıymış!
Bu yazıda size acının yanı sıra içinizdeki umudu yeşertecek bir romandan söz edeceğim: Sevilen.
Bu roman üzerine bambaşka bir yazı yazabilirdim -muhtemelen başka bir zaman okusaydım öyle olacaktı- ancak Denver’ın gençliğin, değişimin, umudun temsilcisi olduğunu anladığım an her şey değişti. O an roman benim için bambaşka bir boyut kazandı, her bir karakterin günümüz toplumunda kime denk geldiğini çözdüm kendimce ve bu romanda ben dünü değil, bugünü okudum.
Kölelik sadece renkle mi ilgili?
Sevilen’de otoritenin simgelerinden biri “Beyaz Adam” figürü. Beyaz sahip, siyahları insandan saymaz hiçbir zaman. Onun efendiliği birilerinin köle olmasına bağlı. Daha önce de yazmıştım; günümüzde kölelik ten renginden daha öte bir mesele. Sistem insanları türlü bahanelerle sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da köleleştiriyor. Sevilen’de bu cümleler yazmıyor olabilir ama ben hepsini bu romanda okudum. Anlatacağım.
"124, kinle doluydu. Bir bebeğin zehriyle. Bunu evdeki kadınlar da biliyordu, çocuklar da. Yıllarca herkes bu kine kendince katlandı, ama 1873 yılında arda kalan kurbanlar yalnızca Sethe ile kızı Denver’dı."
Romanın ilk cümleleri… Başlangıçta bir bilmece gibi gelen bu sözler, sayfalar ilerledikçe tek tek çözüldü: 1873 yılının Ohio’sunda geçen, ancak sık sık 1850’lere ve Amerikan İç Savaşı öncesine gidip gelen bu roman üzerinden sadece geçmişi değil günümüzü okudum, apaçık.
Bir belgeselin masala dönüşmesi
Orijinal adı Beloved olan Sevilen, Nobel ödüllü yazar Toni Morrison’a Pulitzer kazandıran romanı. Bir yanda acımasız gerçekler diğer yanda büyülü bir atmosfer, doğaüstü detaylar. Bir belgeselin üzerine kurulmuş bir masal gibi…
Konuyu kısaca özetlemek zor ama deneyeceğim: Tek kelimelik özeti; Sethe adında bir kadının geçmişiyle hesaplaması.
Biraz daha açarsam Sevilen’in konusu şöyle: Sethe köle olarak çalıştığı Sweet Home çiftliğinden kaçarak özgürlüğüne kavuşmuş gibi görünse de geçmiş onun peşini bırakmıyor. Evden kaçmış iki oğlunu saymazsak elinde kalan tek çocuğu Denver ile 124’te yaşamaya çalışıyor. Sethe’nin en büyük travması acı çekmesin diye en küçük çocuğunu kendi elleriyle öldürmüş olması. Ve sonra bir gün “Sevilen” adında genç bir kadın çıkageliyor, Sethe ile Denver’ın hayatının tam ortasına yerleşiyor.
Acıyı hissedeceğiniz kesin ancak anlamın içindeki anlamı bulmak için Sevilen’i bugünden geçmişe bakarak değil de geçmişten bugüne bakarak okumanızı önereceğim. Bunu yaptığınızda Sevilen’in bir kadının, bir ailenin etrafında travma, bellek, özgürlük gibi temalar üzerinden otoriter sistemler altında yaşayan topluklarla doğrudan ilişkili olduğunu göreceksiniz. Sevilen’in her karakterinin günümüzde bir karşılığı var çünkü…
Sethe: Otorite kurbanı halkın simgesi
Romanın ana karakteri Sethe; günümüzün travmatize edilmiş halklarının bizzat kendisi. Kölelikten kurtulmuş, fiziksel olarak. Ancak özgürlüğünü kazandıktan sonra bile zihinsel olarak bir türlü özgürleşemiyor. Baskıcı sistemin doğrudan kurbanı olmayan insanların nesilden nesile aktarılan korkularının kaynağı gibi bir karakter Sethe. Hem toplumsal hafızamız hem de korkularımız.
Görmediğimiz darbelerin, çekmediğimiz işkencelerin, yaşamadığımız soykırımların, geçmişin gölgesinde, otorite baskısıyla bastırılmış halkların temsilcisi Sethe. Otoriter rejimlerin toplumu nasıl baskı altına aldığını, bireyi nasıl sindirdiğini ve belleği nasıl kontrol ettiğini gözümüze sokan Sethe, köleler ve efendiler arasındaki mücadelenin bitti denilince bitmediğini anlatıyor.
Köleliğin, anneliğin, kadın olmanın yükünü sırtlanan Sethe’nin, tüm zorlu şartlara rağmen ayakta kalışına da dikkat! Onun hikayesi bir hayatta kalma mücadelesi… Onun hikayesi, dayanıklılığın ve direnmenin azmi…
Sevilen: Unutulmak istenen geçmişin hayaleti
Genç bir kadın olarak ortaya çıkan Sevilen (Beloved) ölen isimsiz bebeğin reenkarne olmuş hali olarak yorumlanıyor pek çok çözümlemede. Sethe’nin öldürdüğü kızının bir şekilde bedenlenmiş şekli. 124’ün kayıp 3’ü. Bu gizemli karakter, unutulmak istenen geçmişin hayaleti.
Köleliğin ve onun yaşattığı, onun ardında bıraktığı travmanın somutlaşmış hali olan Sevilen, geçmişin acılarının, kapanmayan yaralarının sembolü. Unutulanların, unutturulmak istenilenlerin sesi… Onun varlığı, birden ortaya çıkışı; unutmanın değil yüzleşmenin önemini anlatıyor bize.
Biliyoruz ki sistem unutmaktan yanadır, unutturmaya çalışır çok şeyi. Kendine uydurulmuş bir tarih yazmakta pek maharetli olan otoriter rejimler, kendi isteği dışında başka bir şey hatırlanmasın ister, gerçeği manipüle eder. Yasaklar, kayıplar, susturulan, silinen hikayeler… Tarih bunlarla dolu.
Ama Sevilen bir gün çıkagelir. Tıpkı Sethe’nin zihnine musallat olan kızı gibi, geçmişin hayaletleri peşimizi bırakmaz.
Hayaletleri kızdırmak olmaz! Onları dinlemek, anlamak, bizi bağışlamaları için elimizden geleni yapmak gerekir. Bunu yapmak çok zor değil aslında. Basit bir yolu var: Geçmişle yüzleşmek ve geçmişin hatalarını kabul etmek…
Denver: Gençlik, umut ve direniş
Romanın ana karakteri Sethe, romana adını veren Sevilen. Beni en çok etkileyen, içimdeki kasveti umuda, yılgınlığı direnişe, karanlığı aydınlığa çeviren ise Denver. Bence bu romanın gizli kahramanı Denver.
Çünkü Denver, bizzat yaşamadığı halde geçmişin acıları ve korkuları ile büyütülüyor. Düşünün kölelikten kaçmış Sethe’nin elinde kalan tek çocuğu ve 124 numaralı lanetli bir evde doğmuş. Geçmişin isli, küflü kokusunun sindiği bir ortamda var olmaya çalışıyor.
Annesi Sethe'nin geçmişinden kaynaklanan derin acılar, evin içindeki kasvet Denver’in büyüme sürecini doğrudan etkiliyor. Toplumdan izole bir şekilde büyüyor, dış dünyayla ilişkisi oldukça sınırlı. Bu izolasyon, onu hem kırılgan hem de hayal gücü geniş biri haline getiriyor.
Denver bana ‘apolitikler, benciller, hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar’ diye eleştirilen gençleri hatırlatıyor. Tarih boyunca bir önceki kuşak tarafından hiçbir zaman beğenilmeyen, ancak her zaman umudu yeşertmeyi, tarihin akışını değiştirmeyi başaran gençleri…
Bireysel kimlik arayışı ve yolunu bulma çabası
Denver yeni nesil. Geçmiş üzerine bir kabus gibi çökse bile geleceğe umutla bakan gençliğin ta kendisi. Denver aynı zamanda kimlik arayışımızın da bir yansıması. Denver'ın hikayesi, onun bireysel kimlik arayışını ve kendi yolunu bulma çabasını anlatırken gençliğin idealizmini de sembolize ediyor.
Denver romanın yeniden şekillenen en önemli karakteri diyebilirim. Geçmişin acıları elbette onun ruhsal gelişimini olumsuz yönde etkiliyor: Sürekli bir korku ve belirsiz içinde yaşamak zorunda.
Ancak Denver, kendisine yüklenen role sığmıyor. İlerleyen bölümlerde önemli bir değişim gösteriyor, sorunlarla başa çıkmada aktif bir rol oynamaya başlıyor. Annesi Sethe'nin sağlığı kötüleştiğinde, Sevilen’in varlığı evin dengesini tehdit ettiğinde Denver, pasif bir gözlemci olmaktan çıkıyor ve sorumluluk almaya başlar.
Romanda daha pek çok karakter var ve hepsinin günümüz toplumunda bir karşılığı bulunuyor. Ancak Denver, içinde bulunduğumuz dönem itibariyle olsa gerek, benim için en önemli karaktere dönüşüyor. Denver gençliği, simgeliyor ve içimdeki umudu yeniden filizlendiriyor. Ben nedenlerimi sıralayayım, siz anlayın.
Denver gençliği, gençliğin itici gücünü hatırlatıyor.
Evet çoğu kez gençlik kırılgan bir izlenim veriyor, ancak sadece romanlar değil tarih de gösteriyor ki gençlik direncin, dayanıklılığın, umudun, değişimin ta kendisi. Belki de dünyadaki varoluşumuzun en kritik evresi…
Boyları uzar, yaşları ilerler ama çocuk çocuktur!
“Yetişkin sözcüğü bir anne için hiçbir anlam taşımaz. Çocuk çocuktur. Boyları uzar, yaşları ilerler, ama büyümek, olgunlaşmak? Bu ne anlama geliyor. Yüreğimde hiçbir anlamı yok.”
“Bazen yolun aşağısına doğru yürürken bir ses duyarsın ya da bir devinim görürsün. Duru bir biçimde apaçık. Ve bunun kendi uydurduğun bir şey olduğunu kafandaki bir imge olduğunu düşünürsün. Ama değildir. Aslında bir başkasına ait olan, bir başkasının anmakta olduğu bir anıya çarpmışsındır.”
Sevilen’de altını çizeceğiniz o kadar çok cümle var ki. Tarihler değişse de çağlar boyunca ayrı anlamı taşıyan…
İşte bu hikayenin, karakterlerin, alt metnin üzerine Morrison'ın bu zengin ve şiirsel dilini koyduğunuzda Sevilen’in tüm dünyada neden çok sevildiğini anlamak mümkün. Püren Özgören çevirisi ile Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan Sevilen, Türkiye’de de değerini bulan romanlardan biri. Benim okuduğum 13. baskısıydı, isterim ki yeni baskılara ulaşsın.
Romanın epigrafı İncil’in Romalılar bölümünün 9:25 ayeti. Kitabın başlangıcı bu yazının sonu olsun. Nasılsa tüm hikayeler başladığı yere varmıyor mu?
Gazeteci. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Milliyet, Dünya, Akşam, BusinessWeek Dergisi ve Hürriyet Gazetesi’nde çalıştı. Halen ikinci üniversite olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Lisans Programı...
Gazeteci. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Milliyet, Dünya, Akşam, BusinessWeek Dergisi ve Hürriyet Gazetesi’nde çalıştı. Halen ikinci üniversite olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Lisans Programı öğrencisi. Edebiyatı merkezine alan çalışmalar yürütüyor ve yazmaya devam ediyor.